Yazı Detayı
02 Haziran 2017 - Cuma 23:59
 
Yargıla(n)ma
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Sabah o kadar heyecanla gazeteden çıkmıştı ki, otobüse bindiğinde ancak kendine gelmiş ve nerede olduğunu anlayabilmişti. Yayın yönetmeni masasının başına gelip dikildiğinde uzun süre birbirlerine bakışıp durmuştular. Miftah, sırf âmiri diye kimsenin karşısında el pençe divan duracak biri değildi. Şefi masasına geldiğine göre bir şey söyleyecek olmalıydı. Kim uzun süre birbirinin gözüne bakacak oyunu oynar gibiydiler. Adamın konsantrasyonunu bozmak istemiyordu. Bir kişinin sözü kesildiğinde bütün dengesinin bozulduğuna şahid olmuştu.  Kendisi de böyle bir durumdan şikâyetçiydi. Dangıl dungul konuşan insanlar yüzünden ne konuşacağını unuttuğu bile oluyordu. Şefi elinde bir kâğıt tutuyor ve gözünü bile kırpmadan Miftah’a bakıyordu. Nihayet çok kuru bir şekilde; “Adliye muhabirimiz hastalanmış, yerine gidebilecek kimse yok. İlk yazınla kendini isbatladığına göre, adliyeye sen gider misin?

Miftah evet, bile dememişti. Koltuğundan kalktığı gibi kapıya doğru koşmuş, “nereye gidiyorsun, daha hangi adliye olduğunu bile söylemedim”, diyen şefi sayesinde durmuştu. Şefin elinden kâğıdı alırken şef ona, hususen takib etmesi gereken davayı söyledi. Bir katilin davasıydı. Kapıdan koşar adım çıkarken şef ona alt kattan bir de fotoğraf makinesi almasını söyledi. Gazetesi şehrin en büyük gazetesi değildi; fakat o, gazeteden çıkarken dünyanın en büyük ve mühim gazetesine haber yapacakmış gibi heyecan ve arzu ile gazeteden çıkmıştı. Böyle bir durumda alışkanlıklarını terk ederek adliyeye taksi ile gitmesi gerekirdi; fakat ne yapacağını şaşırmıştı. Heyecanı ona bin bir hayal kurma fırsatı verirken, bir muhabirin işine ilk başladığı gündeki heyecanından daha büyük heyecan duyuyordu. Etrafına bile bakmadan otobüse binmiş, oturacak bir yer bulmasına bile şaşırmadan boş bir koltuğa oturmuştu. Oysa, ayda bir defa bile oturarak yolculuk ettiği nâdirdi.

Kirli, pis ve yıkanmamaktan kasmak bağlamış, rengârenk olmuş minnacık bir el kendisine bembeyaz mendili uzattığında bunları düşünüyordu. Miftah dalgın bakışlarını hayallerinden aldı ve gerçek dünyaya kondurdu. Ele ve mendile bir daha baktı. Ne kadar büyük bir tezattı. Bataklıkta gül gibi bir şeydi bu. Bakışlarını elin sahibine yönlendirdi. Esmer yüzünde siyah birer inci gibi parlayan bir çift göz ona bakıyor ve candan gülümsüyordu. Alması için uzattığı mendili salladı çocuk:

 “Al! Bir lira.

Herhangi bir kimsenin ağzından çıksa, bir emrivaki olan bu sözler, çocuk nefesinde nefis bir çiçek kokusunun gönle şifa olması gibi bir tesir yapıyordu. Sanki ona bir şey satın almasını emretmiyor da, bir ihsan ediyordu.

Miftah almadı uzatılan mendili. Cebinden bir beş lira çıkartarak bu renkli kâğıt parçasının kirlenmesine sebeb olduğu avuca sıkıştırdı. Küçük çocuk ısrarla mendili almasını istedi. Ama Miftah’ın zaten mendili vardı.

Sende kalsın onu başkasına satarsın.” Paraya garipseyerek bakan çocuğun başını okşadı. Minik gözler hâlâ paraya bakıyordu. Şübheyle Miftahı süzdü çocuk. Acaba yanlış mı anlamıştı. Parayı alıp cebine atmakta tereddüd duydu. Miftah ise daha fazlasını yapamadığı için kendisine kahretti. Daha fazla demek, ona, daha fazla para vermek demek değildi. Onu hak etmediği bu hâlden kurtarmaktı. Çocuğun hâlinin suçlusu kendisiymiş gibi başını camdan tarafa çevirdi, dışarıyı seyredermiş gibi yaptı. Bir çirkinlikle karşı karşıya olmanın verdiği mesuliyetten kaçıyor değildi, zaten nereye kaçabilirdi ki?  Bu şehirde başını ne yana çevirse binlercesi ile karşılaşacaktı zaten. Diğer çirkinliklere bakarak kendini oyalamayı tercih etti. Kaçmak bir çâre değilken tabiî bir refleks hâlinde huy edindiğimiz, âdetleştirdiğimiz bir fiildi.

Ne için otobüste olduğunu bile unutmuştu. Gün boyu yorulmadan yolcuları uyaran mekanik hanımefendinin ikâzıyla adliyeye gittiğini hatırladı. Adliye de bu otobüs gibi diye düşündü; kendi iradenizle içinde bulunduğunuz, fakat işleyişinde hiçbir dahlinizin olmadığı bir âletti. Miftah adliyeye doğru yürürken gölgesinden çıkmak için bile yüzlerce metre yürümek gereken binaların arasında geçiyor ve kendini modern arenalarda yürüyormuş gibi hissediyordu.

Adliye binasının kapısından girmeden evvel derin bir nefes aldı. İçeride göreceklerini tahmin edebilseydi, o nefeslerden binlercesini almadan içeri girmezdi. Bir arı kovanı gibi vızıldıyor, kaynıyordu adliye binası. Herkes nereye gideceğini biliyormuş gibi oradan oraya koşturuyor, birbirlerine çarpmadan sağa sola hızlı bir şekilde yürüyorlardı. Kendini bir acemi gibi hti. Hemen kapının girişinde duran üniformalı memura aradığı mahkeme salonunun yerini sordu. Üst kata çıkması gerekiyordu, fakat duruşma saati henüz gelmemişti. O hâlde adliyeyi gezebilir, insanların hâllerini gözlemleyebilirdi.

Daha merdivenlerde, çocuğuna sıkı sıkıya yapışmış bir kadın gördü. Sanki yavrusunu canavarlardan kaçırıyordu. Korku dolu gözlerle etrafına bakan bu kadın onu etkiledi. İnsan burada huzur duymalı değil miydi? Burası bir mâbed kadar huzur vermeli değil miydi, insana? Üst kata adımını atar atmaz az önce yüzünü gördüğü kadının hâlinin tam aksi şık takım elbiselerinin içinde gevrek gevrek gülen göbekli adamlar gördü. Hâllerinden memnun oldukları belliydi. İşleri mi tıkırındaydı acaba, yoksa gerçek adâleti mi bulmuşlardı? İki jandarma eri arasında götürülen elleri kelepçeli bir mahkûm tam burnunun dibinden geçtiğinde onlara çarpmak üzereydi. Buranın tamamen yabancısı hti kendini. Nasıl çalışıyordu bu koca makine? Onu çeviren dev çarklar neredeydi ve insan bunun neresindeydi?

Kendisini bir ânda insanlardan inşa edilmiş bir geçitte bulmuştu. Hâlinden memnun insanlar, memnun olmayanlar, zenginler, fakirler, şişman, zayıf, kısa, uzun… Bin bir çeşit insan vardı bu koridorlarda. Tezatlar arası sivil geçit. Burada müşahid olarak bulunmakla davalı olarak bulunmak arasındaki farkı anlamaya çalıştı. Gerçek gibi gelmedi bu ona. Karşısında sanki sahte bir dekor vardı. Hmek istiyor ve bunu duvarların, insanların, binanın yapması gerektiğini düşünüyordu. Bu insanlar gerçekten adâlet mi arıyordu, yoksa “yırtmanın” bir yolunu mu? Hemen gözlerini kapatmazsa nefessiz kalacağını hti. Kendisini bu gibi durumlara daha dayanıklı zannediyordu. Hâlbuki daha bir şey görmüş değildi. Otobüste, minibüste, kaldırımlarda üstüne üstüne gelen insanların aksine buradaki insanlar kendisini ve birbirlerini ürkütmekten çekinir gibiydiler. Yanı başlarında uyuyan bir ejderhayı uyandırmamak için dikkat eder gibi.

Mübaşirin bezirgânvarî çağrısı ile kendine geldi. Bu ses, onu takib etmesi gereken davaya davet ediyordu. Mübaşir orta boylu, yüzünde Anadolu insanının alâmetlerini taşıyan, alışılmış bir tipti.  Bir âcemi olarak mübaşirin gözüne sokacak kadar kimliğini göstermeye çalıştı. İlk yazısından sonra esaslı bir meslek kartına sahib olmuştu. Mübaşir ona pek de aldırış etmeden “kırmızı halı mı bekliyorsun” der gibi baktı. Mübaşirin suratıyla uğraşamazdı. Demek ki insanlar; hayatın sildiği silik tipler olsalar bile, çalıştıkları yerin azametini göstermek için değişik suretlere bürünebiliyorlardı. Miftah onun mübaşir olduğunu bilmeseydi, bu adliyenin sahibi olduğuna yemin edebilirdi. Öyle bir eda ile kapıda duruyordu ki, bir kale komutanından farksızdı. Adama hak verdi, burada en küçük yanlışın fırçasını herkesten kendisi yiyeceğine göre, her şeye hâkim olmalıydı. Ne de olsa o da salon hâkimi sayılırdı.

Herkesi görebilmek için en arka sıraya oturdu. Kalem ve defterini çıkarırken içeriye kalabalık bir takım insan girmişti. Miftah o meşguliyet içinde içeri girenlere dikkat edememişti. Başını kaldırdığında mahkûmun içeri alındığını ve iki yanında iki askerle ön tarafta oturduğunu gördü. Yüzünü göremediği adamın hâl ve tavırlarından nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Adamın arkadan bakıldığında dahi mahzun bir hâli olduğu anlaşılıyordu. Bu adam katilse çok pişman olmalıydı. Hâkimler buyurgan bir eda ile kürsüde oturuyorlar hakkında yargıda bulunacakları adama bakıyorlardı. Miftah bu duruş, bu havadan tedirgin oldu. Biraz sonra hakkında karar verilecek olan şu mahzun duruşlu adamla heyetin duruşu arasındaki tezat, ona kendini kasvet içinde kalmış gibi htirmişti.

Kimlik tesbiti faslı hızlı bir şekilde geçildi. Hâlini, başına gelecekleri şimdiden kabullenmiş olan adam her soruya başı önünde cevablar veriyordu. Miftah onun yüzünü görebilmeyi çok istiyordu. Dünya başına yıkılmış gibi duran bu adamın yüzünde bütün söyleyeceklerini okuyabileceğini hti. Hâkim ondan savunma yapıp yapmayacağını sorduğunda ayağa kalkan adam, büyük bir nefes koyverdi ve ellerini iki yana açtı. Her şeyi anlatmış gibiydi. Tükenmiş bir adam, dedi Miftah kendine. Hâkimler hâlâ o buyurgan edalarını bozmuyorlardı. Fakat adamın sakinliği onların hâkim tavrına galib geldi.

Buyurun beyefendi sizi dinliyoruz, hakkınızdaki iddialara bir şey diyecek misiniz?

Ben” dedi adam, “koca bir hiçmiş gibi, bir zamanlar her türlü imkâna sahib ve Allah biliyor ki kendimi birçok şeyden üstün gören biriydim. Şu mahkemenin bile, gücüm, imkânlarım karşısında bir şey yapamayacağına inanır ve kendimi üstün görürdüm. Şahıslarınızın affına sığınırım efendim. Kesinlikle şu saat şu dakika kibirlenmiyor, size gerçekleri anlatıyorum.” Sustu ve sanki her şey onu, ağzından çıkacak bir nidayı işitebilmek için sustu. Kâtibe hanım başını hiç kaldırmadığı daktilodan ayırdı ve merakla ona baktı. “Ben” dedi adam yine o içe işleyen sesiyle, “her şeyini kaybetmiş bir adamım. Şimdi, her şey dediğinizde mal mülk anlaşılıyor, hayır, ben asıl itibarımı kaybettim ve inanın bu her şey demektir. Biri çıkıp da hayır, kimsenin gözünde bir şey kaybetmiş değilsin, dese bile ben kendi gözümde her şeyimi kaybettim. Size benim cinayeti işlediğimi söyleyen bir takım deliller sunduklarını biliyorum…

Miftah o ân hatırlayıverdi adamı. Hem de onu sesinden tanımıştı. Bu adam  üç ay önce gazete ve televizyonlara günlerce haber olan ünlü tacirdi. Her şeyi satmakla övünen bir adamdı ve ülkeye lüzumlu lüzumsuz her şeyi ithâl etmekle meşhur olmuştu. Suçlandığı ve haberleri işgâl ettiği cinayet ise, yanında çalışan bir hizmetlinin öldürülmesiydi. Yağmurlu bir akşamda şimşek ve yıldırım sesleri arasında korkunç bir cinayet işlenmişti. Hizmetli defalarca kez taşla vurulmak suretiyle başı ezilerek öldürülmüştü. O akşam evde bu adamdan başka kimse yoktu ve ölünün başında aklını kaybetmiş gibi aynı şeyleri sayıklayarak dolaşan adam tutuklanmıştı. Gelen polislere hiç direnmeyen ve sadece “götürün beni, ne olur götürün beni” diyen adamın yanında çalışan zavallıyı öldürdükten sonra aklını yitirdiğine kanaat getirilmişti. Bütün gücü yerindeyken  gazete ve televizyonlar tarafından göklere çıkarılan adam, bir canavardan manyağa kadar her şey olmuştu ve bu adam gücünü ve parasını masumları ezmek için kullanmakla suçlanıyordu. Miftah ona daha dikkatli baktı. Pejmürde görüntüsünün ardında hâlâ eski kibar ve zarif alışkanlıklarını devam ettirmeye çalışan, fakat kendini büyük ölçüde koyvermiş bir adam vardı. Hapishaneye düşmek ve hakkında söylenenler onu yıkmış olmalıydı.

Ne bir cinayetin faili ne de şahidiyim. Evet bu böyle. Sadece bir zavallının acı akıbetini görmek talihsizliğini yaşamış biriyim. Suçsuz olduğumu iddia ediyorsam söyleyecek bir şeyim de yok demektir. Asıl, suçlayanlar iddialarını isbatlamalılar. Evet gerçekten de söyleyecek bir şeyim yok. Ama mahkemenizden şunu unutmamasını isterim, yargılayanlar yargılananlardır. Vereceğiniz hüküm sizlerin de hakkında verilmiş bir karar olacaktır.” dedi ve yerine oturdu.

Adamın son iki cümlesiyle onu dalgın dalgın dinleyen bütün gözler dirildi. Hattâ mahkeme başkanı kaşlarını çattı ve adamın ne demek istediğini anlamaya çalıştı. Belki de bu sözleri küstah bir tehdit olarak anlamıştı. Gerçekten de herhangi bir konuşmada geçtiğinde pek mühimsenmeyecek olan bu sözler böylesine mühim bir yerde tehdit olmaktan başka bir şey olarak idrak edilemezdi. Fakat adamın ne ses tonunda ne de hâlinde böyle bir iddia vardı. Adam karar verilirken iyi düşünülmesi gerektiğini başka bir lisan ile ifade etmeye çalışıyordu.

Birdenbire bu sözler Miftah’a çok derin ve sarsıcı geldi. Fakat tam olarak sözlerin işaret ettiği mânâyı kelimelere dökemiyordu. İnsanın hayatının her gününde karşılaştığı vakıa ve insanlar hakkında karar verirken yaptığı şey aslında kendini yargılamaktan başka ne olabilirdi?! İnsanın kanaatleri ölçüsünde kendini ifade ediyor ve var oluyorsa, aldığı her karar kendi kendini muhakeme etmekten öte ne olabilirdi. Acaba bunun ne kadar farkındayız, diye kendine sordu Miftah. Ve yaşadığı hadiseleri hatırlayarak, hususen Hâlim Sert’in hâlini, insanlar hakkında verdiğimiz kararların sadece bizim hakikatimiz olduğunu ve hiçbir mutlaklık ve umumîlik arz edemeyeceğine karar verdi.

Yaz kızım”la başlayan fasıla geçildi. Mahkeme ileri bir tarihe ertelenmişti. Mahkûm, ellerine kelepçe takılıp iki kolunda askerle götürülürken Miftah’la göz göze geldiler. Bu çok acaib bir ândı, zirâ adam ona tuhaf bir şekilde bakıyordu. Salonda yakınları olmasına rağmen Miftah’a uzun uzun ve mânidar bir şekilde bakmasıydı tuhaf olan. Çünkü ona “Beni anlıyorsun, değil mi?” der gibi bakıyordu.

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

 
Etiketler: Yargıla(n)ma,
Yorumlar
Haber Yazılımı