Yazarlar

Sıla; “İmam-ı Rabbanî”

BD-İBDA Mimarlarının kendisinden mânâ devşirdiği üç büyük; İmam-ı Rabbanî, İbn Arabî ve İmam-ı Gazâlî Hazretleri… İmam-ı Rabbanî’nin Mektûbat’ı, Üstad Necip Fazıl’da başucu kitabı hüviyetinde; İbn Arabî’nin Fütuhat-ı Mekkiye ve Füsûs’ul Hikem, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun mektebindeki esas kitaplardan. İmam-ı Gazalî; Üstad ve Mütefekkir’in kendisinden beslendiği mânâ devlerinden. Bilvesile BD-İBDA Mimarları, Batı Tefekkürünü İslâm Tasavvufu önünde hesaba çekiciliği ile çağımızın Gazalîsi hüviyetindeler.

İmam-ı Rabbanî, ibda edici vasfıyla göründüğü bin asra nisbeten REMZ ŞAHSİYET. Yani madde ve mânâda toplayıcı… Bu halin zuhuru onda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunun topluluk hakikatinden mülhem… O madde ve mânâ hakikatlerini yeniden birbirine perçinliyor. Ona düşmanlık da bu yüzden. Nihayetinde İmam-ı Rabbanî’ye düşmanlık, ilk cepheden Ehl-i Sünnet’e saldırmak, Allah ve Resûlü yoluna düşmanlık etmek demektir.

Peygamber müjdesi:

-”Ümmetimden (Sıla) lâkaplı birisi gelecektir. Onun şefaatiyle Cennete çok kimse girecek…”

İmam-ı Rabbanî… Müceddid-i Elf-i Sânî… Şeyh Ahmed Farukî Serhendî…

Hicrî 971 (M.1563) senesi aşûra günü Hindistan’ın Serhend isimli şehirde doğdular. Vefatı 1034 (M.1624) yılı, Safer ayının 29. Günü, günlerden Salı. İsmi Ahmed… Babası Abdulehad… Onun babası Zeynel’âbidîn… Soyu yirmi dokuzuncu babada, Hz. Ömer’e varıyor. Büyük Sahabîye olan nisbetiyle “Farukî”… Lakabı Bedreddîn; dinin bedri (dolunayı)… Künyesi Ebu’l-Berekât… Silsile-i Nakşibendiyye-i Âliyye’nin yirmi üçüncü halkası. Varis-i Resûl ve Ulema-i Rasihiynden… Meşhur ismiyle İmam-ı Rabbanî… Rabbanî âlim; ilim ve hikmetle muttasıf kılınmış. Allah Resûlü’nden sonraki hicri ikinci bin yılının yenileyicisi olduğundan “Müceddid-i Elf-i Sânî”. O’nun gösterdiği tasavvufi yolda olanların nisbeti ise “Müceddidiyye”. Şeriatle tarikati en ince noktalarına kadar vasleden-buluşturan büyük velinin diğer mübarek lakabı; “Sıla”. Zamanının âlimleri O’na “Sıla” ismi ile hitâb etmekte. Ve Allah Resûlü’nün kelâmıyla beliren bu ismi kendisinden evvel kimse almadı.

Henüz çocukluğunda şiddetli bir hastalığa tutuluyor ve vefat edeceği zannediliyor. Devrin büyük şeyhlerinden Şâh Kemâl Kâdirî Hazretleri’ne götürüyorlar. Şeyh onun simasına hayranlıkla bakıyor, çocuğu öpüyor ve diyor: “Korkmayın, uzun yaşayacak ve büyük bir âlim, eşsiz bir arif olacak…”

İlk tahsili babasından ve sonrası devrinin meşhur âlimlerinden… Küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerim’i ve çeşitli ilimlere dair kitapları ezberliyor. Ardından Siyalkut şehrine gidiş; zâhirî ve bâtınî ilimlerde, başta Mevlânâ Kemâleddîn Kışmîrî olmak üzere zamanının meşhur âlimlerinden ders alış; aklî, naklî fürû ve usûl ilimlerinden icazet. Ve on yedi yaşında tamamlanan tahsil… Fesahat ve belagatı, zekâsının sürati ve şiddeti muhteşem; ve herkesin dilinde. Tasavvuf ilimlerinde de derin nüfuz sahibi. Henüz babası hayatta iken zâhirî ve bâtınî ilimlerde ders vermeye başlıyor. Bu sırada ise “Tehlil Risalesi”, “Rafizileri Red Risalesi” ve “Nübüvvetin İspatı Risalesi” kaleme alınıyor.

Tasavvuf yollarından, Kadirî ve Çeştî büyüklerinin feyzine babası yoluyla eriyor. Lakin yüreği Nakşibendiyye büyüklerinin aşkı ile yanmakta… Ve devam ediyor bu yola dair ilimleri okumaya. Babasının vefatının ardından Hac niyetiyle Serhend’den çıkıyor. Ancak Hâce Muhammed Bâkîbillah Hazretleri’nin Delhi’de olduğunu duyuyor ve gerisin geri dönüp onun huzuruna varıyor. Kalbini saran kuvvetli bir feyiz… Hacdan sonra hizmetlerine girmeyi düşünüyor lakin kalbindeki arzu ve sevgi öyle kuvvetleniyor ki, teslim oluyor ve Kâbe’nin sahibinden gelen kalbi nurlara talip oluyor. Tam iki ay… Bu kısa süre zarfında öyle kuvvetli hallere ve feyzlere kavuşuyor ki; Üstad’ından emir geliyor: “Yolun tam icazetini aldın… Memleketine dön ve irşad halkanı kur! Bundan böyle senin eteklerine yapışsınlar!..” Ve Bâkibillah Hazretleri kendi talebelerini de ona tâbi kılıyor.

Kadirî, Çeştî, Sühreverdî, Kübrevî ve ana cadde Nakşîlik yollarının her birinden kuvvetli feyz sahibi ve icazetli. Yeni bir mezhep inşa edecek ilme ve manevî kuvvete sahib olmasına rağmen İmam-ı Âzam’a tâbi, Hanefî.  Akaid ilminde müçtehid… Ve müşkil meselelerini halledici içtihadları mevcud. Lakin aynı zamanda itikatta İmam Mâturidi’ye tâbi.

Kâinat yaratıldı yaratılalı ve insan onun arzında vazifeli kılınalı, her bin yılda bir, yenileyici bir Resûl gönderildi. Din, Allah Resûlü’nde tamam oldu. Ve O’ndan sonra Resûl yok. Lakin Allah Resûlü’nden müjde: “Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir.”

Müceddid-i Elf-i Sânî; İkinci Bin Yılının Yenileyicisi… İlk bin yılın ve ardından gelen her bin yılın yenileyicisi madde ve mânâda Allah Resûlü. İmam-ı Rabbanî, vazifesinde Allah Resûlü’ne tam bir mutakabat içinde. Allah ve Resûlü’nün şeriatı baş tacı ve pazarlıksız mutlak ölçü. O, Allah ve Resûlü yoluna çeken, sapmış anlayışları yeniden hizaya getiren ve tesbih taneleri misali dağılmış ümmeti yeniden hak çizgiye yönelten Büyük Velî. İmam-ı Rabbanî’nin en büyük eseri, hatta “Allah ve Resûlü’nün kitaplarından sonra dinin en büyük eseri Mektûbat”dır. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesinde Mektubat: “İkinci Bin Yıla girerken bin bir fesada bulanan İslâm hakikatinin en mahrem inceliklerini, İkinci Bin Yılın Yenileyiciliği haysiyetiyle billurlaştırmış; ve dağılışın, dağıtılışın, kayboluşun, kaybedilişin son haddince, her şeyi merkezde toplamış ve kazandırmış muazzam eser…”(1) Eserin mahiyetini tüm berraklığıyla gün yüzüne çıkaran bir diğer kelâmında ise şöyle der Büyük Doğu Mimarı: “Mektubat; insanın, insan ruhunun, ilâhî hikmetlerin ve ötelerin, riyazî bir kesinlikle çizilmiş topoğrafyasıdır.”(2) Eser, üç cild ve birkaç mektup hariç tamamı Farsça. Mektubat’ın birinci cildi 1616 senesinde, talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkani tarafından toplanmış ve orada Ashâb-ı Bedir sayısına mutabık olarak 313 mektup vardır. İkinci cildi ise 1619 senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmış ve bu cildde Esma-i Hüsna yani Allah-u Teâlâ’nın hadis-i şeriflerde geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır. Üçüncü cild ise İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin vefatından sonra 1630 senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmi tarafından toplanmış olup, Kur’an-ı Kerim’deki surelerin sayısınca, yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup mevcut. Hâsılı, İmam-ı Rabbanî Mektubât’ını hususî ve hikmetli sayılara mutabık bir nizam ile kaleme alıyor. Yıllar sonra esere, Büyük Velî’ye ait diğer mektublar da ekleniyor; lakin bunlar esasından olmayan mektublar. Böylece toplam mektup adedi (536) oluyor.

Veliler velisinin etrafında nice şeyhler halkalanmaya, âlim ve fazıl kimseler hizmetine koşmaya başlıyor. Bu akın, Ehl-i Sünnet ve Ashâb-ı Kiram düşmanlarının hiddetini artırıyor, hasedçilerin hasedini çoğaltıyor. Bir hâldir vukû buluyor ve Büyük Veli hakkında iftiralar birbiri ardına dizilir oluyor. İftiracılar diyor: “O, Cüneyd-i Bağdadi ve Bâyezid-i Bestâmi gibi büyük meşayihleri aşağı görüyor, vahdet-i vücudu inkâr ediyor ve Allahu Teâlânın ma’rifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor”. Bu iftiralar haddi aşıyor ve evrile çevrile “Hükümeti tanımıyor! Ben hükümet, mükümet, tanımam diyor!”a kadar geliyor. Devrin Sultan’ı Cihangir Şah’a şikâyet ediliyor. Cihangir Şah, İmam-ı Rabbani’yi huzuruna çağırtıp hürmet maksadıyla eğilmesini istiyor. Kabul etmeyince de hapsettiriyor. Mahkûmundan muhafızına kadar, tüm kale onun etrafında halkalanmış. Hepsi Müslüman ve hepsi Ehl-i Sünnet yoluna tâbi… Neticede Sultan zindan kapısını açıyor ve büyük veliden af diliyor. Kale hapsi ve kendi ihtiyarıyla Sultanın ordusu ile beraber yaptığı bir sefer dışında tüm ömrünü Serhend’de geçiriyor. Ancak beş binden fazla halifesi var. Yani İmam-ı Rabbani, Serhend’den hemen hemen hiç çıkmadan –ki Serhend nisbeten önemsiz bir şehirdir- bütün Hindistan’ı ve sonra bütün İslâm âlemini müsbet mânâda müthiş bir manevi zelzele ile silkeliyor; tesirleri halen devam eden bir zelzele ile… Mehdi’yi hamil on tılainin-Mehdi’yi taşıyan on atlının birincisidir o…

Rafızîlik, Şia’nın kollarından bir kol. Ve Rafıziliğin İmam-ı Rabbanî’ye karşı düşmanlığı yalnız devrinin siyasî yollarıyla hapsetmek yahut ortadan kaldırmaya teşebbüs değil. Her devirde ve günümüzde de yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, İmam-ı Rabbanî’ye düşmanlığı her sahaya aktarmak, madde ve mânâda kuvvetlendirdiği Ehl-i Sünnet Sarayı’nı yıkmak gayesiyle her türlü galiz tavırlarını ve sözlerini aşikâr ediyor. Çünkü İmam-ı Rabbanî, Ehl-i Sünnet’in sağlam kalesi. O, fitnelerle tesbih taneleri misali dağılmış ümmeti, hakikatten sapmaya meyletmiş anlayışları yeniden hizaya çekiyor ve Ehl-i Sünnet’e/Allah’ın ve Resûlü’nün şeriatına sımsıkı perçinliyor. Ehl-i Sünneti sağlam demir bir yumruk haline getiriyor. Ve keza eserlerinde Rafızîlik dâhil pek çok müşkil mesele hakkında yüzyıllar geçmesine rağmen güncelliğini muhafaza eden keskin cevablar veriyor. Madde ve mânâda ibda ettiği anlayış hâlâ geçerliliğini koruyor.

İmam-ı Rabbanî; Bâtınîlerin, Rafizîlerin, Eski Yunan Filozoflarının ve hâlihazırda devam eden yeni Eflatuncuların hakikate zıd sözlerini reddedip, yanılgılarını ve hatalarını açık ve kesin delillerle isbat etmiştir. Tasavvuf büyüklerinin sözlerini anlamayarak İslam’a zıt bid’atler ortaya çıkaranların hatalarını aşikâr etmiş; şeriat hassasiyetini kaybetmiş ve fakihin fıkhıyla amel etmeyi kendilerine zül gören birtakım tasavvuf erbabına karşı hakikati işaretlemiştir.

İmam-ı Rabbanî, tarikat ile şeriatı yeniden birleştirdi ve tarik ile ilmiye sınıfını buluşturdu. Mücerred mânâda hayattan kendini tecrid eden tarikat anlayışını yıktı. Şeriat olmadan tarikatın bâtıl olduğunu, tasavvufsuz şeriatın ise eksik olduğunu, yazdığı mektublar izah etti.

İbda Mimarı’nın “Büyük Muztaribler” adlı eserinden öğrendiğimiz veçhile; İbn Arabî’nin vahdet-i vücud mevzuunu kimileri çok yüceltmiş, kimileri ise eleştirilerinde haddi aşmıştır. İmam-ı Rabbanî o makama ermiş, eksiğini görmüş ve hakikati işaretleyici mahiyetle vahdet-i şuhudu ortaya koymuştur. İmam-ı Rabbani’nin, İbn Arabî Hazretleri’ne karşı tenkitleri mevcut; lâkin bu tenkitler ne makamı ne de şahsiyeti üzerine. Makamlar arasındaki mevki, keşf ve anlayış farklılıklarını işaretlemiş. Ve hakikati işaretlerken halkın anlayacağı açıklıkta izahını da getirmiş; öte yandan gönül erlerinin keşfî hatalarının içtihad hatası misali günah değil sevab getireceğini de beyan etmiştir.

Netice Yerine

Üstâd Necip Fazıl’ın sadeleştirdiği Mektubat’ın Takdim’inden Büyük Doğu’culara: “Büyük Doğu’culardan İmam-ı Rabbanî’ye sarılmayı Allah ve Resûlü’ne sarılmanın en mükemmel şartı bilmelerini, olanca dikkat, haşyet ve basiret nazarlarını bu mektuplar üzerinde toplamalarını, her kelimesi derya kadar derin mektuplara karşı “anladım, anlayamadım!” demeden, bir mektuptaki müşkülü öbür mektupta çözmeye çalışmalarını dilerim.”

 

Dipnotlar:

1)Necip Fazıl KISAKÜREK, Başbuğ Velilerden 33, Büyük Doğu Yayınları, 12. Baskı, s. 307-308.

2)Necip Fazıl KISAKÜREK, Bağbuğ Velilerden 33, s. 310.

 

İstifade Edilen Kaynaklar

  1. İmâm-ı Rabbânî, Mektubât-ı Rabbânî, Merve Yayınları
  2. Necip Fazıl Kısakürek, Başbuğ Velilerden 33, Büyük Doğu Yayınları
  3. Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler 1, İbda Yayınları
  4. Altın Silsile, Erkam Yayınları

 

Aylık Baran Dergisi 151. Sayı Nisan 2017

Yazar

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir