Biyografi

Tüm zamanların en iyi boksörü: Muhammed Ali

Ringlerin yeni prensi

Herhangi bir şeyi “hatırlama” faaliyetinde, insanın mizacından tutalım sosyo-kültürel çevreye kadar uzanan geniş bir etki sahası vardır. Alışkanlıklar, eğitim durumu, zekâ ve hayal kabiliyeti vs… “Spor” denildiğinde, hiçbir vasfı olmayan herhangi birisinden tutalım bunun felsefesini yapan herhangi bir kimseye kadar uzanan genişlikte bir hatırlama, tedâî zinciri oluşur; bu kelime söylendiğinde hatırımıza ilk gelen şey ve kimseden branşlarına, alâkasız olan hususlara kadar uzanan bir genişlik… Sosyo-kültürel ortam ve mizaç bu hatırlama işinde büyük etken sahibidirler. Meselâ, Türkiye’de “spor” denildiğinde akla ilk gelenin “futbol” olması gibi…

Verdiğimiz misaldeki gibi sporun ve günümüz sporlarının branşlarından bahsettiğimizde ise bu branşların önde gelenleri, tabiri caizse “parlayan yıldızlar”ı, tarihte hatırlanan bir yer edinmiş isimler hatırımıza gelir. Çoğu zaman bu hatırlama hâdisesi bahsettiğimiz sosyo-kültürel yapının zırhları içerisinde cereyan eder; “atletizm” denildiğinde ABD’li birisinin (Karl Lövis), Türkiye’li birisinin ise “Mehmet Terzi”yi hatırlaması gibi… Bununla beraber bazı branşlar telaffuz edildiğinde ise bir “ortak hafıza”dan bahsedilebilir sanırız. Buna en belirgin misâl olarak Futbol’u gösterebiliriz ve tabii ki“Pele” ismini… (Niv Orlins)lı bir Amerikalı ile İstanbul’daki bir Türk genci için futbol bahsinde “Pele” ismi bir “ortak hafıza” mevzuudur. İşte bunun gibi, “boks” denildiğinde ise Türkiye’de ve dünyada istisnaları hariç neredeyse tek bir isim o ortak hafızada öne çıkar: Muhammed Ali!

“Şairler ve romancıların sporu boks”un prensi bu adam, otoriteler tarafından tüm zamanların en iyi ağır siklet boks şampiyonu olarak kabul edilmektedir. İsminin ortak bir hafızada yer etmesinin ve ondan böylesine övgü ile bahsedilmesinde boks sporuna kattığı yeniliklerin yanı sıra içinde bulunduğu bozuk sisteme karşı muhalifliği de vardır; itilip-kakılan zencilerin ve Afrika’daki renkdaşlarının, Müslümanların sesi olmuş, işte bu ses sembolleşmiş ve bir isim etrafında toplanmıştır. Hor görülen insanlara onurlu bir şekilde nasıl mücadele etmeleri gerektiğini de göstermiş bir sanatçıdır da Muhammed Ali…

Cassius Marcellus Clay

17 Ocak 1942’de (Kentaki, Luizvil)de doğan Cassius Afro-Amerikan ve İrlanda kökenlidir. Annesi Odessa, hamile haliyle bile evlere temizlik yapmak için giden, babası ise elinde çantası tabela boyamak için sokakları arşınlayan insanlardı. Yaşadıkları şehir tabiri caizse fakirliğin “dizboyu” olduğu ve ırkçılığın şiddetli bir biçimde uygulandığı bir şehirdi. Babası “havalı” olması sebebiyle bir imparator ismi seçer çocuğu doğduğunda (Marcellus). Bu durum bir yönüyle bize, her türlü aşağılanmanın yaşandığı (negro)ların dünyasından bir (done) verir; “Ezilenler ve Hor Görülenler”in bir başkaldırışıdır da bu isim! Öyle ya! Eski Yunan’ı tahrip edip kendine hamleden Roma’nın bir imparatorudur Marcus Claudius Marcellus. Roma İmparatorluğu gibi zamanının imparatoru olan Amerika’nın zenci mahallesindeki “Marcellus”tu (Kesyüs).

Her Şey Nasıl Başladı?

(Alber Kamü)nün “bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük eserler çoğu kez bir sokağın dönemeçlerinde yahut bir lokantanın kapısında doğar” dediği gibi bir hâdise… Küçük (Kesyüs Kley) bisikletleri çok seviyordur. Oğlunun isteğini reddetmeyen babası maddi durumu zorladığı hâlde ona kırmızı bir bisiklet alır. İşte bu basit hâdise, bu, bir babanın yüreğinin yufkalığından doğan eylem, bu çocukça isteğin şevkiyle başladı herşey…

Polis Memuru Joe Martin

Arkadaşı (Con Vils) ile birlikte günlerden bir gün panayıra giderler. Bedava mısır ve sosis dağıtan palyaço ile eğlenirlerken iki küçük çocuğun bisikletini alıp gittiklerini görür ve çok üzülürler.

Bütün kronoloji ve biyografilerde (Kesyüs) ve arkadaşının  karakola gittikleri ve bu durumu bildikleri yazılıdır. Siyahların içinde bulundukları ortam göz önüne alındığında bunun pek ihtimâl dahilinde olmadığını söylemek isteriz. Büyük ihtimâl işin aslı şu ki, siyahi polis memuru Co Martin’i çevrelerinin tavsiyesi ile bulduklarıdır. (Co) iki küçük çocuğu dinledikten sonra eliyle “giden gitti” anlamında bir işaret yapar ve “eğer boks bilseydiniz bisikletinizi çalamazlardı, demek ki sizden korkmadılar” diyerek onları başka türlü bir yöne sevk eder, tetikler. Aslında bu sevk ediş, tetikleme “öylesine” yapılmış akla ilk geldiği gibi söylenmiş değildir.(Kesyüs Kley)in geniş omuzlarını ve uzun kollarını fark etmiştir. Ve (Co Martin) daha sonraları bütün dünyanın “şampiyon” olarak kabul edeceği bir yeteneği görmüş ve halka ait o üstün seziş ile bunu fark edebilmiştir. Çocukları kendilerinin çalıştığı salona götürür ve onları ringlerle tanıştırır. Küçük Kesyüs)ün ringlerle tanışması  ve o ringlerin gelmiş-geçmiş en iyi ağır siklet boks şampiyonu olmasının hikayesi, hepimizce sıradan sayılabilecek bu kaba hâdise örgüsü ile başlar.

Ringlerin Yeni Prensi

(Kesyüs)ün evinden boks salonuna koşarak gittiği ve otobüslerle yarışmaya başladığı günler… Otobüsle yarışması, sadece bir idman değil aynı zamanda siyahların otobüslerde arka koltuklara oturma zorunluluğunun olduğu, ayrımcılığın ayyuka çıktığı bir dönem.

12 Yaşında olan (Kesyüs Kley) altı hafta içinde boksun kurallarını öğrenmiş ve ringlere çıkmıştır. İlk üç rauntluk maçını hakem kararı ile kazanır. Toplamda 108 amatör boks maçı yapar. Bu maçlar içinden altı defa Kentaki Altın Eldiven Şampiyonluğu, 2 Ulusal Altın Eldiven orta sıklet şampiyonluğu ve AAU ulusal hafif sıklet ünvanını elde etmiştir. 18 yaşında geldiğinde Roma’da 1960 Olimpiyatları’nda altın madalya kazanır. (Kesyüs Kley)in gerçek mizacının, hırçın kişiliğinin de öne çıktığı senelerdir bu dönem. Kabına sığmayan ve ringlere yeni bir hava getiren mizacı boks sporunun da yitirdiği cazibeyi yavaş yavaş geri toplar. 1.91’lik boyuna rağmen seri bir şekilde hareket edebilmesi antrenör ve boks otoritelerini şaşırtmaktadır. Fakat en mühim özelliği ise gardını alış biçimidir. Bütün boksörler klasik bir biçimde gardlarını alırlarken (Kley)in elleri göğüs hizasında durmaktadır. O güne kadar düz gard, sol gard, sağ gard olarak belirlenen klasik gardlar içinden kendine yol bulan boksörler onun bu gardsız duruşu karşısında şaşkınlık yaşarlar. Elleri boşta ringlere çıkan ve herkesi deviren bu “yeni çocuk” hem otoriteler hem de seyirci için “akıl almaz” bir tiptir. Gardını bütün vücudu ile alıyor, sağa-sola seri hareketler yaparak yumrukları savuşturuyordu. İlk başta dezavantaj gibi görünen bu durum (çünkü rakipleri için suratı hazır hedef hâlindedir) onun en büyük avantajı olur

Ringlerdeki bu yeni stile alışkın olmayan bütün rakiplerinin (abandone) oluşuna, olayı kavrayamamalarına onun uzun kollarını, iyice sertleşen sağ yumruğunu ve yepyeni dans stilini de katarsak herhâlde ringlerden bir manzara gözünüzde canlanıverir? Otoriteler onun ringlere taşıdığı bu stile şüphe ile yaklaşıyorlar ve yaptığının bir “çılgınlık” olduğunu düşünüyorlardı ve ona “çılgın” lakabını takmışlardı. Neredeyse dar bir çevre içine sıkışıp kalmış olan boksun Muhammed Ali ile kaybettiği cazibesini tekrar yakaladığını söyleyebiliriz.

“They All Fail, in The Raund”

“They All Fail, in The Raund- Benim Söylediğim Round Gelecek ve Hepsi O Zaman Düşecek” diye bağırıyordu kameralara… Amerika’nın hem iç hem de dış politikada hareketli zamanlarıydı. Bir yandan Kominist avı sürerken diğer yandan siyahlarla Afro-Amerikalılar dışlanıyordu. Malcolm X siyah Müslümanlar hareketini bir huzurevi görüntüsünden çıkarıp aksiyoner hâle getirmiş ve Amerika toplumunda yükselmesi gereken bir sesin öncülüğünü yapıyordu.

Aldığı altın madalyonun ardından profesyonel olan (Kesyüs Kley)işte bu hızlı ortamda kameraların odağı haline geldi. 1960-1964 yılları arasında profesyonel ligde 19 maç yapmıştır. Bu 19 boks maçının dördünü hakem kararı ile diğerlerini ise nakavt ile kazanmıştır ki, bu maçlar onun kendini boks dünyasına kabul ettirdiği ve onu görmezden gelmeye çalışan otoriteleri de nakavt ettiği maçlardır bir anlamda.

Sırasıyla değil de, önemlilerin altını çizmek gerekirse, (Jimmy Robinson, Sonny Banks, Archie Moor, Daog Jones ve Henry Cooper gibi o dönem ringlerin önemli isimlerini alt ederek şöhretini dünya çapına çıkartmıştır.1964 yılına geldiğinde 22 yaşındaydı ve gözünü o zaman dünya ağır siklet boks şampiyonu Sonnny Liston’a dikmişti.

“I Am The Greatest – En büyük Benim”

(Kesyüs Kley) zirveye doğru ne kadar istikrarlı çıkarsa çıksın, o günün boks otoriteleri ve önemli bir saha olan spor yazarları dünyasında “çok konuşan bir çılgın”dan öte görülmüyordu. Onu gelip geçici bir parlama, bir anlık heves gibi görüyorlar, (Soni Listın) gibi önüne geleni deviren bir boksörü yenebileceğine ihtimâl vermiyorlardı. Ona bakışları bundan öte bir öngörüye açık değildi ve zamanın hızı içerisinde bunu görebilmeleri de mümkün gözükmüyordu. Ama öyledir; 16. Lui de böylesine kaynayan memleketine, Fransa’ya bakıp boks otoriteleri gibi davranmış ve bedelini de kellesi ile ödemiştir. Otorite ve spor yazarları böyle düşünürken o ne düşünüyordu? (Kesyüs Kley), teşkilatının başında Elijah Muhammed isimli ırkçı bir sahte peygamber olan Nation Of İslâm hareketine katılmış ve bu hareketin o zamanlar toparlayıcısı -güdücüsü olan Malcolm X’in (bilindiği üzere Şehid Malik El-Hac El-Şahbaz-Malcolm X,  İlayca Muhammed’in sahtekârlıklarını ortaya çıkarmış ve sonrasında Hacca giderek gerçek İslâma geçtiğini bir basın toplantıyla açıklamıştı, 21 Şubat 1965’te ise Audubon Dans Salonu’nda düzenlediği konferansında İlayca Muhammed’in adamlarının da dahil olduğu bir FBI suikasti ile şehid edilmiştir.) tesiri altına girmişti.  Sonrasında (Kesyüs Kley)in dilinin, fikrinin bu kadar çatallı olması, hazır cevaplıkta da usta bir kelamcıya dönüşmesi esâsında hep Malcolm X’in tesiriyledir.

Peki siyah Müslümanlar hareketine nasıl katılmıştı? İlk kırılma ânı olimpiyatlarda altın madalya aldığı gün olmuştur; bir gazetecinin “Amerika’da yaşamaktan mutlu musun?” sorusuna, Elbette, Afrika’da ne var? Yılanlar, çiyanlar ve yalınayaklı çocuklar” cevabını verir. Ve onları dinleyen bir Nijerya’lı “öyle mi, ben kardeş olduğumuzu sanıyordum” der. Kesyüs şaşırır, bir şey diyemez, utanır.

Daha sonraları bir dostunu lüks bir restoranda misafir etmek istediğinde yaşadığı hâdise, yolunu çizmesini sağlar:

Garsonlar o ve misafirini gece boyunca görmezden gelirler. Bu mekanda sıkılan( Kley) “bakar mısınız?” diye seslenerek dikkat çekmek istese de aniden bütün garsonlar üzerine çullanarak tekme-tokat dışarı atarlar. Hem boks kariyerini düşünerek ve hem de polislerin aleyhine karar vereceğini bildiğinden o gece bir karşılık vermez. Bu hâdisenin ardından, kuru şöhret için göz diktiği yüksekler ona başka türlü gözükmeye başlar. Ve kazandığı altın madalyayı aynı gece (Ohayo) nehrine atar.

Artık, onun içinde bulunduğu sistemle bir sorunu vardır ve güttüğü bir davası… Malcolm X ise onun en iyi hocası olmuştur; hiç göz önünde olmamasına rağmen Ali’nin bütün taktiklerinin teorisyeni hep şehid Malcolm X’tir.

1964 yılında devrin dünya ağır sıklet boks şampiyonu (Soni Listın)dı. Rakibi 30  (Kesyüs) ise 22 yaşındaydı. (Niv York Tayms) gazetesi (Mayami)de yapılacak bu karşılaşmanın galibinin (Listın) olabileceğine o kadar emindi ki mühim boks yazarlarından hiçbirisini o geceki maça yollamadı.

Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı!

1964 yılında devrin Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Sonny Liston’du. Liston otuz iki, Cassius Clay ise yirmi iki yaşındaydı. “New York Times” gazetesi Miami’de yapılacak bu karşılaşmanın galibinin (Listın) olabileceğine o kadar emindi ki boks yazarlarından hiçbirisini o geceki maça yollamadı… Sadece hiçbir yazısı yayımlanmamış bir muhabirini, o da dağılmış suratının fotoğraflarını çekmek için yollamıştı.

Boks otoritelerinin hemen hemen hepsi (Kesyüs Kley)in yeni tarzına ve hızına mukâbil rakibi karşısında pek dayanamayacağını, rakibinin onu darmadağın edeceği fikrinde ortaktılar. O vakitler pek revaçta olan ve otoriteler kadar bu işten anlayan bahisçiler bile (Listın)ın galibiyetinden o kadar emindiler ki (Kesyüs)e 1/7 oranında şans tanıyorlardı…

Big Bear-Büyük Ayı Sonny Liston

Aslında herkesin (Soni Listın)dan yana olması günün şartları değerlendirildiğinde ve iki boksör kıyaslandığında (normal) sayılabilir; çünkü (Listın) önüne geline deviren ve tâbiri caizse her yumruğu ile rakibini kamyon çarpmış bir hâle getiren bir (performans) sergiliyordu. Önceki Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Floyd Patterson‘u ilk raundta yere sermiş, (Pitırsın) balyoz gibi inen yumruklardan korunmak için başını ellerinin arasına gömmekten başka bir şey yapamamıştı. Bu öyle bir galibiyetti ki tarihte ilk raundta kazanan Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu olmuştu.  Daha sonraki maçta ise yine ilk raundta rakibini yenerek bileğinin gücünü ispatlamıştı. Ona taktıkları lakap cüssesi ve tipini tahayyül etmenizi sağlar sanırım: Big Bear-Büyük Ayı!

Boks dünyasında tarzları bakımından (ve hayatları) birbirlerine çok benzeyen iki boksör varsa bana kalırsa bunlar herhâlde Mike Tyson‘la (Soni Listın)dır. İkisi de rakiplerini çok kısa sürede deviriyor ve ikisi de balyozvârî yumruklarına güvenerek ringe çıkıyorlardı. İkisi de uzun soluklu maçlara dayanaklı değillerdi ve rakiplerini ilk raundlarda devirmek zorundaydılar; iki boksörün de profesyonel kariyerlerine bakıldığında kazandıkları maçların çoğu ilk raundlardakiler, kaybettiklerinin de raundların uzadığı maçlar olduğu kaba bir bakışla bile görülebilir. İkisi de bütün maçlarını ağırlıklı olarak 1, 5 ve 6. raundlarda kazanmıştırlar ve ikisinin de kariyerleri boyunca 10. raunda uzanan maçlarının sayısı bir elin parmakları kadar değildir…

İkisi de çalkantılı bir hayat yaşamışlar ve yine her ikisi de şöhretin getirdiği sarhoşlukla kariyerlerini heba etmişlerdir. İkisi de uyuştucudan harap olmuş ve kariyerlerini bu sebebten kaybetmişlerdi. Hatta, ikisi de son çıktıkları en mühim maçta Müslüman birer boksör tarafından fena hırpalanarak kariyerlerindeki dönülmez uçuruma yuvarlanmışlardı; (Listın)ı Ali, (Mayk Taysın)ı ise Jamaica asıllı İngiliz vatandaşı Danny Williams yendi. Yeri gelmişken (Deni Vilyıms) ile alakalı hafızamda yer etmiş iki mühim bahsi buraya not edeyim; birincisi, “Uğura inanmam, Allah’a inanırım ve gücümü Allah’tan alıyorum!” diyen (Vilyıms)ın 30 Temmuz 2004’te Türkiye vakti ile sabaha karşı (Taysın)la yaptığı maçı arkadaşlarımla TV’den seyretmiş ve (Taysın) yerde oturur ve boş gözlerle etrafa bakarken (Vilyıms) kendisine uzatılan mikrofonlara “Elhamdülillah!” diyerek karşılık verdiğini duymuştuk. Maçı bizlere aktaran (spiker) ise (Vilyıms) sanki bu sözleri hiç sarfetmemiş gibi duymazdan gelmesi pek acayibimize gitmişti. Belki (spiker) TV yetkililerinden çekinmişti, şu yahut bu sebebler; farketmez, Müslüman bir boksörün (hem de İngiliz vatandaşı) galibiyetinde bu denli rahat olmasına mukâbil “bizimkiler”in bu görmezden gelmesi beni çok şaşırtmıştı ki büyük ayıp! İkincisi ise, bahsettiğim ayıbın bu sefer bizzat (Vilyıms) tarafından hem de Türkiye’de yüzümüze vurulması ki, “bizimkiler” bakımından daha da büyük bir ayıp: 2005’te Ailesiyle Antalya’ya tatile gelen (Vilyıms)a “niçin Türkiye?” diye sorulduğunda şu harika cevabı veriyor: “Tatilimi neden mi Türkiye’de geçiriyorum? Çünkü ben Müslüman’ım. Türkiye de Müslüman bir ülke ve buradaki yiyecekler helal. Türk insanı cana yakın ve misafirperver. Sonuçta Müslümanlar kardeş ve sizler de benim kardeşimsiniz.

(Soni Listın) Ali gibi fakir bir aileden geliyordu. Muhammed Ali’nin “bana attığın yumruk öyle sertti ki Afrika’daki atalarım bile hissetti.” diyerek yumruklarının hakkını teslim ettiği İngiliz boksör Sir Henry Cooper‘in “fakirlik” ile “boksörlük” arasındaki bağlantıyı anlattığı sözlerini hatırlıyorum; (Kupır), zengin ailelerden genellikle boksör çıkmadığını, boksun bir hırs işi olduğunu ve boksta zirve yapmış bütün isimlerin ailesinin fakir olduğunu söylüyordu. Ona göre fakir ailelerin çocukları boks yapmak için “yeterli” hırsa sahiptir. (Listın) da böyle bir aileden geliyordu ve ufak-tefek soygun işlerine de bulaşarak hapse girmişti. Babalarından sürekli dayak yiyen on dört kardeşten birisi olan (Listın), boksu Malcolm X‘in üniversitelere benzettiği hapishânede öğrenir. 1953 yılında başlayan boks kariyeri Ali‘yle 1964 Şubat’ında yaptığı maça kadar zirveye doğru ilerlemiş ve tabiri câizse bu sporun tahtına, Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu’na kadar uzanmıştır. Kariyeri, daha önce de benzetme yaptığımız (Taysın) gibi Knock Out-Nakavt’lar kariyeridir. Toplam maçlarının neredeyse yüzde yetmişikisi (Ko) ile kazınılmıştır.

Hayatının sonu ise (trajik) olmuş ve Ali‘yle daha sonra yaptığı ikinci maçın ardından ondört ay boksa ara vermiş, tekrar geri dönmüş bazı galibiyetler almasına mukabil 1970 yılında bir sabah evinde ölü olarak bulunmuştur. Ölümünde (mafya) ile girdiği ilişkilerden ötürü bazı şaibeler mevcut olsa da “su testisi su yolunda” hesâbı kaybolup gitmiştir. Bir önemi var mı bilmem ama not olarak şu bilgiyi de paylaşalım: dünya çapında tanınan ABD’li blues gitaristi ve bestecisi B. B. King (Listın)ın yeğenidir.

İlk Büyük Maç Etrafında Muhammed Ali ve Malcolm X

Muhammed Ali‘nin yeni tarzı ve şiire benzeyen konuşmaları boksa alakayı artırmış ve gazetelerde bu maçla alakalı polemikler neredeyse Amerika gündeminin en mühim haberleri arasına girmişti. Tabiî bu mevzudaki en tetikleyici isimlerden biriside şehid Malcolm X‘ti; esasında Ali‘nin bu denli ortalığı velveleye verebilmesinin ardında Malcolm X yatıyordu. Ali‘yi bir öğrenciyi sınava hazırlar gibi maça hazırlayan Malcolm XAli‘nin (Listın)ı yenebileceği fikrini onun kafasına sokmuş ve inanan bir insanın önünde dünyevî hiçbir gücün duramayacağına onu inandırmıştı.

Malcolm X, bugünkü Ilıman İslamcı’lar’a benzer bir sahtekar olan Elijah Muhammed‘in “İslam Milleti” isimli ırkçı (ne tuhaf bir tesadüf(!) ki, bugünkü Ilıman İslamcı’ların memleketimizdeki baş aktörlerinden Fetullah Gülen de bir ırkçıdır; şu an cezaevinde bulunan gönüldaşlarımızdan İsmail Uysal‘ın ilk ağızdan bana anlattığı bir hatırasına göre, kendisinin milliyetçi hislerinin gençlik heyecanıyla biraz yoğun olduğu zamanlarda, bir camide bizzat Fetullah Gülen‘in ağzından “Ne mutlu Türküm Diyene!” sözlerini duyunca “yuh” diye iç geçirmiş ve böylesine bir adiliği minberdeki “hoca”nın yapabildiğine şaşmış kalmıştır. Kaldı ki, “demeç”leri, yayın organlarının ve “hizmet hareketi”nin ırkçılığını bilmeyen mi var? Fakat bana göre, bir mü’min’in şehadeti yeter de artar bile!) teşkilatının foyalarını işte bu sıralar sorguluyordu… Yakın zamanda çekilen ve gösterime giren bir belgeselde 2011 yılında hayatını kaybeden 70’li yılların Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonları’ndan olan Joe Frazier bile Muhammed Ali için “Malcolm X ona bir sürü yeni kelime öğretiyordu; hocalığını yapıyor ve benim aklıma, hayalime bile gelemeyecek kelimeleri ona öğretiyordu” demiştir… Ali‘ye takılan “geveze” lakabı ve onun durmadan kendisini öne çıkartarak kendi reklamını bir nevi kendi yapması Malcolm X‘in “erken dönemlerinde öğrendim ki, eğer bir şeyi istiyorsan, biraz gürültü yapsan iyi olur” sözünde aranmalıdır.

Malcolm X o günlerde Ali‘nin hayatında öyle çok yer ediyordu ki (Mayami)deki kampına onu ve ailesini davet etmişti; Ali antrenmanını bırakmış ve havaalanında bizzat Malcolm X‘i karşılamak için kendi gitmişti…

Manning Marable’nin Pulitzer Tarih Ödüllü “Malcolm X Arayışlarla Dolu Bir Hayat” isimli eserinde bu ziyaret hakkındaki şu alaka çekici bilgi aktarılır: “Havaalanındaki bu beklenmedik karşılama bir casus tarafından yerel FBI şubesine bildirildi. Doğrusu Büro henüz Clay ile siyah ayrılıkçılar arasında bir irtibat saptamamıştı ve Miami’deki FBI ofisi öylesine şaşkına dönmüştü ki 21 Ocak’a kadar Washington’a durumla ilgili bilgi gönderemedi.”

Bu ziyaretle alakalı alaka çekici bir başka (anekdot) ise Malcolm X hakkındadır, onun davası uğruna dur durak bilmeden nasıl çalıştığını anlatır ki Malcolm X‘in o sıralarda altı yıllık evliliğindeki ilk kısa tatili işte bu (Mayami) ziyeretidir… Şehid Malcolm X‘in Ali‘yle olan yakınlığı herkesi şaşkına çevirir ve maç organizatörleri maçın iptaline uzayacak kadar hâdiselerin önüne geçmek için Ali‘den X‘in basın önünde gözükmemesini isterler ve aralarında bir “uzlaşma” sağlanır.

(Marable)nin biraz evvel belirttiğimiz eserinde anlattıkları, bizim, Malcolm X‘in Ali üzerindeki etkisinin zannedildiğinden daha fazla olduğu iddiamızı haklı çıkarır niteliktedir:

Clay’in antrenörü Ferdie Pacheco daha sonraları şöyle diyecekti: ‘Malcolm X ile Ali çok yakın iki kardeş gibiydiler. Neredeyse birbirlerine âşık gibiydiler. Clay’in gözünde Malcolm ‘yeryüzündeki en zeki siyah adam’dı. Malcolm X zehir gibi zeki, ikna edici ve büyük liderler ve azizler gibi karizmatikti. Bu özellikler kesinlikle Ali’ye de geçiyordu.

Aynı sene içerisinde Malcolm X‘in hakiki İslâm yolunu seçmesiyle araları açılmış ve Muhammed Ali İslâm Teşkilatı’nın tarafını tutmuştur. Muhammed Ali gençliğinin verdiği toylukla hocasına sırt çevirmiş ve hayatının ilerleyen yıllarında bu mevzuyu “hayatımın en büyük pişmanlıklarından birisi” olarak nitelemiştir..

Malcolm X‘in protokol için ayrılan yerden, yedi numaralı koltuktan seyredeceği, daha doğrusu Amerika ve dünyanın gözünün çevirdiği bu maç için söyledikleri aslında bizim bütün diyeceklerimizi, niçin bu bahsi bu denli ayrıntılara inerek anlatmaya çalıştığımızı anlatıyor:

Bu maç gerçek adına yapılan bir maçtır. Hilal ile Haç’ın ringe çıkışıdır bu; hem de ilk kez. Çağdaş bir haçlı seferi, bir Müslümanla bir Hristiyanın, televizyon başında bekleşen bütün dünya karşısında kozlarını paylaşmasıdır bu!

“Hilâl ile Haç’ın ringe çıkışı”

“Kalacak Liston kral, Cassius Clay’la karşılaşana kadar

Moore dörtte düştü, Liston sekizde biter”

O zamanki adıyla (Kesyüs Kley) her yerde böyle söylüyordu; radyoda, televizyonda, sokakta… Hatta otobüslerin üzerine bu türlü “şiir”lerin olduğu çıkartmalar yapıştırıyor, meşhur boks (spiker)lerinden Orhan Ayhan‘ın deyimiyle “kendi PR’ını kendisi” yapıyordu. Bir yanda siyah-beyaz çatışması, bir yanda Amerikan dış politikasının verdiği gerginlikler, sokak hâdiselerinin art arda çoğalması, Malcolm X‘in “ne uzlaşma/ne teslim/ne hiçlik/yalnız mutlak fikir’de birlik” dercesine hem Siyah Müslümanları ve hem de ABD hükümetini karşına alması, meşhur “komünist av”ları, (mafya) ve diğer ekonomik sıkıntılar; fikirde, sanatta, iktisatta ve sosyal hayattaki bu gerilimden doğan “elektrik” bu maçı öyle büyük bir maç yapmıştı ki, sanki maçın neticesi ne olursa olsun, herkes, bir rahatlama ortamına girecek gibi bir his altına girmişti. (Kesyüs Kley) ve Malcolm X yakınlığı ise işin “tuzu-biberi” olmuş, işin içine (Efbiay)da girmiş ve mevzu Malcolm X‘in deyimiyle “Hilal ile Haç’ın ringe çıkışı”na dönmüş, bu yanıyla da Afrika’dan Türkiye’ye uzanacak bir genişlikte herkesin gözü-kulağı Malcolm X‘in şehid edilmesinden bir sene dört gün önceki tarihe, 25 Şubat 1964 günü Convention Hall Miami Beach, Florida’da  yapılacak olan maçtan gelecek neticeye çevrilmişti.

“Kim lan bu karı kılıklılar?”

Yücel Tuğan‘ın deyimiyle “boksun diğer sporlardan farkı, içindeki oyun unsurunun maç öncesine kaymış olması”dır; maç öncesinde (Kesyüs Kley), o zamanki lakabıyla “Luizvilli geveze” öyle bir çığırtkanlık yapmıştı ki tam da istediği gibi (Listın) sinirden deliye dönmüştü. Maçtan önce basın önündeki buluşmalarında Ali‘nin neşeli ve kendinden emin tavırlarının aksine rakibinin pek “keyfi” yok gibiydi. Bana kalırsa Ali‘nin de istediği buydu; çünkü, Ali‘nin ringteki bütün maharetlerine mukâbil (profesyonel) kariyerindeki her maç neredeyse maçtan önce kazanılıyor, maç günü ve saatinde ise kendi malını almaya gelmiş tüccar gibi malını-galibiyetini almak için ringe çıkıyordu. Ali‘nin büyük bir boksör olmasındaki ve sayılmasındaki temel sebeblerden birisi de Ali‘nin bu işi ringin dışında hayatın başka şubeleriyle öpüştürmesinde yatıyordu. Fikrin-Malcolm X‘in elindeki yumruk-Muhammed Ali‘nin bütün sırrı ve sihri esasında hayatın her şubesini kapsayan imanından geliyordu…

Ringler, sözün bittiği ve yumrukların konuştuğu yer bu işin bir nevi hasadının toplandığı yerdi. “Buna er meydanı derler bunda söz olmaz!

Maçtan önce basın ve doktorlar önünde tartıya çıktıklarında (Kesyüs) elinde Afrika’dan getirdiği bir sopa ile çılgınlar gibi zıplıyor ve “Şampiyon benim! Bana o büyük, çirkin ayıyı getirin!” diye bağırıyordu. Liston ise “bu maçta birisi ölecek!” diye mırıldanıyordu ama sinirli ve gayet sessizdi. Ali‘nin, Ali gibi “çılgın” birisinin karşısında ne yapacağını şaşırmış vaziyetteydi; esasında (Listın)ın dediği gibi de oldu ve maçtan sonra onun boks kariyeri “öldü!”

(Kesyüs)ün yaptığı bu çılgınlar yüzünden kendisine 2.500 dolar ceza kesmişlerdi; ama “hasat”tan toplayacağı 25 milyon değerindeki manevî “para”nın yanında ne önemi vardı. Maç günü Ali‘yi aşağılamak için önemli hiçbir muhabirini yollamayan (Niv York Tayms) yetkilileri o günü “formalite’den bir maç” saydıkları için yirmi altı yaşındaki genç yazar Robert Lipsyte‘yi yollamıştı. Onun yaptığı ilk iş ise maçın yapılacağı salon ile hastahâne arasındaki en kestirme yolu öğrenmek oldu; tek maksadı maçtan sonra Ali‘nin dağılmış yüzünü fotoğraflamaktı… Maçtan önceki atmosferi şöyle anlatıyor genç muhabir: “yoğun dolu bir odada gerçekleşen bir (pandomim)di herşey; (Kesyüs)ün nabzı 120 atıyordu ve (Listın)ın iki katıydı

Doktorlar neredeyse Ali‘nin maça çıkmaması gerektiğine karar vereceklerdi. (Kesyüs) sakinleştirildi ve muayenesi tekrar yapıldı. (Listın) boyunun kısalığından ötürü (Kesyüs) otururken o ayakta durmaya çalışıyor hatta görgü şahitlerine göre boyunu yüksek göstermek için hamleler yapıyordu. Miami Boks Komisyonu baş hekimi Dr. Alexander Robbin maç için iki boksörün de sağlık sorunu bulunmadığını açıkladı daha sonra…

Maçtan önce Boston’lu bir gazeteci (Kesyüs Kley)e “bütün bu artistlikleri para için yapıyorsun, değil mi?” diye bir soru sorar. (Kley) ise “Ah! Evet! Ben para kazanıyorum, dışarda patlamış mısır satan, içecek satan garibanlar para kazanıyor ve hepsinden önemlisi sana yazacak iş çıkıyor. Bak bu kış gününde gazeten seni sıcacık (Mayami)ye yolluyor; bunun için, sen de kazanıyorsun!” der.

Maç öncesine ait ilginç bir (anekdot) ise meşhur İngiliz müzik grubu “Beatles” ile alakalı; o vakitler şimdiki kadar meşhur olmayan bu grup maçın favorisi olarak gördükleri şampiyon (Listın) ile bir görüşme yapmak istemektedirler. Gençler arasında yeni yeni (idol) hâline gelmeye başlayan bu müzik grubuyla “şampiyon”u fotograflamak gazetecilerin tek maksadıydı ve o günlerde bu iş büyük bir haber niteliği taşıyordu. Hoş, magazin haberleri bugün de “büyük haber” niteliği taşıyor ya ayrı mevzu…

(Soni Listın)a bu durumdan haberdar edilince “Not with them sissies” dedi; yani “bu nonoşlarla fotoğraf çektirmem!

Bunu duyan grubun öncülerinden John Lennon “buradan defolup gidelim!” diyerek kızdı ve geri döndüler. “Şampiyon Liston, hergele züppe Clay’ı maçın başında nakavt eder” diye düşünen (Bidıls) üyeleri İngiltere’den Amerika’ya kadar gelmişken bir de (Kley)in yanına uğramaya karar verirler ve onun antrenman yaptığı ve bugünkü “Miami Beach” içinde kalan “5th Street” Spor Salonu’na giderler. Ali‘nin (Bidıls) ile olan meşhur fotoğraflarının hikâyesi işte böyledir. Gerçi onlar istediklerini elde etmişler ve “şampiyon” ile fotoğraf çektirmeyi de başarmışlardır… (Bidıls)ın ziyareti sonrası (Kley) bir muhabirin kulağına eğilerek fısıldamış “Seni, bugün o dört hergeleyle soyunma odasında gördüm. Kimdi lan o karı kılıklılar”

Ancelo Dandi ve eldivenlerdeki sır

İki boksör ringe çıktığında herşey başlamıştı. (Listın) kızgın ve hızlı bir giriş yapmak istedi ve ilk 30 saniye içerisinde iki sol yumruğu (Kley)e ulaştırdı. Kendini toparlayan (Kley) ilk raundu dans ederek geçirdi.

İkinci raundta (Listın) biraz daha sakinleşti ve hatta bir defa da olsa (Kley)i köşeye sıkıştırıp iyi bir sol (kroşe) atabildi. Daha sonraları Ali bu yumruktan epey zarar gördüğünü söyleyecektir… Tabiî bu arada (Kley) “titiz bir örümcek gibi” rakibinin sağ gözünün altını yokluyor, seri bir biçimde onun etrafında dönerek Büyük Ayı’nın kovanını yağmalamaya bakıyordu.

Üçüncü raunda gelindiğinde (Kley) ringin kontrolünü eline almış gözüküyordu. (Listın)ın dizleri bükülmüş genç ve hızlı rakibi başını döndürmüş ve sağ gözünün altı morarmıştı; maçtan sonra tam o noktaya sekiz dikiş atılmıştı. (Listın)ın gözünü öyle morartmıştı ki bir gazeteci “gözünün altında adeta bir fare var!” diyordu. Les Keiter ringin kenarından “bu yüzyılın çöküşü olabilir!” diye bağırarak maçın neticesinin ne olacağını kestirmişti. Mort Sharnik ise “(Kesyüs) bir-iki kombineyle (Listın)a vurdu; sağ gözünün altında bir fare vardı. Sonra diğer gözünün altını da aynı hâle getirdi. Zırhlı savaş gemisini delmişti (Kesyüs). Ben kendi kendime ‘tanrım (Kley) kazanıyor’ dedim!” diye tarif ediyor o anları…

(Listın)ın bazı sert yumrukları da (Kley)in nefesini kesmiş gözüküyordu ve bir an onu köşeye sıkıştırmıştı. (Les Kitır)a göre (Listın)ın yakaladığı ve maçtaki en mühim anlardan birisi de budur; fakat bundan sıyrılan (Kley) (Listın)a bağırdı: “you big sucka, I got you now- işte şimdi seni yakaldım büyük pislik!”…

(Kley) kaybediyor mu?

Dördüncü raunda gelindiğinde (Kley) rakibiyle arasındaki mesafeyi koruyor meşhur dansını yapıyordu. Fakat birden bire sonraları “bana ne halt olduğunu bilmiyordum!” dediği bir şey oldu; iki gözü de feci şekilde yanmaya başladı. Hiçbir şey göremiyor ringte körü körüne dolaşıyordu. Yirmi iki yaşındaki genç (Kley) otuz iki yaşındaki güçlü ve tecrübeli şampiyon rakibine yenilecek miydi?

Aralarında Sugar Ray Leonard ve George Foreman da dahil olmak üzere on beş dünya şampiyonunu yetiştiren (antrenör)ü Angelo Dundee bu raundu zor bela atlatan (Kley)in eldivenlerini temizledi gözlerini bolca suyla yıkadı. Bu maçtan yirmi beş yıl sonra katıldığı NBC Televizyonu özel programında bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Ali ‘ben onu indireceğim!’ diye bağırıyordu. Ben ise ‘dur, otur!’ dedim. Serçe parmağımı gözlerinin içine sokarak temizlemeye çalıştım. Gözleri cehennem gibi yanıyordu. Bana kalırsa Ali’nin gözlerini zehirlemişlerdi.” Yedek eldivenleriyle maça devam eder (Kley)…

Bu kargaşadan ötürü maçın hakemi Ali‘nin maçı bıraktığını zannederek neredeyse onu (diskalifiye) etme noktasına gelmişti. (Ancelo Dandi)nin mükemmel zekâsı ve iş bitiriciliği Ali‘ye dünya şampiyonluğunun yolunu açmaya devam etti.

Esasında Üstad Necip Fazıl‘ın “beyaz kağıda sütle yazılmış yazı” diye nitelediği “kader”in cilvesine bakın ki, Ali‘nin getirilen yedek eldivenlerle maça çıkıyor olması yine (Dandi)nin 1963’teki bir müdahalesine dayanır. O güne kadar boks maçlarında tek eldiven kullanılıyor ve kimse yanında yedek eldiven getirmiyordu. Ali‘nin “bana öyle sert vuruyordu ki, Afrika’daki atalarım hissediyordu” dediği (Sör Henri Kupır)la Wembley’de dövüşürken dördüncü raundta Ali öyle sıkışıyor ki (Dandi) ufak bir hileyle Ali‘nin eldivenlerini kesiveriyor. Yedek eldiven de hâlihazır da bulunmadığı için kısa bir ara verilmiş oluyor ve Ali nefesini toplayarak maça geri dönüyor ve (Kupır)ı yeniyor. Boks federasyonu ise bu maçtan sonra yeni bir karar alarak maçlarda yedek eldiven bulundurulmasını şart koşuyor; işte bu karar aynı zamanda Ali‘ye dünya şampiyonluğunun da önünü açan bir karar olmakla beraber “kader”in o bilinmez, çözülmez tezgahını bize bir defa daha hatırlatıyor. (Ancelo Dandi)nin Ali gibi biyografisi yazılması gereken bir başka tecrübe küpü olduğunun da bu vesileyle altını çizelim.

Hakem Felix Barney daha sonraları bu mevzuya dâir Ali‘nin (diskalifiye) olmaktan son saniyede kurtulduğunu, neredeyse maçı bitirmek üzere olduğunu söyleyecektir. Şu an ismini hatırlayamadığım bir  gazeteciyse (Listın)ın maç esnasında bazı kereler vurmaktan çok yumruklarını Ali‘nin yüzüne sürttüğünü gördüğünü söylemektedir. Kaldı ki, David Remnick (Listın)ın bu hâdiseler esnasında “işte bu kadar!” dediğini onun Köşe Adamı’ndan duyduğunu söyler. Daha evvel (Listın)a yenilen Eddie Machen ise bu hâdise üzerine “aynı şey daha önce onunla maç yaparken benim de başıma gelmişti ve sanki Liston bunun olacağını bilir gibiydi” demiştir.

Beşinci raunda gelindiğinde (Kley) rakibini ancak bir gölge şeklinde görüyordur ve raundu bu şekilde bitirir.

Ve zafer…

Altıncı turda (Kley) “Ali Shuffle” denilen dansına başlamıştı; rakibinin düşmediğini üstüne üstlük dans ettiğini gören ve gözleri dayak yemekten davul gibi şişen, kanayan (Listın) ise iyice çöktü. Altıncı raund böyle geçti ve iki boksör zilin çalmasıyla yedinci raund için geri dönmek üzere köşelerine çekildi. Aradan çok az bir zaman geçtikten sonra ring kenarından yayın yapan Howard Cosell “bir dakika bekleyin, bekleyin!” diye bağırdı. “Bekleyin, (Listın) çıkmıyor!”…

Yedinci tur için zil çalmış ama (Listın), şehidimiz Malcolm X‘in deyimiyle “Haçlılar’ın temsilcisi” Müslüman boksörden kaçmıştı. Ringteki kargaşadan “tarihe geçtiğini hisseden” (Kley) ringin ortasına doğru ve gazetecilere doğru dönerek bağırdı: “Eat your words -sözlerinizi şimdi yiyin!” Ve ardından deliler gibi bağırmaya başladı: “Ben en büyüğüm, dünyayı sarstım!”… (Kley) teknik nakavt kararıyla maçı kazanmıştır…

Rakiplerinin hangi turda yere devrileceğini ve maçı bırakacağını önceden söyleyen (Kesyüs Kley) bu sefer yanılmıştı:

Kalacak Liston kral, Cassius Clay’la karşılaşana kadar

Moore dörtte düştü, Liston sekizde biter

Mesele şampiyon olmak değil şampiyon olarak kalabilmekteydi; Malcolm X‘in telkinleriyle Müslüman olduğunu henüz açıklamayan (Kley)in önünde, karşısına alacağı bütün bir Amerikan kamuoyu ve (Listın)ın ona  yeni bir meydan okuyuşu vardı. Tüm bu olanlar karşısında (Kesyüs Kley) nasıl bir davranış sergileyecekti acaba?

Tüm Zamanların En İyi Boksörü

Ve Cassius Clay Dize Geldi!

Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu’nun ardından Cassius Clay bir basın toplantısı düzenleyerek Müslüman olduğunu ve bundan sonra isminin “M. Ali” olduğunu açıklar… Ali’nin Müslüman olduğunu ilan etmesi Amerikan kamuoyu için (sansasyonel) bir hâdise oldu. “Müslüman oldu mu, olacak mı?” diye dedikodular tüm kamuoyunu sarmışken bunun gerçek olduğunu öğrenen Hıristiyanların hepsi adeta “yıkıldı” denilebilir. Amerika’daki ırkçı siyah Müslümanlar topluluğunun lideri (İlayca) bir basın toplantısı düzenleyerek TV’lere konuştu ve Ali’nin siyah Müslümanlara katıldığını, Müslüman olduğunu ayrıca duyurdu…

25 Şubat 1964’de Sonny Liston’ı devirerek Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu olan Ali’ye ilk meydan okumayı yine halefi (Listın) yaptı… Yeni şampiyon Ali (Listın)’ın bu teklifini kabul etti ve organizatörler 25 Mayıs 1965 günü Lewiston, Maine’da yapılacak bir boks maçına karar verdiler.

Müslüman Boksör Ringe Çıkıyor

Bu maç ve gecesini anlatmadan evvel bu maç etrafındaki bir dedikoduya değinelim. Söylentiye göre (mafia) tarihinde ilk defa gelenek dışına çıkıp mafya’yı şirketleştiren meşhur Tommy Lucchese ailesi bu maçı satın almıştır ve (Listın)’ın yenilmesini sağlayarak bahislerde büyük bir para vurgunu yapmıştır. Böyle bir iddia zaman zaman dile getirilse de “otorite” diyebileceğimiz sözüne güvenilebilir boks adamlarının hepsi böyle bir şeyin olmadığını, Ali’nin o sıralar fişek gibi bir boksör olduğunu ve (Listın)’ın Ali’ye karşı zaten şansı olmadığını söylerler. Yine ehemmiyetli bir gazeteci ve boks takipçisi o gece ringe çok yakın bir yerden maçı seyrettiğini ve Ali’nin bu maçı bileğinin hakkıyla ve hiç şüphesiz bir şekilde kazandığını söyler… Zaten Ali’nin profesyonel kariyeri boyunca yapacağı sonraki maçlar da onun maçlarını bileğinin hakkıyla aldığının tartışmasız bir göstergesi olacaktır.

Bu maç diğer maçtan daha büyük bir alâka görmüş ve herkes Ali’nin uzun soluklu bir boksör mü yoksa tesadüf eseri maç kazanan bir deli mi olduğunu öğrenmek için salonu hınca hınç doldurmuştur. Ali’nin Müslüman oluşu bunun tüm dünya tarafından duyulmuş olması da yapılacak olan bu maça alâkayı katbekat artırmıştır. Ali ilk defa Müslüman bir boksör olarak ringe çıkacak ve “Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu” olarak dünyadaki bütün Müslümanları da temsil edecektir. Bu temsiliyet başta Türkiye olmak üzere bütün dünyada haber manşetlerine taşınmış ve herkesin gözü kulağı (Levistın)’dan gelecek habere çevrilmiştir.

Maç öncesinde Ali’nin “bir atımlık top” olduğunu düşünenler de az değildir; meşhur boksörlerden Joe Luis “Ali hiçbir zaman Rockie Marciano gibi efsanevi bir boksör olamayacak!” diyordu. Bunun yanında başta medya olmak üzere Amerikan kamuoyundaki birçok kesim Ali’nin  Müslüman olmasından huzursuzluk duymuş ve onun bir sonraki maçta devrileceğini daha doğrusu devrilmesi gerektiğini umut ediyorlardı.

Hayalet Vuruşu

(Gong) sesinin ardından maç başladı. Ali lakabına uygun olarak kelebek gibi ringin etrafında uçarak dans etmeye başladı. İlk bir dakika boyunca (Liston) saldırdı ve sol direklerle Ali’yi sıkıştırmaya çalıştı; fakat her hamlesinde Ali yumruklardan kurtulmayı başardı. Bu kovalamaca esnasında (Listın) sadece bir kez Ali’ye sol yumruğunu ulaştırabildi…

Tam bu esnada size salondaki havadan bahsetmek istiyorum. Ali’nin hem dünya şampiyonu olması hem de Müslüman olması Amerikan kamuoyunu öyle derinden etkilemişti ki salonda çıt çıkmıyor ve herkes (Listın)’ın Ali’yi nasıl mahvedeceğini bekler gibi bir hava içerisinde maçı takip ediyordu. İşte bu atmosfer içerisinde (Listın) sadece bir sol direği ulaştırması bile koca salonda heyecana sebep olmuş ve bütün salonun içindeki gizli ukdeyi yani Ali’den ve Müslümanlıktan nasıl nefret ettiklerini ortaya çıkarmıştı. Nitekim şehid Malcolm X’in “Hilal ile Haç’ın ringe çıkışı!” tesbiti boşa değildir…

İşte tam bu nazik anda (Listın) Ali’yi tekrar sıkıştırmak isterken Ali aniden sağ yumruğunu (Listın)’ın suratına geçirdi ve (Listın) bir patetes çuvalı gibi yere serildi. Sonradan “Phantom Punch-Hayalet Yumruk” ismi verilen bu ani sağ yumruk (Listın)’ı kamyon çarpmış gibi bir hâle döndürmüş olmalı ki boylu boyunca patetes çuvalı gibi yere serilen (Listın) kalkmak için sendelediğinde tekrar yere düştü… (Listın) bahsettiğimiz şekilde yerde birkaç defa süründükten sonra tekrar ayağa kalktı. Ayağa kalkınca Ali üzerine gitti ve (Listın)’ı tepelemek için tekrar saldırdı. Tecrübeli hakem Barney Felix (Listın)’ın ayaklarının titrediğini ve sendelediğini görerek Ali’nin tekrar onu tepelemesini müsaade etmeyerek maçı bitirdi ve Ali “Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu” ünvanını korudu. 15 raund üzerinden sürecek olan maç, birinci raundta Ali’nin (Listın)’ı bir anda nakavt etmesiyle bitiverdi. Aslında (nakavt) olan sadece (Listın) değil İslâm’dan nefret edenlerdi de…

Bir Not

Üstad Necip Fazıl’ın M. Ali hakkında söyledikleri bilenlerce malum; umumiyetle Üstadın aktardığı hâdiseyi Ali’nin 1964’deki şampiyonluk maçı zannediliyor. Oysa Üstadın bahsettiği maç biraz evvel aktardığımız 25 Mayıs 1965’teki Ali’nin Müslüman olarak çıktığı ilk maçtır. Şuradan da bellidir ki, Üstad maçı tarif ederken “ancak Âmentü’yü okuyabileceği müddet kadar…” diye niteler; 1964’deki maç 6 raund sürmüştür ve Ali o zaman Müslüman olduğunu açıklamamıştır. Sonraki maç ise gerçekten de “Âmentü”yü okuyacak kadar kısa bir zaman içerisinde başlamış ve bitmiştir. Üstadın Ali hakkında yazdıklarını Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleminden paylaşalım.

Tilki Günlüğü’nden…

* “Yâ Allah!… Sağdan bir yumruk… Yâ Resûllallah!.. Soldan bir yumruk… Ve dev yapılı zenci boksör (Liston), upuzun yerde… Bütün kapışma süresi de, yine zenci, fakat mümin boksörün, içinden, ancak Âmentü’yü okuyabileceği müddet kadar…”

* “Mümin boksör, dünyanın ne kadar büyük lâfı varsa hepsini eden dev yapılı hasmını yere serer sermez haykırıyor: ‘Ayı! Ayağa kalk ve Müslüman ol!’ … Halbuki onun ‘ayı!’ dediği kendi ırkından biridir; Milliyetçiliği köpeklerin birbirini kıçlarından koklayarak tanıması  gibi madde ve uzviyet plânında arayanlar şu misâlden ibret alsın!.. Asıl ruhtan gelen kokudur ki, maddeyi kezzap vârî eritir; ve ebediyen birlik olanlarla sonsuz aykırı olanları, istedikleri kadar maddede yakın veya uzak olsunlar, iki safa ayırır. O zaman taraflar, maddede iki kuzu olsa, mümin kuzuya öbürü sırtlan görünmeye mahkûmdur.”

* “Bir gün evime, Kenya’lı, kuzgunî siyah bir zenci gelmişti. Odama girerken beni Müslümanca selâmladı ve benimle, hem de ecnebi bir lisânı vasıta ederek dertleşmeye başladı. Birkaç saat içinde bu zenciye o kadar ısınmıştım ki, siyah kehribar rengi yüzünü bile bembeyaz görmeye başlamıştım. Düşünmüştüm ki, şimdi bu zenci Romanyalı Hıristiyan bir Gagavuz Türkü olsaydı, her türlü ırkî ve uzvî eşlik içinde acaba bana ne kadar yabancı görünecekti?”

* “Boksörün imân yumruğundaki rakipsiz kuvvetten evvel, saplandığım hikmet, herşeyi, ezelî ve ebedî prensip olarak ruha bağlamak milliyetçiliği de ruhî muhteva eşliğinde görmek oluyor… Yumruğa gelince, ona HAYRANIM; ve bütün Müslümanlara, hangi iş üstündeyseler, yumruk olmasa bile aynı imân elini vazifelendirmelerinden başka öğüt tanımamaktayım… İmân yumruğunun sahibi mümin boksör, düğümlü dillerimiz ve inmeli ellerimizle, muhtaç olduğu şifayı ihtar etmektedir.”

*Mümin boksör, Amerikalı Muhammed Ali’dir… Ona hayranlığını serdeden de Üstadım!.. (1)

Sonrası

Sonrasında Ali kendisine meydan okuyan Floyd Patterson’la Las Vegas’ta ringe çıktı. Tarih 11.22.1965… 2 raund süren maçta (Pitırsın) Ali’ye dayanamadı ve teknik nakavtla maçı kaybetti. Ali WBC ünvanını korudu…

Hemen ardından George Chuvalo, Ali’ye meydan okudu. Herkes onun altın kemerine göz dikmiş gibi gözüküyordu. 1966 senesinde Canada Toronto’da yapılan maç 5 raund sürdü ve hakemlerin oy birliği kararıyla Ali ünvanını tekrar korudu. 1966 senesinin Mayısında İngiliz boksör Henry CooperAli’ye meydan okudu. Sonradan Sir-Sör ünvanı alacak (Kupır) gerçekten dişli bir boksördü. Ali’nin “o bana yumruk attığında atalarım bile hissediyordu” dediği boksör işte bu İngiliz boksör (Kupır)’dır. Hatta Ali’nin o maçta çenesinin kırıldığı ve bu kırık sebebiyle profesyonel boks hayatı boyunca acısını çektiği söylenir. 6 raund süren maçta (Kupır) Ali’yi çok zorlamasına mukabil teknik nakavtla yenilmiş ve Ali WBC ünvanını korumuştur.

Ardından 1966 senesinin Ağustos ayında yine bir İngiliz boksör olan Brian LondonAli’ye meydan okumuş ve Londra’da yapılan maçta nakavtla yenilerek Ali’nin ezip geçtiği boksörler sayfasına adını yazdırmayı başarmıştır.

Alman boksör Karl Mildenberger 1966 senesinin Eylülünde Ali’ye meydan okuyarak ağır siklet ünvanını almak için bir maç istemiştir. Frankfurt’ta yapılan maçta (Mildenberger) 2. Raundta teknik nakavt ile maçı kaybetmiştir…

Cleveland Williams’ın meydan okumasıyla Houston’da 1966’nın 11. ayında Ali bir maç daha yapar bu maçı da 3. Raundta kazanarak ünvanını okur…

Say My Name-Adımı Söyle

Ali ringlerde rüzgar gibi esiyordur… 1967’de genç boksör Ernie TerrellAli’ye meydan okuyarak maç talep eder. Maçtan önce (Örni Terıl) TV’lere çıkarak Müslüman olduktan sonra ismini değiştiren Ali’ye özellikle “Kesyüs” diye hitap eder. Ali’nin bütün uyarılarına mukabil ona böyle hitap etmeyen (Terıl) bu mevzuyu öyle dallandırıp budaklandırır ki belki de ilk defa Ali’nin çok fena sinirlenmesine sebep olur. Ali ona öyle kızmıştır ki onunla sadece boks yapmak istemiyor ayrıca onu pataklamak istiyordur. Nihayet maç günü  Houston’da “Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu” maçında karşı karşıya gelmişlerdir. Beş raund süren maçta Ali (Terıl)’ı öyle bir pataklamıştır ki bu maç Ali’nin “efsane maçlarından biri olarak anılsa yeridir.” Ali, onunla sadece boks yapmamış her yumruğundan sonra ona “Say My Name-Adımı Söyle” diye diye (Terıl)’ı dövmüştür.

“Benim Savaşım Değil”

1960’ların sonuna gelindiğinde Amerikan Ordusu Vietnam’a çıkartma yapmış ve oradaki insanları katletmişlerdir. Herkesi askere alan Amerikan hükümeti bu fırsatı değerlendirmiş ve bir efsane yolunda ilerleyen Ali’nin önünü kesmek için onu zorla askere yollamak için şubeye çağırmıştır. Ali Müslüman olduğu için “Benim Vietkonglularla alıp veremediğim bir şey yok” diyerek savaşa gitmeyi reddeder. Amerikan basını bir anda Ali’yi gazete manşetlere taşıyarak ringlerde yenemedikleri Ali’ye bu sadece karalama yolunu tutmuştur. Aynı zihniyetteki New York Atletizm Komisyonu  Ali’nin lisansı ve ünvanını alır.  Bunun ardından diğer komisyonlar da askere gitmediği için Ali’nin bir bir lisanslarını alırlar. Bununla da yetinmeyen Amerikan hükümeti Ali’yi mahkemeye çıkararak 10 bin dolar para cezası ve 5 yıl hapis cezası vermiştir.  Yüksek mahkeme bu kararı durdurur ama Ali’nin ringlerden uzak geçecek 3 yıllık bir süreç de böylece başlamış olur.

3 Yıl Ara

Bu arada Ali evlenir, Üniversitelerde dolaşıp konuşmalar yapar, bir belgesel yapımına katılır, bir tiyatroda rol alır… Onun rinklerden uzak olduğu bu yönde Joe FrazierJimmy Ellis’i nakavt ederek şampiyonluk ünvanını ele geçirir. 1970 senesine gelindiğinde üst mahkeme Ali’nin hakkında verdiği kararı bozar ve tekrar ringlerin yolu ringlerin prensine açılır. Ali’nin ilk rakibi Jerry Quarry’di.

Efsane geri dönüyor… Kendisinden çok daha genç olan bir rakiple karşılaşan Ali maçta zorlanır ama onu yenmeyi de başarır. Ardından Oscar Bonovena’yla yaptığı maçta arada geçen zamanın bütün hıncını ondan çıkarır. (Bonovena)’yı üç kez yerle öpüştüren Ali gözünü (Freyzır)’a dikmiştir.

Ringlere Dönüş

Madison Square Garden’da Ali 1971’in 8 Mart’tında (Freyzır)’la karşı karşıya geldi. 15 raund süren maçta kuvvetli rakibine karşı iyi bir maç çıkaran Ali hakem kararıyla mağlup düştü ve (Freyzır) ünvanını korudu. Bu maçın ardından Amerikalı Jimmy Ellis ve Buster Mathis’i devirdi; sonrasında İsviçre-Zurih’te  Jürgen Blin ve Japonya-Tokyo’da Mac Foster’i, ve Canada Vancouver’de daha önce de yendiği (Çuvalo)’yu yendi. (Queri)’nin tekrar maç isteğini reddetmeyen Ali Las Vegas’ta onu bir kez daha devirdi. Ardından İrlanda-Dublin’de Alvin Lewis’i ve daha önce devirdiği (Pitırsın)’ı New York’ta bir kez daha ringlere yapıştırdı. 1972’nin sonunda Bob Foster’i yenerek NABF Ağır Siklet ünvanını elde etti. Bu maçın ardından Ken Lorton’a yenilen Ali, 1973’ün 9. ayında Norton’la rövanş yaparak maçı kazandı. Ringlere döndükten sonra ilk mağlubiyetini aldığı (Freyzır)’la tekrar karşılaşmadan önce Endonezya-Jakarta’ya gitti ve Luddy Lubbers’i hakem kararıyla yendi. 1974’ün 1. ayında New York City’de (Freyzır)’la tekrar karşılaşan Ali bu sefer (Freyzır)’ı 2. raundta yenerek gözünü tekrar o zaman Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu olan George Foreman’a dikti.

“Ali Bomaye”

Zaire-Kinshasa’da yapılacak olan Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu’nu seyretmek için bütün Zaireliler akın etmişti. Bütün Zaire sokaklara dökülmüş ve “Ali Bomaye-Ali Onu Öldür” diye bağırıyorlardı… O kadar çok insan vardı ki, maç için bir stadyum ayarlanmıştı. Şampiyon (Frimın) bu kadar yaptığı 40 maçın hiçbirini kaybetmemiş ve tıpkı (Listın) ve Mike Tyson gibi bütün maçlarını ilk raundlarda bitiriyordu. 30 Ekim 1974’te  “The Rumble In The Jungle-Ormandaki Haykırışlar” diye isimlendirilen bu maç tam 8 raund sürdü ve herkesin yenilmez zannettiği (Frimın) Ali’nin karşısında darmadağın oldu. 6 yıl önce kaybettiği şampiyonluğu tekrar alan Ali, işinin bitmediğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Zamanın Amerikan Başkanı Henry Ford bu maçın ardından Ali’yi Beyaz Saray’a davet ederek onu en üst düzeyde karşıladı.

3. Kez Dünya Şampiyonu

1977’ye kadar bir dizi maç yapan Ali 1978’de genç rakibi Leon Spinks’e mağlup oldu ve şampiyonluk ünvanını bir kez daha kaybetti. 6 ay sonra aynı sene içerisinde tekrar (Spinks)’le karşılaştı ve şampiyonluk ünvanını bir defa daha kazandı. Böylece Dünya Ağır Siklet Boks camiasında kimsenin daha önce başaramadığı bir rekoru kırarak 3 kez dünya şampiyonu olan tek boksör ünvanını elde etti.

Boksa Veda

Ringlere çıkmamaya karar veren Ali bir dizide rol aldı, Los Angeles’a taşındı. Diplomat sıfatıyla dünyayı dolaştı. Bir süre sonra içindeki boks özlemine dayanamayarak tekrar ringlere döndü. Yakınlarının tüm itirazlarına rağmen 2 Ekim 1980’de daha önce kendi kampında yetiştirdiği genç boksör Larry Holmes ile karşılaştı fakat kaybetti. 1981’de ise Trevor Berbick’le karşılaştı ama yine yenildi. Bu maçın ardından ise bir daha dönmemek üzere bokstan ayrıldığını açıkladı. 1984 yılında Parkinson hastalığına yakalanan Ali, profesyonel boks hayatında beş maç kaybetmiş 37’si nakavt olmak üzere 56 maç kazanmıştır. M. Ali şu an 73 yaşında ve Amerika’da yaşamaktadır. Profesyonel boks camiasınca Ali “tüm zamanların en iyi boksörü” olarak bilinir ve kabul edilir. –Bitti-

1)Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, Cilt 5 / S. 478,479

Fatih Turplu, Aylık Dergisi, 130. 131. Sayı, Temmuz, Ağustos, Eylül 2015

Yazar

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir