Yazı Detayı
01 Mayıs 2018 - Salı 01:59
 
Yedi Kişiydiler
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Başka hiç kimsenin haberi olmaması için bu vakitte yola çıkmışlardı.

 

Hazırlıkları bütün gün sürmüş, kendileri için gerekli bütün alet edavatı yanlarına almışlardı.

 

Yamaca oturmuş, yanan ateşin üzerindeki fokurdamak da olan çaydanlığı seyrediyorlardı. Her birinin yüzünde ateşin oynak ışıkları dans ediyordu. Cemal onlardan biraz ötede oturmuş batan güneşin son ışıklarını izliyordu. Arkadaşlarına dönüp baktı sol omzunun üzerinden. Çocukluğundan beri tanıdığı bütün bu yüzleri tek tek inceledi. Her zaman onların iyiliğini istemişti. Onlar da onun için aynı şeyi istemiş olacaklardı ki, bugüne kadar aralarındaki bağ kopmamıştı.

 

Cemal bakışlarını tekrar ufka çevirdi. Batan güneş ufku kızıla boyamış, müthiş güzel bir manzara oluşturmuştu. İçine doğan güzel duyguların tesiriyle derin bir nefes aldı. Önüne uzanan bir el ona buğusu tüten bir bardak çay uzatıyordu. Başını kaldırdı ve köyde bıraktıkları tek dostları İdris’i gördü.

 

“Ne daldın Koca Cemal?” dedi İdris o sıcak çocuksu sesiyle. Her kelimesi çocukların derinden nefes vererek konuşmaları gibi çıkardı ağzından. Onu hiç büyümeyen bir çocuk gibi görürdü Cemal. Köyden son ayrılan kendisiydi ve o gün haberi verdiğinde İdris’in yüzünü unutamıyordu. Elinden çomağı alınmış çocuk gibi içerlemişti. Başını bir türlü kaldırmayışı Cemal’e çok dokunmuştu. Ama çabuk unuturdu kötü şeyleri İdris. Kızmazdı arkadaşlarına pek.

 

“Gel, otur hele kardeşlik.”

 

Beraber ufka bakarak çaylarını yudumladılar.

 

İdris kabına sığmadığını derin iç çekişleriyle belli ediyordu. Yanlarında yabancılar varmış gibi başını Cemal’den yana eğdi.

 

“Şimdi essah kendimizinmiş gibi konacak mıyız, Cemal ağabey?”

 

“İnşaallah.”

 

Cemal içinden “ufka bak!” demek geldi. Fakat sustu. Bulutlar kara suratları olan heybetli ve vakarlı adamlar gibi karamışlardı. Her biri kendi sırrını ele vermek istemeyen esrarlı varlıklar gibi duruyorlardı. Birer perde gibi ufku kaplıyorlardı.

 

On gün önce telefonda İdris onu acele köye gelmesi için çağırdığında kötü bir haber almak üzere kendini hazırlamıştı. Sevdiğiniz bir yerden ayrıldığınızda aklınızın bir yarısı kalbinizin içi orada kalmış gibi kendinizi bir tuhaf hissedersiniz. Cemal’in aklına binbir türlü düşünceler üşüşürken onca yolu teptiğinde alacağı haberin böyle bir şey olacağını hiç tahmin etmemişti. İdris onu karşıladıktan sonra kolundan çekiştirir gibi ahıra sokmuş ve ahırın en karanlık köşesinde samanların altına elini sokup çıkardığı bez parçasını Cemal’e uzatmıştı. Cemal bir bez parçasına bir İdris’in yüzüne bakıyor ve anlamaya çalışıyordu. İdris gibi birinden böyle esrarengiz tavırlar beklemezdi. Fakat İdris lâl olmuş gibi, ısrarla bez parçasını Cemal’e uzatıyor karanlıkta parlayan gözleriyle büyük bir vaadi anlatmak istiyordu. Nihayet titreyen elleriyle bez parçasını açan İdris’in avucunda şekli hiçbir şeye benzemeyen yamru yumru bir sarı, mat, ama parlak  bir şey belirdi. İlk ânda anlamıştı elbette Cemal, fakat altın denilince kimsenin aklına şekilsiz bir kaya parçasına benzeyen bir şey gelmez. Altın her zaman bir kolye, bir künye bir çift küpe veya bir burma bileziktir. Kıymetinin ne kadar değerli olduğunu anlatmak için onu asırlardır işleyen, bezeyen insanoğlu, kendi elleriyle şekillendirdiği bu maden parçasını öve öve bitirememiştir.

 

Cemal o ânı hatırlarken aynı heyecanın kalbinde çarpıntılar yaptığını duydu. İdris bulduğu yeri ve buluş hikâyesini anlatırken, çocukluğundan beri duya duya artık bir efsane bir masala dönmüş olan o hikâyeyi hatırladı. Ve hemen anladı ki, bu kaskatı bir gerçekti. İdris anlatırken bile duyduğu heyecanı ve hemen arkasından gelen korkuyu yaşıyordu. Fakat bu çocuk ruhlu, efsanelerin tesirinden kurtulamayan ve o efsanelerden bir garib korku duyan adam nasıl olmuştu da yalnız başına o yalçın dağlara tek başına çıkmıştı? İdris’in çok basit bir cevabı vardı  Cemal’in sorusuna, “Siz gidince dağlar aklımı aldı, dağlarda dolanıp eskileri yad etmeye başladım. Her taşın, ağacın gölgesinde, suyun başında izlerinizi aramaya başladım.”

 

Ama dağlar dediği yer, köylünün ancak sadece mecburiyet şartlarında gittiği, gittikçe varılmaz, varıldıkça erişilmez bir yerdeydi. Resmi adı ve haritadaki ismi ne konulmuş olursa olsun, ora insanı buraya Yüceler, derdi. İnsandan uzak, heybetiyle kendini mesafelerin ardına saklamış olan Yüceler daha eteklerinden başlayan sarp yollarıyla kendisine ulaşmak isteyeni yorar, yalnızlığını, biricikliğini her kalbe htirirdi.  

 

Cemal bu efsaneyi aklının erdiği ilk ânlardan beri bilirdi. Yüceler Dağı’ndaki sonu gelmez mağaraların birinde koca bir altın damarı vardı. Fakat kim ona dokunursa bu dünyadaki nam ve nişanı silinirdi. Köylünün veya bu hikâyeyi anlatanların buna tek bir örnek veremeseler dahi yıllar boyu anlatmaları bu hikâyeyi bir efsane hâline getirmişti. Kimse inanmaz, fakat her seferinde herkes can kulağıyla dinlerdi.  Cemal de diğer herkes gibi bu hazineye konmuş olmanın hayallerini kurmuştu. Bu hikâyeyi çoktan unutup gittiği bir günde de bütün külleri çocuk nefesi ile üfleyip atan İdris çıkıvermişti. İdris’in elindeki o cevheri görmeseydi İdris’in anlatacaklarına başını sallar ve unuturdu tekrar. İnsan hayat dediği ve büyük yekûnuyla kendi kurduğu hayatında gerçekler dediği bazı şeylere kendini o kadar kaptırır ki, hakikatleri görmezden gelir veyahut unutuverir. Bugün, hayatın hakikatini kendi gerçekleri ile değiştirenlerin karşı konulmaz bir saltanatı var ve kolay kolay kimsenin karşı çıkamadığı bir “gerçek” bu.

 

Birbirine inanmış bu adamların karanlıkta yapacağı yolculuk, işte bu Yüceler Dağı’naydı. İstiyorlardı ki; ortak mazimizden ortak bir istikbalimize beraber gidelim. Her biri yolculuklarının başlangıcında birbirlerinin gözüne bakmış ve o dostlar arasındaki sözsüz yemini etmişlerdi. Ateş başındaki beş adam şimdiden kondukları serveti ellerinin arasındaymış gibi taksim ediyor, dahası satın aldıklarıyla yeni hayatlarında birbirlerini misafir ediyorlardı.

 

Bu Cemal’in fikriydi; herkesi servete ortak etmek. İdris, koca bir serveti avuçlarının arasına almaktan korkmuştu. Hayatı boyunca sahib olabildiği şey, babası ve dedesi gibi canlı hayvanlarla işledikleri topraklardan çıkan mahsuldü. Köylünün parası buydu. Ne işlemişse, ne beslemişse o. İdris, bu serveti üzerine imza ile verseler bile ne yapabilirdi. Buna dair bir tahayyülü olmamıştı hiç. Hemen, hemen en akıllıları olan Cemal’i aramıştı. Cemal ise böyle bir serveti kendine saklamayacak kadar geniş gönüllüydü. Hemen eski takıma birer birer ulaştı. Her birine önce efsanesi kulaklarından silinmemiş olan hikâyeyi, sonra İdris’in hikâyesini anlattı. İnanmak da güçlük çekseler de, Cemal hiçbirinin kapısını boş işler için çalmazdı. Ona olan inançları kendilerine olan inançlarından bile üstündü. Ve çocukluklarından beri her zaman sözünü dinledikleri Cemal’in sözünü yine dinlediler.

 

Ateşin başında Adem, İsmail, İlyas, Hakan ve Osman bağlar bahçeler alıyor, evler, villalar yaptırıyor, o güzel evlerine pahalı arabalarla gidiyorlardı. Sözlerinin arkası kesilmiyordu. Aynı evi bilmem kaçıncı kez aldığını anlatan İlyas pek keyifliydi. Cemal onlara dönüp baktığında cılızlaşan ateşi gördü. Ayağa kalktı. Ateşin başındakilere doğru yürüdü. Gülümseyerek onlara baktı.

 

“”Evi barkı aldınız ama ateşiniz söndü. İlk önce elinize alın bakalım servetinizi ondan sonra her hayali kurarsınız. Haydi, İdris şu çocuklara biraz odun getirelim.” Dedi gülerek. İlyas hariç hepsi güldü.

 

Sözlerinde hiçbir ima yoktu Cemal’in, fakat İlyas bu sözlere pek içerledi. Uzaklaşan iki dostun arkasından baktı ve “Ne olmuş yani, hayal de mi kurmayalım?” Sözleri bu kadarla kalmadı İlyas’ın içinde ateşten bir fırtına koptu. Hiç iyi yanları ile aramadı Cemal’i. Onun bu sözünün üstüne söz istemeyen tavırlarına gelemezdi bu yaştan sonra. Bir kusur aradı ona karşı bin tane buldu.

 

“La havle…” demişti gayri ihtiyari.

 

“Ne oldu?” diye sordu İsmail hiçbir şey anlamış gibi, gerçekten de diğer dördünün aklına en ufak bir şey düşmemişti Cemal’e karşı.

 

“Ne diye paylıyor şimdi bu bizi. Hayali erken kurunca altın mı kaçıyor?”

 

“Cemal şaka etti İlyas, sen de ne diye ciddiye alıyorsun.”

 

İlyas sustu. Bakışlarını ateşe dikip kararttı. Adem ihtiyaca gideceğini söyleyerek kalktı. Ağaçların arasında kendine kuytu bir yer ararken etrafı seçmeye çalışıyordu. Kararmaya başlamış havanın tesirinden ve ateşin kararttığı gözlerinin etrafındaki eşyayı hemen seçemedi. İyice uzak bir köşe ararken kendine odun toplayan Cemal’le İdris’in seslerini işitti. Cemal İdris’in sorusuna cevab veriyordu. Hiç bitmezdi İdris’in soruları. Cemal de cevablamaktan yorulmazdı. Altını toz, toprak ve kayadan nasıl ayıracaklarını sormuştu İdris.

 

Adem İdris’in sorusunu değil, fakat Cemal’in cevabını çok net duydu.

 

“O vakit gelsin, icabına bakarız. Yanımda siyanür getirdim. Hallederiz, evvelallah.”

 

Adem nefesini tuttu. Bir ân ne düşüneceğini bilemedi. Geriye doğru bir adım attı, kuru bir dala basmıştı. Gelen çıtırtıya dönen iki arkadaş çoktan karanlığa alışmış gözleriyle Adem’i tanıdılar.

 

“Yardıma mı geldin Adem abi?” dedi İdris.

 

“Su dökecektim.” Dedi ürkekçe.

 

“Çok uzağa gitme, dedi Cemal.

 

İki kucak dolusu çalı çırpı ile döndüklerinde, aynı minval üzere buldukları dört arkadaşlarının, cılızlaşan ateşin başında mutlu yüzlerle oturduklarını gördüler. Ateşi tekrar canlandırdılar. Çaylarını içmeye devam ettiler. Cemal, Adem de geldiğinde kalan yolarında rehberlerinin İdris olacağını ve ondan yol hakkında nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenmek istedi. Herkes can kulağı ile İdris’i dinledi. Sarp yollardan geçeceklerdi. Gidengelmez dağlarının efsanesine yakışır geçitleri yarları vardı Yüceler Dağı’nın. Havanın tam karardığı bir vakitte bismillah, diyerek kalktılar. Ateş söndürüldü. Külleri dağıtıldı. Fakat içlerde canlanmaya başlayan bir ateş vardı ki onu söndürmeye insanlığın gücü yetmemişti.

 

Adem yolda İlyas’ın kulağına birkaç kelime fısıldadı. Bir an duralayan İlyas hiç karşılık vermedi, soru sormadı. Anladığını belli ederek başını salladı.

 

Önce tepeyi aşacak ve uzun bir vadiyi geçeceklerdi. Aynı hedefe doğru gidiyorlardı. Hayatlarının hazinesine kavuşmak rüyasını paylaşıyorlardı. Çetin yolları gece karanlığında aşmak cılız fener ışıkları ile zorlu geçitleri geçmeyi göze almışlardı. Bu saatlerde bu yollar canlarına mâl olabilirdi. Ama sadece zengin olmak sevdası değildi istekleri, “kurtulmak” da istiyorlardı. İçlerinde kendilerini bağlayan bütün maddi prangalardan kurtulmak istiyorlardı. Renk renk olmuş göklerin tek bir renge, yaldızlı kara bir çarşafa döndüğünü görerek ilerlediler.

 

İdris bir yar ağzında durdu. Herkes onun dudaklarından dökülecek sözlere kulak verdi.

 

 “Dostlar, dedi İdris dostlarına, bu yar gidecek gidecek ve daha da daralacak. En çok iki kişi yan yana yürüyebilir, o bile tehlikeli.”

 

Herkes emir almış er gibi bu sözleri sorgulamadan kabul etti. Hiç soru sorulmadı. İdris ve Cemal en önde, Kara Hayri, Mehmet ve Süleyman ortada, İlyas ve Adem en arkada yola düştüler.

 

Cemal önden neredeyse haykırarak anlatmaya başladı. Sesi bütün vadide yankılanıyordu.

 

“Bir zamanlar yedi adam varmış, dostlukları ezel kadar eski. Birbirlerine inanırlarmış…”

 

İlyas koşar adım yanlarından sıyrılarak önündekileri geçti. O da Cemal gibi bağırarak sözünü söyledi.

 

“Ve altı kişi kalmışlar!”

 

Herkes olduğu yerde donup kalmıştı. İdris’in sesi duyuldu yalnızca, “Cemaaal!” Karanlıkta kayboldu, boğuldu sesi.

 

İlyas Cemal’i bir anda boşluğa, uçuruma itmişti.

 

“Ne yaptın sen?” diyerek Mehmet onun yakasına yapıştı.

 

İlyas onun elini itti. Elinde Cemal’in çantası vardı. Onu boşluğa iterken omzundan kapmıştı.

 

“Çantasına bakın. Siyanür getirmiş yanında. Zehirleyecekti bizi. Her şeyi onlar alacaktı. İdris’le konuşurlarken Adem  duymuş.”

 

Süleyman İlyas’ın elindeki çantayı aldı ve büyük bir şişe içindeki sıvıyı gördü. Herkes fenerlerini şişeye doğrultmuştu. Adem bağırdı.

 

“İdris kaçıyor!”

 

Herkes İdris’in ardından bakmakla yetindi. İlyas,

 

“Bırakın gitsin. Yolu hepimiz biliyoruz.”

 

Kara Hayri bir adım öne çıktı Süleyman’ın elindeki şişeyi havaya kaldırdı ve ışığa tuttu. Kararttığı bakışlarını İlyas’a çevirdi.

 

“Senin gözünü hırs bürümüş, siyanür altın cevherini temizlemekte kullanılır. Aptal herif, Cemal bizi öldürmek için mi buraya çağırdı?”

 

Birden elinde tuttuğu küçük kazmasını İlyas’ın başına vurdu. Ağır bir altın külçesi gibi yere yığıldı İlyas.

 

Herkes kan gölünün üstüne tuttu ışıklarını. Kan, dünyada insanın  geldiği kaynağın başlangıcı ve insanların arasına giren şey. Herkes ellerinde tuttukları kazmalarını daha sıkı kavradılar. Birbirlerine baktıklarında karanlık geceden daha kararmış suratlar gördüler. Artık servete giden yol yoktu önlerinde sadece, her biri diğeri için engeldi.

 

O vadide, Yüceler Dağı’nın eteklerinde bundan daha kanlı bir gece olmuş muydu, bilinmez. Yere düşen her birinden sonra, ayakta kalanlar birbirlerine çevirdiler bakışların ve akıbetleri hep aynı oldu.

 

Bir zamanlar yedi adam varmış, hepsi birbirine inanmış...

 

Aylık Dergisi 163. Sayı

 
Etiketler: Yedi, Kişiydiler,
Yorumlar
Haber Yazılımı