Kültür-Sanat, Yazarlar

Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouché

Esrarengiz bir adam… Bütün esrarı kendisini “yok” farzettirebilmesinde; bir topluluk içinde konuşmadan saatlerce durabilir ve konuştuğunda hiç renk vermeden konuşabilir. Karakterinin en belirgin tarafı, kendisini herhangi bir şeye bağlamamasında…

Herhangi birisi, bir şey yahut bir fikir; bunların hiçbirisinin onun için ehemmiyeti yok! Onun için mühim olan ihtirası; ihtirası da aynı müphemlik içinde.

O, para, kadın, mevki yahut başka bir şey için değil, bütün bir ihtirasının peşinde giden; neredeyse “tabiatı bu!” denilip mazur görülecek kadar tuhaf.

Ve hain!.. Andre Suarez’nin Don Juan için söylediği gibi “ Vefasız! Her zaman kendisine sadık kalan bir insan için böyle denilebilir mi?” Bütün kadınları aldatan ama kendisine sadık kalan Don Juan gibi, üç nesil içinde aldatmadığı lider, parti, dernek kalmadı ama kendi hainliğine, tabiatına hiç ihanet etmedi!

İhaneti bile tutarlı; kime hainlik edebilir ki? Manevî ve maddî hiçbir müesseseye, şahsa değil her zaman kendine bağlıdır; kendisi de ihtirasına; böyle olunca da,  sabah şiddetle savunduğunu akşamüstü bütün gücü ve öfkesi ile reddedebilir. Başkaları için “ihanet” diye adlandırılan onun için sadece bir kelimedir; çünkü o, varlığının bütün zerresi ile ihtirasının dini üzerinedir. Hâliyle, bu ihtirasın va’zettiği her ne varsa onun için mübahtır!

Şahsiyeti, başkalarınca “şahsiyetsizlik” sayılanların üzerine kurulmuştur; ama kendi içinde öyle bir ahlâka bağlıdır ki kendi şahsiyetsizliğinden zerre fedâ etmez.

“Demir gibi sert bir kendini dizginleyebilme”ye sahib bu adamın süs ve lüks düşkünlüğü de yok. Doğrusu, içinde bunlara karşı “direnç” var.

Neredeyse “çirkin” diye nitelenebilecek bu adamın, “iskelet gibi kuru bir vücudu var”. Kemikli bir yüz, keskin bir burun. Topluluk içinde olduğu zamanlarda olduğu gibi, yalnız bulunduğu zamanlarda da kapalı bir ağız ve “buz gibi gözler”

Soluk… Sanki ölmek üzere olan bir hasta; neredeyse canlılıktan tek eser yok! Stephan Zweig’ın deyimi ile “bu yüzü canlı gösterecek renk maddesi yetmemiş zannedilir”. Ve görüntüsünün aksine tahayyül edilemeyecek derecede çalışkan.

Soğukkanlı… Belki de hayatı boyunca kaybetmediği (birkaç defası hariç) şey bu. Hiçbir hâdise onun bu ruhî yapısını sarsmadı; İmparator Napoleon Bonaparte’ın en ağır hakaretler içinde giyotine göndereceği tehditlerini bile yüzünde tek mimik değişmeksizin ve tek renk vermeksizin karşıladı.

Kadın, kumar ve şaraptan her zaman uzak durdu. İsrafı sevmez ve kaslarını kullanmayı da; kas gücünden ziyâde kafa gücüne ehemmiyet verir. Soğukkanlılığının kanatları altında hiçbir sinir hareketinin varlığına rastlayamazsınız. Ancak gülümserken –ki o da kesinlikle bir istihzâ havasındadır- yüzünde bazı kırışıklıklara rastlayabilirsiniz.

Şahsiyetin –yahut şahsiyetsizliğinin- en büyük kuvveti işte bu müphemlikte gizli; “sinirlerine söz geçirmesini bilir, şehvet onu baştan çıkarmaz”.

Düşmanlarının yanlışlarını, ne zaman yanlışa düşeceklerini sabırla, taşları çatlatacak derecede kuvvetli bir sabırla bekler; “sinir nedir bilmeyen böylesine bir sabırlılığın kazandırdığı üstünlük korkunçtur”. Beklemesini, sonuna ve en uygun anına kadar beklemesini bilir. Böylece düşmanlarına en büyük, en sert ve en öldürücü darbeyi hiç zorlanmadan vurabilir.

“Hiçbir öfke ve gözdağı böylesine buz gibi soğukkanlı” bu adamın kılını bile kıpırdatamaz!

(Zvayg)ın “Gizli Kumarcı” tabiri onu ne güzel tasvir eder; asla elindeki kartları okuyamaz ve bilemezsiniz. İşin korkunç yanı, onun oyunda olduğunu bile farkedemezsiniz.

İhtirası mı çevirdiği işlerden, çevirdiği işler mi ihtirasından güç alır bilinmez bir dinamo gibidir.

Her zaman gücün yanında yer alan bu adamı herkes küçümsedi. “Bir çeşit Sherlock Holmes benzeri” olan bu adamı ilk defa Balzac fark etti ve onu “psikolojik bakımdan zamanının en ilginç insanı” diye niteledi. Sonrasında ise Stefan Zvayg hayatını “Fransız İhtilâli’nde Bir Politikacının Portresi-” diye kitaplaştırdı. Fransız İhtilâli’nin bütün güdücülerini yakından tanıyan bu adamın, ihtilâl devri, Terör devri- Maximilien Robespierre ve Napolyon devirlerinin hepsinde -çoğu zaman gizli-  imzası var. Balzak onu “İnsanlar üzerinde Napolyon’dan daha çok kudret sahibi” diye niteliyor.

Her devrin ikinci adamı- hatta yerine göre birinciden daha kuvvetli-, 1790’da Papaz Okulu öğretmeni, 1792’de kilise yağmacısı, 1793’te “komünist” fikirlerin taraftarı ve beş yıl sonrasının en zenginlerinden; on yıl sonrasının diplomatı, Zaptiye Nazırı, Otranto Dükü… Fransız İhtilâli’nin güdücülerinin üye bulunduğu Jacobinler Klubü Başkanı ve sonrasında Jakobenler Klubü’nün kapısına kilit vurup kapatan adam.

Napolyon’un “Muhteşem dönek” diye aşağıladığı, “İki saatte bütün Fransa’nın hâlini bana onun gibi kimse izah edemedi” diye de övdüğü, karısı ve çocuklarına bir ömür sadakatle bağlı olan, sinsi, psikoloji ustası, siyâsî havayı sezmekte mahir, Fransa’nın her köşesinde ne olup bitiyorsa ördüğü muhabere ağı ile bilen, zekî, çalışmaktan usanmayan bir mizaç… Entrikacı, Usta kumarbaz, büyük pokerci, politikacı Joseph Fouché…

YÜKSELİŞ

Fuşe 31 Mayıs 1759’da Nantes’da dünyaya gelir. Ana-baba soyunda denizciler, tüccarlar var; doğal olarak bu mesleğe yönlendirilecekti ama o kadar cılız bir bebek ki bu mesleğe uygun değil. Üstelik deniz tutuyor; iki mil açılsa geri dönmek zorunda… Ve o günün Fransa’sında bütün iyi meslekler orta ve alt sınıfa kapalı; ister –istemez herkesin yöneldiği kilise’ye yönlendiriliyor.

Çalışkanlığı zekâsı ile göz dolduruyor. Çok geçmeden Matematik ve Fizik öğretmeni oluyor. Yetiştiği okula öğretmen; bu ilk basamak; tam on yıl böyle geçiyor. Keşiş hayatının ona kazandırdığı yetenek çok; kilise’nin yüzyıllardır tartışma geleneğinden, hatipliğinden ne varsa cebine dolduruyor; ketumluğunu burada içselleştiriyor.

Yirmisinden otuzuna kadar manastır hayatının tekdüzeliğini yaşayan Fuşe’de ihtirastan tek iz mevcut değildir. Bir “psikoloji ustası” olarak bu dar çevrede pişiyor.

Bu esnada Napolyon elinde Goethe’nin Genç Werther’i romantik serüvenler, Robespiyer avukat olarak süslü nutuklar ve “zarif mısralar”, Marat ise hissi romanlar peşinde…

Bir şekilde Robespiyer ile dostluk kuruyor; hatta Robespiyer’in kız kardeşi Fuşe’yi kilise’den çıkartmak derdinde; nişanlanacaklarının dedikodusu bile türemiş… O sıralar Anayasa yazılıyor ve Robespiyer de Paris’e çağırılıyor. Paris’e gidecek olan Robespiyer’in yol parasını bile Fuşe karşılıyor.

Politika… O günün Fransa’sında herkes politikanın içinde. Kilise koridorları da bundan nasibini almış. İlk defa ihtirası burada uyanıyor. İleriyi her zaman sezebilen Fuşe Fransa’nın bir karışıklığa doğru yol aldığını kokluyor, hissediyor ve rahip cübbesini bir kenara fırlattığı gibi Nants’ın kendi hâlinde insanlarına nutuk atmaya başlıyor. Gayet de başarılı; hemen çevre ediniyor ve kısa sürede “Nantes Anayasa Dostları Klubü” nün başkanı oluyor. Rüzgâr sağdan esiyor; o da o tarafta. Varlıklı bir tüccarın çirkin kızı ile evlenip kendini sağlama alıyor; ihtilâl sırasında hep gizli… Arada geçen zamanda şehirde yerini sağlamlaştırıyor. 1792 Convention Meclisi milletvekili… 32 yaşında…

Mecliste Girondenler en altta oturuyor, radikaller yani Jakobenler ise yukarıda “tepede” oturuyor. Arada ise, galerilerde halk otoruyor. Fransa’da kral yok, 750 kişilik meclis yönetiyor ülkeyi. İhtilâlin ardından gelen manzara sanki öncesinden daha karışık… “Anayasa” yürürlükte.

Jirondenlerin – Alttakilerin başında Condorcet, Roland; Jakobenlerin ise Marat, Danton ve Robespiyer…

Birinciler kaynayan akıntıyı geriletmek, ikinciler ise ihtilâli ilerletmek, eskiye dair ne varsa silmek istiyor. Denge iki taraf arasında devamlı gidip geliyor.

Fuşe nereye oturacak? Her zaman gücün yanında olan Fuşe, bakanlıkları elinde bulunduran Kondorse, Rolan ve Servan’ın sıralarına doğru ilerliyor ve oturuyor. Taraf olmasına taraftır ama Dömulen, Danton, Marat, Robespiyer ve diğerlerinin birbirlerini parçalayarak kan kaybetmelerini seyrediyor. Karanlıkta bekliyor, kürsüye çıkmıyor. Bunu da “ses yetersizliğinin konuşmasına engel” olduğunu ileri sürerek gerçekleştiriyor.

İşler kızışıyor ve zindandaki Kral’ın idamı meselesinde ya “evet”, ya “hayır” noktasına geliniyor. Fuşe bağışlanmasını isteyen ılımlılar, Jirondenler’den yana. O akşam (15 Ocak) Jakobenlerin tesiriyle halk galeyana geliyor. Oylama 16 Ocak günü… Fuşe bir gecede Jakobenlerden yana tavır alıyor ve ertesi gün kürsüde “ölüm” diyor. Karar için birkaç oy çok mühimdi ve Fuşe’nin cılız sesi bütün salonda “ölüm” diye yankılandığında bütün Jirondenler şok oluyor.

Fuşe’nin hayatındaki ilk keskin çizgi –ihanet- budur. İlk defa şimşekleri üzerine çekiyor.

 

LYON CELLÂDI-1793

 

Lyon’da ayaklanma… Lyon Parise kafa tutuyor ve Meclisin buyruklarını görmezden geliyor. Fransız İhtilâl’i esnasında Lyon’a gönderilmiş ve hiç kullanılmadan ambara konulmuş giyotini çıkartıyorlar ve Robespiyer’in bir dostunu giyotinin altına yatırıyorlar.

Fransız İhtilâli’nden beri kullanılmamış ve bilenmemiş olan bıçak vazifesini tek seferde ifa edemiyor, sözde ceza işkenceye dönüşürken ceza üçüncü seferde büyük bir eziyet ardından tatbik edilebiliyor.

Paris’te Meclis ayakta… Meclis, isyanın ardından bir de bu hâdise cereyan edince iyice ateşleniyor. Bir Fransız şehri koca meclise kafa tutuyor, ne yapmalı? Bir yandan ise İngilizler Toulon’u almışlar, tersaneyi ele geçirmişlerdir. Bir yandan Prusyalılar ve Avusturyalılar Ren bölgesindedirler… Meclis, “Lyon’u altüst edelim ve taş yığınına çevirelim” kararı alıyor. Karar kat’i! Robespiyer’in yakın dostu Couthon’a görev veriliyor. Kötürüm olan Kuton, Lyon’a varıyor ve göstermelik üç beş evi yerle bir ediyor ve birkaç göstermelik tutuklama gerçekleştiriyor.

Kuton’un niyetini anlayan Meclis bu sefer Debua’yı göreve getiriyor ve yanına da Fuşe’yi katıyor. Arada geçen zaman zarfında Nerve ve Clamecy’de hüküm sürdüğünde bir damla kan akıtmayan Fuşe…

Hemen bir tertib ile kiliseyi yağmalıyor. Bir eşeğin kuyruğuna İncil ve “İsa tasviri” bağlatıyor. Bir mahkeme kurup katliama başlıyorlar. Cezaevindeki 60 genci Ron nehri kıyısına götürüyorlar. Büyük bir çukur kazılıyor ve Fuşe’nin deyimiyle “giyotin pek ağır” işlediğinden topları diziyorlar ve atışa başlıyorlar.

Birbirine bağlı tutukluların üstüne top mermileri yağdırılıyor ve top atışıyla ölmeyen mahkûmlar için hazır bulunan süvari birliği taarruza kalkarak parçalanmış ama can vermemiş gençleri tepeliyor. Cesetlerin bir kısmını nehre atmak suretiyle de, Tulon’a kadar cesetlerin sürüklenmesiyle İngilizlere’de de gözdağı vermeyi ihmâl etmiyor. Lyon’daki ilk icraat bu…

Sonra Tulon’un tekrar zaptın 200 kişiyi kurşuna dizerek kutluyor.

Birkaç haftaya kalmadan 1600’ü aşkın infaz. Ne kadar işsiz güçsüz takımından adam varsa istihdam ederek Lyon’da bütün evleri yıkarak taş üstünde taş bırakmıyor… “Adalet Komitesi” insan öldürüyor, “Yıkma Komitesi” Lyon’u dümdüz ediyor ve “Mal Komitesi” de değerli eşyaları istifliyor.

Debua bu kadar cinayetten korkuyor, sonrasını hesab ederek Paris’e kaçıyor. Ardından Fuşe tek yetkili!.. Benzer icraatlerine devam ediyor. Çok geçmeden Paris’de hava tersine dönüyor ve Fuşe Meclis tarafından mahkemeye çağırılıyor. Çünkü Mecliste Robespiyer rüzgârı esiyordur. Üç ayda 2000 kişinin katili olarak ve lâkabını hak ederek Paris’e dönüyor.

 

 Robespierre’le Mücadele – 1794

Paris’e dönerken yakın dostu Şomet’in zindanda olduğunu, “Danton’un arslan yeleli başını Robespiyer’in giyotine gönderdiğini”, sağ kanadın lideri Kondorse’nin Paris dışında mahkemeden kurtulmak için zehir içtiğini bilmeden irtibata geçeceği insanları kafasında bir bir örüyor.

Ertesi sabah meclise gidince Robespiyer’in 63 tutuklama ve tek bir darbeyle hepsini pusturduğunu görüyor. Robespiyer’in, kendi arkadaşları olan Danton, Dömulen, Şabo, Eber, Delanden, Şomet ve 24 kişiyi daha giyotine verdiğini duyunca işin içyüzünü kavrıyor Fuşe.

Fransız İhtilâli’nin hatibleri, yazarları ve önemli fikir adamları artık yok. Fuşe hiçbirşey olmamış gibi kürsüye çıkıyor ve uzun uzun Lyon’a dair olan raporlarını okuyor, kimsede çıt yok; çünkü meclis değil Robespiyer var.

Bazı girişimlerde bulunuyor ama nafile… Sonrasında Robespiyer’in evinde kimsenin ne konuşulduğunu bilmediği buluşma. Dışarıya tek sızan büyük hakarete uğradığı ve giyotin sırasının ona geldiği. Zvayg’ın deyimiyle tek çözüm “kendi başından önce Robespiyer’i giyotine göndermek.”

Bu değersiz, “o 1789’un sıkıcı konuşmalarını yapan” avukatın bu kadar güçlü olabileceğini anlamakta gecikti.

Sonrasında ilk hamle Robespiyer’den… Meşhur 6 Mayıs nutkunda açıktan Fuşe’ye saldırıyor. Meclis alkış seslerinden yıkılıyor. Fuşe kapandıkça kapanıyor ve ortalarda birkaç hafta gözükmediği gibi sesi çıkmıyor. Sonrasında ise iyice karanlıklara gömülüyor ve derinden derine bir şeyler çevirmeye başlıyor. Ziyaretler, bağlantılar, güleryüz ve dostluklar… Fuşe bir şey planlıyor, belli… Sabırla ağlarını örüyor. Aradan iki yıl geçiyor. Jakobenlerden tek tek adam kazananan Fuşe kimsenin tahmin edemeyeceği bir hareketle ve büyük bir çoğunlukla 3000 kişilik Jakobenler kulübünün başkanı oluyor.

Robespiyer’in “mecliste parmağıyla gösterip ‘pis herif’ diye damgaladığı” Fuşe, Jakobenlerin başkanı oldu ha?.. Bu kulüb ihtilâlin koruyucusu, meclisin muhafızıdır.

Robespiyer öfkesinden çıldırıyor. Fuşe’den şikâyetçi oluyor ve herkesin önünde özür dilemesini istiyor. Fuşe hemen kendisini gizleyerek zaman kazanmak için gücün karşısında durmuyor.

Robespiyer bütün kuvvetiyle bu  “çıban başı”ndan kurutulmak istiyor ve bunun için bir konuşma daha yapıyor.

-“Ürkmüş ve korkak koyun sürüsü” Fuşe’nin kellesini isteyen bu konuşmayı çılgınca alkışlayıp Zvayg’ın deyimiyle her zaman yaptıkları gibi “ sabırla böğürüp meliyorlar.” Fuşe ihtilâlin koruyucusu Jakobenler kulübünden atılıyor ve tekrar kendisini gizliyor. Bu kulüpten atılıp da gövdesinin üstünde başını taşıyan yok… Gözlerden yine kaçıyor ve derin bir mesaiye başlıyor. Her an tutuklanma hâli içinde öyle yoğun bir kulis faaliyetine giriyor ki tasvir edilemez. Bütün ihtirasını, mesaisini Robespiyer’in saldığı korkuya dikkat çekmek ve herkesin bir gün bundan nasibleneceğini hatırlatmaya adıyor. “Gelecek hafta sıra sende…”

Ve en sonunda uyuyan muhalefeti uyandırmayı başarıyor.

“Korku” ile korkulara savaş açıyor ve başarıyor.

Günlerden bir gün… Fuşe kazanın altını yakmış vaziyette… Robespiyer mecliste üç saat konuşuyor ve tekrar ortalarda gözüken Fuşe’yi suçluyor; maksadı meclisin nutkunu onaylaması ve yeni kellelerin alınması. Fakat bir anda Burdon Dölüaz isimli bir muhalif Robespiyer’in isteklerini reddediyor. Birden hava değişiyor ve Robespiyer geri atmak zorunda kalıyor.

-“Ya Fuşe?”

-“Görevimden başka bir şeyi düşünmüyorum, onunla ilgilenemem.”

Herkes şaşkın… Aslında bu, Robespiyer’in bittiği andır…

Yumruğunu vursa kimse bir şey diyemeyecek ama bu zaaf, bu bir anlık bıkkınlık onun sonu olacak…

Ağlar örüldü, her şey planlandı artık. Sonraki toplantıda herkes orada, sadece Fuşe yok… Robespiyer konuşmak için kürsüye çıkıyor ama bir türlü konuşturmuyorlar, lâfını bölüyorlar, türlü oyunlarla kendini savunmasına da izin vermiyorlar. Onun Danton’a yaptığını ona mecliste yapıyorlar. İlâhi kader…

Korkularından, korktuklarının tutuklanmasına karar verip tutuklayarak zindana götürüyorlar. Yakınları Robespiyer’i kaçırıyor ve belediye sarayına götürüyor. Fakat çatışma uzun sürmüyor ve belediye sarayının sandalyeleri üzerinde Robespiyer çenesi parçalanmış boylu boyunca yatıyor. Ertesi gün giyotine doğru götürülürken bütün Paris sokakta Robespiyer’i yuhalıyor ve sevinç nidaları atıyor.

Yeni bir devir başlıyor… Bu sefer Tallien ve Barras… Yeni hükümet eski ihtilâl kadrosuna savaş açıyor. Bu esnada herkes Fuşe’yi yanında görmek istiyor ama o bu dönemin de uzun sürmeyeceğinin farkında. Kimseden yana olmuyor ve sabırla bekliyor.

Tam da Fuşe’nin hesab ettiği gibi altı ay sonra hükümet kıskacı daraltıyor ve Fuşe’yi de suçluyorlar. Hükümet Lyon hadiselerinin hesabını soruyor.

Bu günün geleceğini çok iyi tahmin eden Fuşe bu sefer daha faklı bir yönteme başvuruyor. Halkı galeyana getirecek ama bunu açıktan yapamaz…

Tarihe “terör-tedhiş devri” diye geçen bir dönem Robespiyer’in giyotine gönderilmesi ile son bulmuştu. Napolyon devrine kadar arada geçen zamanı “bir iç kaynayış merhalesi” diye adlandırır Üstad Necip Fazıl Kısakürek.

Halkı galeyana getirmesi lazım gelen, ama bunu açıktan yapamayacak olan Fuşe, bulunduğu zamanının şartlarını çok iyi seziyordur ve aynı zamanda sokakların nabzını da iyi tutmaktadır… Bu özellikleri sayesinde aradığı adamı buluyor: François Babeuf!

Eski bir fen memuru ve matbaacı bu adam Mara’nın fikirlerini savunuyor: Servet eşitliğinden dem vuruyor ve bunu “sosyalist inançlar ile ateşliyor”. Baböf’ü buluyor ve onu “kışkırtıcı broşürler” yazmaya-yayınlamaya ikna ediyor; hatta birçok broşürü bizzat kendi eliyle yazıyor-düzeltiyor. “Komünizma’nın iptidai hâli” sayılabilecek bu Sosyalist yanlısı fikirleri, Baböf’ten çok önce Fuşe kaleme almıştı; “Lyon Yönergeleri”nin üçüncü bendinde resmen bir Komünist beyannamesi vardır ki, o sıralar ne Sosyalizm ve ne de Komünizm dünya gündeminde değil.

Kendisi de bir işçi olan Baböf, işçi mahallerini ayaklandırıyor. Çok geçmeden bunun arkasında Fuşe’nin olduğunu sezen hükümet onu suçluyor; ama o her zamanki gibi reddediyor suçlamaları…

Çok geçmeden Baböf tutuklanıyor ve kurşuna diziliyor… Çember daralıyor ama Fuşe bu güne kadar öyle zor durumların üstesinden geldi ki, hiç korkmuyor. Durumunun kritikliğine mukabil soğukkanlılığının, ihtirasının zirvesinde ve enerjik… Aslında onun bu hâli anlaşılabilir; zira “terör devri”ni atlatmış ve baş düşmanı Robespiyer giyotine gönderilmiştir. Yine de bütün uğraşmalarına mukâbil 1795 yılının 22 Thermidor günü “terörcülük” ile suçlanıyor ve hakkında tutuklama kararı çıkıyor.

Eski devir yok şimdi; insanların hemen giyotine gönderildiği günler geride kaldı. “Savunma hakkı” falan ve filan diyerekten zaman kazanıyor, tutuklama kararını erteletiyor, unutturuyor, kapatıyor ve yine tekrardan perdelerin arkasına geçiyor…

Gözlerden ırak olmasının yanısıra mevcut karışıklar en çok Fuşe’ye yaramıştır herhâlde?

Hakkında “terörcülük”ten tutuklama kararı var ama o bir şekilde bunun üstünü kapadı ve kendini unutturdu; şimdi ne parası, ne vekilliği ne de başka bir şeyi var…

Eh hiç olmazsa canını kurtarabildi ya; Fuşe için bu yeter; üç yıllık bir sürgünde şimdi.

Bu sürgünün adı ilginçtir.

 

DİREKTUAR NAZIRI 1799-1802

Üç yıllık sürgününün adı “yokluk” tur. Bir tavan arasında, yüzce çirkin sayılabilecek sadık karısı ve iki çocuğu ile (birisi Robespiyer devrinde ölmüş ve bu ölüm Fuşe’yi çok etkilemiştir) beş parasızdır.

“İktidarın yeni efendileri” arasında olan Barras’ı ne yapar ne eder kandırır ve yalvar yakar kendisine bir aylık bağlatır. Fuşe’ye gerçekten acıyan Barras onun bu zor günler içinde heba olmasına dayanamaz ve ona maaş bağlamak için basit bir görev verir. Fuşe, Barras’ın bir nevî casusluğunu yapmaya başlar. Kaldı ki mevcut hükümeti devirmek isteyen Barras için Fuşe gibi bir adamın hafiyelik yapması bir yandan işine de gelmektedir.

“Beşler Kurulu”- Direktuar yönetiyor Fransa’yı ve Barras sayesinde hafiyesi olarak Direktuar Salonu’na girebiliyor. Gizli kapılardan giriyor ve yine aynı kapıdan çıkıp karanlıklara karışıyor Fuşe…

Bu sıralarda yeni bir yanını, polisliğini keşfediyor Fuşe! Aslında o, tabiatı icabı her kılığa girebilecek “yetenek”lere sahiptir zaten; sadece birazcık zaman ve işlerin nasıl döndüğünü görmesi onun için yeter de artar bile!

Fransa’da yeni akım, yeni güç ‘para’dır ve Barras ile beraber borsaya el atmışlardır. Barras’ın hükümetin yapacağı işlerden, alacağı tedbirlerden haberdar olması sebebi ile kısa zamanda çok yüksek miktarlarda para kazanmaya ve işlerini büyüterek ticaret yapmaya da başladılar. Borsa’da kazandıkları da hep hile ile. Ve asıl büyük hileleri ki kimsenin haberi yok; mevcut Cumhuriyeti XVIII. Lui’ye, Kral’a satma planlarını güdüyorlar ve alttan alta sâbık Kral ile görüşüyorlar.

Elde edilen güç (para) ile mevkiini güçlendirmiş olsa da, yine de Fuşe’nin hükümet içerisinde bir görev alması şimdilik çok zor; Fransa’nın orta elçisi olarak Hollanda’da gizli bir göreve atanıyor ve bir süre oralarda kalıyor; orada ne yaptı ne etti, kimle görüşüyor, neler planlıyor kimse bilmiyor. Birden, aniden bir sabah Zaptiye Nazırlığı’na atanıyor.

Fransa yeniden Fuşe’yi konuşuyor; polis şaşkın ve tedirgin. Bir kez daha geri dönmüştür.

Bu seferki parolası “Anarşi ile mücadele”dir.

Basını zapturapt altına alıyor ve sesini kısıyor ilk önce.

Fransız İhtilâli’nin güdücülerinin kulübü etrafındaki bütün Jakobenler ortalığı velveleye verip, bağırıyorlar ve karşı çıkıyorlar. Fuşe kulübü kapatma kararını alıyor. Ama herkes böyle bir şeyin olamayacağı, yapılamayacağı fikrinde ve şaşkın!

Çünkü daha evvel belirttiğimiz gibi, Jakobenler Kulübü’ne üye olmak demek Fransa’da dokunulmaz olmak demek, gerçek vatansever olmak demek, Fransız İhtilâli’nin mimarlarından olmak demek ve bir şeref meselesi; bu kulübe üye olmak ile kazanılanların yanında, kulüp azalığından atılmak ise ölümle eş değer sayılsa yeridir; böyle bir kulüp! Kulüp değil de adeta bir sembol!

Meşhur Bac sokağındaki bu kulüp Danton’un ve birçok ihtilâlci liderin ateşli konuşmalarına şahit olmuştu; yine daha evvel anlattığımız üzere, üç bin kişilik Jakobenler Kulübü’ne Robespiyer devrinde Fuşe’de başkanlık yapmıştı…

Fransa’daki umûmi kanaat Fuşe’nin bu işin altında kalacağı yönünde.

O “kapatacağım” diyor ama kimse inanmıyor, inanamıyor; oysa Fuşe’nin sezgileri çok az yanıldı bugüne kadar…

Fuşe, bu adamların tek yaptıklarının, ihtilâl zamanlarının dedikodusu ile vakit geçirmek olduğunu, gerçekte bir iş yapmadıklarını ve yapamayacaklarını herkesten iyi biliyor ve görüyor. İçleri pörsümüş bu adamları devirmenin kolaylığını bir tek o seziyor…

Jakobenler Kulubü’nün sâbık lideri Fuşe, gerçekten de ertesi gün, altı yıl sonra o gün korkusuzca Bac sokağına gidiyor, kulüp kapısından girip hazırda bulunan âzâların önünden geçip doğruca kürsüye çıkıyor. Bütün âzâların şaşkın bakışları altında kulubü kapattığını ilan ediyor!

O hürriyet tutkunlarından tek ses, tek nefes, gık çıkmıyor ve öylece baka kalıyorlar.

Stefan Zvayg’ın harika tespiti ile “Fuşe’nin hesabı doğru çıktı: Gerçek erkeklere karşı mücadele gerekir, fakat gevezeleri yere sermek için bir davranış yeter.”

Herkesi kulüpten kapı dışarı ediyor ve Jakobenler Kulübü’nün kapısını bizzat eli ile kilitliyor: “Fransız İhtilâli Sona Erdi”…

Evet, gerçekten de bir dönemin kapandığını tasvir etmeye bundan daha iyi bir sahne bulunamaz!

Şimdi işlerine daha sıkı sarılabilir…

Zaptiye nazırı Fuşe müthiş bir haber ağı kuruyor. Fransa’nın her yanını ajan ve casusları ile dolduruyor. Zaptiye görevlilerinden hariç para ile tuttuğu casuslar da var; ehemmiyetli ehemmiyetsiz her gevezelik rapor ediliyor. Meclisten sokaklara, salonlardan İngiltere’ye kadar uzanan bir ağ; hepsi bir büroda toplanıp eleniyor ve raporlar karşılaştırılıp gerçek bilgilere ulaşılıyor.

İşin tuhaf yanı bu harika sistemin “tek bir elde işlemesi… Bir yerine öyle bir vida yerleştirmiş ki, alınınca, o uğultulu hareket, o hızlı dönüş duruveriyor.”

Gece-gündüz bıkmadan çalışan Fuşe aslında Fransa’nın yeni-gizli lideridir. Ondan habersiz Fransa’da kuş uçmuyor. İstediğine komplo kuruyor ve istediği yerden para kazanıyor. Ve bu zaman içinde birden bire “herkesin sevgilisi” oluveriyor. Onunla iyi geçinebilmek herkesin ilk vazifesi…

Fransa bu hâlde nereye kadar gidebilir?

Ordu yenik, mâliye berbat ve Direktuarların hepsi ayrı bir hesap peşinde… Her şeye mukâbil bu durumun farkında olan yine o!

İşler yine karışacak ama sahneye çıkması muhtemel herkes ya giyotine gönderilmiş ya Fransa dışında yahut da tesirsiz…

Bir tek Napolyon var ama onu da tesirsiz kılmak için Mısıra sefere yollamışlar ve şu şartlar altında geri dönmesi ihtimâl hesaplarında bile sayılmıyor…

Kimsenin bilmediğini yine Fuşe biliyor: Napolyon dönecek ve Fransa’nın bu gidişatına dur diyecek!

Napolyon’un sevgilisi Josephine’in zaafı olan para saçma alışkanlığını bilen ve ona bu mevzuda destek çıkan Fuşe onunla mektuplaşıyor ve haberleri, Kimsenin bilmediği haberleri Jozefin’in ağzından tabiî bir şekilde alıyordur…

Napolyon Fransa’da… Direktuar beşlisi şaşkın. “Acaba tutuklatsak mı?” diye düşünürlerken halkın Napolyon’u coşkulu bir şekilde karşılamaları heveslerini kursaklarında bırakıyor.

Napolyon durumun farkında… Hiçbir şey yapmıyor ve Rue Chantereine’deki evine çekiliyor…

Ve Şantören sokağındaki evin önünde yavaş yavaş uzun kuyruklar oluşmaya başlıyor… Ziyarete gelenler arasında kimler yok ki? Vekiller, Nazırlar, Askerler, Diplomatlar vesâir…

Bu kalabalığın arasında Fuşe’de vardır; tam bir saattir kapıda beklemektedir. Napolyon’un dostlarından Real tesadüfen Fuşe’yi görüyor ve “bu durumdan ürkerek” içeri haber verir. Napolyon bizzat dışarı çıkıyor ve onu “nazikçe içeri davet ediyor.”

İki saat baş başa görüşüyorlar. İleride, Saint Helen adasında yazdıkları arasında “O tarihte Fransa’nın ve hükümetin durumunu Fuşe gibi böyle iki saat içinde kimsenin belirtmemiş olduğunu anlatır” Napolyon.

Fuşe kesin tavır almaz hemen; zaten ömrü boyunca işlerin rengi belli olmadan kesin tavırlar almamıştır ve bir taraftan diğer tarafa geçmemiştir.

Napolyon’un hükümeti devirme planlarını yavaş yavaş sahneye koymaya başlaması bile onu heyecanlandırmaz; o, kendisinin buğulu kalmasını ister, mevcut durumların, işlerin değil. Seyreder, bekler… Katılmadı, ama engellemedi de; tam Fuşe’ye göre bir hareket! Bakın nasıl kurnazca bir yol tuttu:

Beşli Direktuar’ın ikisi ayrılmış ve üçüncü üye satın alınmış durumda; haberi var ama hâlâ tavrını net olarak koymuyor. Kim galip daha belli değil…

Paris’in kapıları tutulmuş vaziyette. Herkes kulağını sokaklara vermiş haber bekliyor. Kesin bir haber yok, hükümet direniyor. Ne yapmalı? Beklemeli! Bu Fuşe için bir nimet; beklemesini ondan iyi bilen kim ki? Beklemek onun sanatı!

İlk hamlede kekeleyen ve şaşıran Napolyon ikinci davranışında işi bitiriyor ve Fransa’nın hâkimi! Haberi herkesten önce alan Fuşe; başaramasaydı Napolyon ve adamlarını tutuklatacaktı ama hükümet düştüğü için “Meclise giden Bonaparte’a cinayet teşebbüsü sebebi ile Cumhuriyeti koruduğunu ilan ediyor”…

Asıl mağlup Barras… Fuşe ve Napolyon; ikisinin de yokluk dönemlerinde onlara yardım eden Barras, yine yardım ettiği bu iki adam tarafından “Çamura atılıyor”…

Yeni dönemi, Üstad Necip Fazıl “İhtilâl” isimli eserinde şöyle anlatır: “ –(Direktuar) kaldırılmıştır. Üç kişiden kurulu bir (Konsülâ) idâresi kabul edilmiştir. Meclislerin toplantısı belirsiz bir tarihe ertelenmiştir.”

O günlerin havasını bir nebze olsun anlamak için, 40 gün sonra üç kişiden kurulu konsülü’de fesheden ve yerine kendisini tek konsül ilan eden Napolyon’un okuttuğu Anayasa’yı dinleyen iki kadının konuşmalarına şahid olmak gerekir:

“-Yazık; bir şey işitmedim!

-Bense tek kelime bile kaybetmedim.

-Öyleyse ne var Anayasada?

-Tek kelime: Napolyon!…” (Necip Fazıl Kısakürek, İhtilâl)

Fuşe hâlâ Zaptiye Nazırı… Napolyon diğerleri gibi değil; buyruk verir ve kesin itaat bekler; Fuşe buna da boyun eğiyor ve fırsat kollamayı daha uygun görüyor…

Basına ve tiyatroya tekrardan Fuşe tarafından sansür; bu sefer Napolyon emri ile…

Tam işler yoluna giriyor gibi gözükürken bu sefer büyük bir patlama ile yine sarsılıyor Paris. Napolyon’un arabası bir sokaktan geçerken bomba patlıyor; çok kuvvetli bir bomba. Suikast… Öyle kuvvetli bir bomba ki evler dahî yıkılıyor. 4 ölü 62 yaralı… Harb esnasında bile gözünü kırpmamış 1. Konsül Bonapart, hiçbir şey olmamış gibi arabasını sürdürüyor, operaya gidiyor, Hayden dinliyor…

Fakat sonrasında Fuşe’ye patlıyor ve Zaptiye Nazırı olarak böyle bir suikastı bilememesinden ötürü ağzına ne gelirse söylüyor. Jakobenleri suçlayan Napolyon Fransa’da Jakoben avı başlatıyor. Fakat failler ortada yok!

Napolyon dâhil bütün Fransa’nın alaylarına maruz kalıyor, herkes onunla dalga geçiyor.

Oysa o, suikastı Kralcıların tertiplediğini biliyor ve faillerini tespit etmesine mukâbil susuyor…

Soğukkanlılığından zerre feda etmiyor ve kimseye bir serrişte vermiyor.

Suikastın on dördüncü gününde bir sabah birden bire bütün suçluları tek tek ortaya döküyor ve tutukluyor. Herkes şaşkın; bütün Fransa yine onu konuşuyor…

Uzaktan uzağa onu gözleyen ve onun az-çok ne yapıp ne yapmayacağını kestiren Napolyon bu hâdise karşısında daha bir dikkat kesiliyor. Sanki aralarında bir husumet oluştu; oysa failleri buldu işte; ama yok, bütün Fransa gibi Napolyon’u da aldattı ince zekâsı ile. İhtirası öyle kuvvetli ki, onu ancak Napolyon çapında bir adam sezebilir…

İngiltere ile barış imzalanıyor ve mâlî açıdan Fransa rahatlıyor… Suikast meselesini bahane eden Napolyon ömür boyu konsüllük verdiriyor kendisine… Konsüllükten İmparatorluğa giden yol açıldı; Fuşe alttan alta bu duruma karşı çıkıyor ama Napolyon çevik… Onu tamamen karşısına almayı doğru bulmayan Napolyon ince bir hesapla Zaptiye Nazırlığı’nı kaldırıyor; böylelikle Fuşe ister-istemez boşa çıkıyor. Böyle olunca da, Senato’da bir üyelik veriliyor Fuşe’ye. Ayrıca para bağışı ve Marsilya’dan Tulon’a kadar uzayan milyonluk prenslikler de Fuşe’nin…

İMPARATOR’UN NAZIRI 1804-1811

Birinci Konsül Napolyon’un 1802 yılında Zaptiye Nazırlığı’nı kaldırması hamlesiyle boşa çıkan, ince bir siyaset ile uzaklaştırılan Fuşe, Cerutti sokağından bir ev alıyor; zenginlerin oturduğu bu nezih sokaktaki ev gayet konforlu…

Üstad Necip Fazıl’ın tabiri ile “İptidâi bir Sosyalizma” hareketinin başındaki adam Baböf’e yön veren Fuşe, şimdi Fransa’nın en zenginleri arasında…

“On beş milyonun sahibi” bu adam, tavan aralarında yaşadığı hayat tarzını hiç değiştirmiyor ve nefsine yine on beş kuruşluk harcamaları layık görüyor; Fuşe, daha evvel belirttiğimiz gibi, para, içki, kumar, kadın vb. alışkanlıklar ve zaafların hiçbir zaman esiri olmadı.

O, bütün bir ihtirasın, gittikçe gitmenin ve yükseldikçe hükmetmenin, hükmettikçe de hırsını doyuramamanın, bir türlü bulamamanın adamı; tabiri caizse aradığının ne olduğunu bir türlü tesbit edemeyen ve bunu bulamadıkça da entrikalardan hainliğe kadar binbir türlü yola başvuran ve bir türlü bu mevzuda kendini dizginleyememenin mizacı. Balzak’ın onu “psikolojik açıdan devrimizin en ilginç adamı” nitelemesi gerçekten de boş değil! Kötü tarafları bir kenara bırakılsa “kahraman” ilan edilecek bu adam, hırsının aysbergleri etrafında dolandıkça dolanır; belli bir gayeye hasredilemeyen her fikrin havada kalması gibi, neticede bütün yapıp ettikleri de, adi bir komplo’dan, aşağılık bir hile’den öte bir mânâya kıvrılmaz, kıvrılamaz…

Lüks içinde olmasına mukâbil sefahat hayatı sürmüyor, yine zekî söyleşilerden hoşlanıyor, kitap okuyor ve ailesi ile çayırlarda gezintiler yapıyor. Dışarıdan bakıldığında iyi bir koca, iyi bir baba ve iyi bir komşu; gerçekte de böyle; kimsenin göremediği ise onun içindeki fırtınalar, ruhî yanları. Zvayg’a göre “Hüküm sürmenin, buyruk vermenin sarhoşluğunu bir kez tatmış olan bundan asla vazgeçemez!”

Kaç senedir görevde olmadığı halde her hafta düzenli olarak konsüllüğe gizlice raporlar yazıyor, notlar tutuyor ve durmadan çalışıyordur. Napolyon onu lütuflara boğuyor ama bir türlü görev vermiyor, evinde tutuyor, devlet işlerine dâhil olmasını istemiyor. Zaten Bonapart’ın özelde böyle bir dünyası yok; o, fethetmenin, aksiyonun peşinde hep! Ama şu an, tam mânası ile yetkili, “imparator” olamadı daha; bazı pürüzleri halletmenin imparatorluk yolunu tamamen açmanın ve ardından içte bitireceği bu aksiyonlarının peşinde dışa açılıp dünyayı fethetme gayesinde…

Gayesine ermesi uzun zaman almıyor; Birinci Konsüllük’ten İmparatorluğa… Napolyon Fuşe hakkında ne düşünürse düşünsün, iş yapacak, işlerini yürütecek bir kadrosu olması lazım geldiğini biliyor. İşin başka bir yanı da şu, Fuşe’nin Cerutti sokağında kalması demek, bir süre sonra yerinde durmaması ve bir şekilde harekete geçmesi demek; Napolyon pürüz istemiyor ve Cerutti sokağındansa Fuşe’nin gözü önünde bulunmasını yeğliyor.

İki yıllık ödüle benzer sürgünün ardından Napolyon’un imparatorluğu ile beraber Fuşe Nazırlığa atanıyor tekrar…1804…

Beşinci kez yemin ediyor Fuşe; birincisi Krallığın Birinci Hükümetine, ikincisi Yeni Cumhuriyete, üçüncüsü Direktuar Hükümetine, dördüncüsü ise Üçlü Konsüle idi; şimdi 45 yaşında ve imparatorluğa yemin ediyor… Ama bahsettiğimiz Fuşe; Napolyon ile arasında çoktan bir husumet oluşmuş ve Fuşe’nin planları arasında iş kavgaya dönüşmüştü. Beklemenin, sabırla beklemenin bu dehâ çapındaki entrikacısının kafasından geçenleri yalnız Allah bilebilir. (devam edecek)

 

 

Kaynaklar:

Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya – Yılanlı Kuyudan Notlar, İBDA Yayınları, 2. Basım, Haziran 1997

Stephan Zweign, Fransız İhtilâli’nde Bir Politikacının Portresi: Foutche, Cem Yayınevi, 1969

 

Aylık Dergisi 98. Sayı Kazım 2012

Yazar

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir