Yazı Detayı
02 Ağustos 2019 - Cuma 09:08
 
Yumurta
İbrahim Türkan
 
 

Epey zaman olmuş. Şimdi bir daha düşüneyim bakalım. Hesaplıyorum. Hafızam da zayıflamış yahu. Kocamışım. Hah buldum. 55 yıl olmuş. Söylemesi kolay tabiî. İki kelime, üç hece… Ama o iki kelimenin içinde neler var. 35 yaşında bir erkek, 30 yaşında bir kız evlat var mesela. Büyük bir hevesle satın alınmış fakat imara kapatılarak gırtlağa dizilmiş koca koca arsalar var mesela. Kaybedilen iki düzine insan, yitirilen, çarçur edilen deste deste paralar var. Falan filan… Saçları ağarmış adamlara fazla yaklaşmayın. Konuşturmayın. Ve dahi ellerine kalem vermeyin. Benden size tavsiye! Kim olursa olsun, işi, unvanı, makamı ne olursa olsun. Yoksa tek yapacağı şey dert yanmak olacaktır. Geçmişten başka konuşacak bir şeyi yoktur. Siz gençsiniz -muhtemel okuyucularımın genç olduğunu düşünüyorum- geleceğe bakın, gençlerle takılın. Hepsi bu.

 

Neyse fazla uzatmadan lafa girelim. Zira ben de yaşlı sayılırım. Sayılır mıyım? Ahh bunak kafa! Hala gerçekleri kendine itiraf etmeyi öğrenemedin. Yaşlıyım ben yahu, yaşlı. Ve yaşlı olmak her zaman ve zeminde lakırdıya meyyal olmak demektir. Ben de öyleyim. Bak şu an bu yazı buraya kadar hep lakırdı. Ben yazarken sıkılmışım, okuyucu ne yapsın? Ama okumayı bırakma az daha sabret. Başlıyoruz. Başlasak mı? Tamam tamam.

 

Ben köy çocuğuyum mirim. Köyde doğdum köyde büyüdüm. Senin karton kutudan pipetle içtiğin sütü ben ineğin memelerinden emerdim. Pazardan kiloyla aldığın eriği, dalından koparıp yıkamadan yerdim. Senin bakkaldan taze diye aldığın ekmeğin hasını ben sıcaklığından üfleyerek bile yiyemezdim. Çünkü bizim soframızdaki ekmek avludaki tandırdan çıkıp gelirdi. Domates, biber, patlıcanı marketten değil, kapımızın önündeki bostandan toplardık. Sırıkla dut silker, avuçla incir toplardık.

 

Sonra ne oldu?

 

Bir şey olmadı. Peder üç kuruş daha fazla kazanma derdiyle şehre indi. Oradan büyük şehre geçti. Ben de okumak için büyük ama daha büyük bir şehre kaçtım. İşte bundan sonra ne olduysa oldu. Fazla uzatmayalım. Evlendim. Çoluk çocuk çıktı meydana. İş, güç, para, pul peşinde, millete el açmamak için yuvarlana yuvarlana geldik bugüne kadar. Esasında ben o köy yıllarında yani daha çocukken yaşadığım bir şeyi anlatmak istiyorum size. Yıllarca beni düşündüren hatta içimde onulmaz sancılar, yaralar, bereler oluşturan bir olaydan bahsetmek istiyorum.

 

Efendim, bizim köyde bir tür hiyerarşi söz konusuydu o devirde. Mesela köyün iki tane kahvehanesi vardı. Bunlardan birinde orta yaş üstü diğerinde de orta yaş altı kimseler otururdu. Cetvelle çizilmişçesine muntazamdı bu sıra diziliş. Bir kere bile bu düzen bozulmazdı. Kahvehanenin içinde de ayrı bir intizam vardı tabiî. Herkes her bulduğu yere oturamaz. Öyle çat diye çıkarıp bir sigara yakamaz. Hadi yaktı diyelim, sigaranın markası da önemli babacım. Şöyle kallavi bir tütünse hani masadakileri tek tek dönmesi gerekir. Çünkü paketten çıkan tütün iyiyse bilinir ki bu aralar cepte mangır da fena değil.

 

Herkes akranları ile beraber bir köşe kapardı. Ama bu akranlık ilişkisi de biraz farklıydı. Herkes kendi yaşıtıyla akran değildir bizim köyde. Mesela bir yaş küçük veya bir yaş büyük kimseler de senin akranın olabilir. Bu senin doğduğun seneki doğum cetveline bağlıdır. Örneğin; 1985-86-87 doğumlular akran sayılıyorsa bu zaman diliminde köyde doğan çocuk sayısı az demektir. Fazla olsaydı sadece arda arda gelen iki yılda doğan çocuklar akran olabilirlerdi. Mesela 85-86 ya da 86-87 gibi. Biraz karışık mı geldi? Yok yok basit esasında. Ben anlatamadım. Aklımda kaldığınca anlatmaya çalışıyorum.

 

Şimdi bizim gruba gelelim. Ben doğum kıtlığı yaşanan bir zamanda doğmuşum. Çünkü benim akranlarım 1955-56-57-58 doğumlu çocuklardan oluşuyordu. Toplam on kişiydik. 58 doğumluları gruptan çıkartmak için çok uğraştık ama nafile. Babalarımız dışladığımız çocukları bizi döve döve yanımıza verir, masamıza oturtur, hatta zimmetlerlerdi. Ama zamanla ısındık. Ve ne hikmettir köyün en afacan çetesi olduk. Yapmadığımız haşerelik, işlemediğimiz cürüm ve eylemediğimiz fısk-ı fücur kalmadı.

 

Hasan emminin traktörden benzin çalardık misal. Tarla yolunda bir başına kalakalsın diye. Habibe ninenin erik ağacını söğüşlerdik. İfaket teyzenin camlarını kırardık. Bir süre sonra anlaşıldı tabiî bizim işimiz olduğu. Sonra ne oldu? Sonra oklavalar, merdaneler, tahtadan kılıçlarımız, dut sırıklarımız her olaydan sonra sırtımızda, kıçımızda kırılmaya başladı. Suçlu olsak da olmasak da dayak yerdik. Bu diğer akran grupların işine yarardı tabiî. Onların cezalarını çok çektik. Ama çok da çektirdik. Haraca bağladık, kuş lastiklerimizle işkence ettik, mantar tabancalarımızla topuklarından vurduk pezevenkleri.

 

İşte böyle gel zaman git zaman. 7-8-9-10 yaşlarına geldi bizim tayfa. Yine yaşımızın kahvehaneye girip sigara içmek için yetmediği bir akşam toplandık. Can sıkıntısı kafamızda duman. Hava sıcak. Yarın bayram. Köy sessiz ve karanlık. Aklıma bir fikir düştü. Üst köye çıkan bir yol vardı bizim köyün hemen bitişinde. Oradan daha çok traktörler geçerdi. Ama bazen otomobil de geçerdi. Çok nadir. Çünkü o yol aynı zamanda civarda şehre giriş-çıkış için kullanılan tek yoldu. Aklıma gelen fikri gerçekleştirme ihtimalim çok düşüktü ama deneyecektim.

 

Bizimkilere anlattım. Önce evden birimiz bir yumurta getirecekti. Sonra köy çıkışına gidecek ve yol kenarındaki çalılıklara saklanacak otomobil geçerse yumurtayı camına atacak ve kaçacaktık. Hemen kabul etti veletler. Öyle sevindiler öyle heyecanlandılar ki planı gerçekleştirebilmemiz çok düşük bir ihtimal olsa da artık onları bu işten geri çeviremezdim.

 

En küçüğümüz Ali’yi hemen eve yolladık. Gizlice eve girip unluktan bir yumurta aşırmasını sonra da kimseye görünmeden geri gelmesini söyledik. Başardı. Kimseye çaktırmadan geri döndü. Köy çıkışına gittik. Ama bir sorun vardı. Bu işi hep beraber yapamazdık. Bir kişi yapmalıydı. Kim olacaktı o? Ben olamazdım. Kiloluydum. Yumurtayı attım diyelim nasıl koşacaktım onca yolu? Ben yapamazsam kimse yapmak istemez diye düşündüm. Ama Çeto zıpladı. “Ben” dedi “anasını bile ağlatırım.” Zayıftı. Hızlıydı. Hatta en hızlımızdı. Ve adı gibi çetindi Çeto. Yapardı.

 

Planı hazırladık. Çeto önce çalıların arasına saklanacak. Elinde yumurta olacak. Otomobil geçerse fırlatacak ve koşmaya başlayacaktı. Biz de koşmaya başlayıp kararlaştırdığımız ağacın altında toplanacaktık. Ama bekledik bekledik ne gelen var ne giden. E geç olunca herkes evine dağıldı. Ana-baba zılgıtı yemekten illallah etmiştik zaten. Şaka. Öyle olmadı. Şöyle oldu.

 

Zaten asfalt daha çok iki köyün işine yarardı. Genellikle traktörler kullanırdı. Otomobil nadir geçerdi. Fakat akşam olduğu için traktör de geçmedi. Neden sonra bir sarsıntı htik. Derinlerden gelen bir motor sesi… Kuyu gibi ucu gözükmeyen karanlığın içerisinden sigara ucu kadar küçük iki ışık gözüktü. Işık yaklaştıkça büyüdü ve nihayet bir araba farı olduğu anlaşılmaya başladı. Ki hepimizde korkuyla karışık bir heyecan… Kalplerimiz ağızlarımızdan fırlayacak sanki. Nefes alışverişlerimiz normalin çok üzerinde, gözlerimiz Çeto’da. Çeto’nun bizim yaşadıklarımızın iki katını yaşadığı muhakkak.

 

İşte şimdi otomobil Çeto’nun menziline girdi. Çeto kolunu bir mancınık gibi gerdi ve elindeki yumurtayı fırlattı. Camda patlayan yumurtanın sesi, arabanın ani freni sonucu asfaltta eriyen lastiğin sesine karıştı. Hepimiz bulunduğumuz yerden fırladık ve yüreklerimiz avuçlarımızda bütün gücümüz ile koşmaya başladık. O hızla arkaya dönüp bakacak olsak yuvarlanıp düşeceğimiz yüksek ihtimal. Derken karşıdaki dağlara çarpıp gelen iki el tüfek sesi işittik. Ben şoförün korkuyla ve kendisine bir zarar geleceği endişesi ile havaya iki el ateş ettiğini düşündüm.

 

Neden sonra toplaşmayı ahdettiğimiz ağacın altındaydık. Adamın bizi yakalamasına imkân yok. Heyecan ve sevinçten kimse ne yaptığının farkında değil. Yerde kahkahalarla boğuşan mı ararsın ağacın gövdesini yumruklayan mı? Hemen hemen bir dakika sonra herkes sustu. Öyle ki sözü cırcır böcekleri almıştı adeta. Bir de bizim orkestranın maharetine bakın dermiş gibi ötüyorlardı. Çeto’nun yokluğu çabuk fark edilmişti. Neredeydi bu Çeto? Hâlbuki en hızlı koşanımız oydu. Ne kadar geriden başlarsa başlasın yarışı en önde o bitirirdi. Ama şimdi neredeydi? Neden gelmemişti?

 

Aylık Dergisi 178. Sayı

 
Etiketler: Yumurta, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı