Yazı Detayı
03 Ekim 2017 - Salı 11:59
 
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
Ercan Çifci
 
 

Sanat Hikemiyatı ve Güzel Sanatlar

Sanat kelimesi Arapça’da “imalat, işçilik, ustalık, hüner, amel, iş yapma” anlamlarını veren “san’a” kökünden gelmektedir. Hikmet ise eşyanın hakikatini, yâni eşyayı olduğu gibi bilme ilmi; işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, amelle beraber ilim mânâlarına gelmekte... Hikemiyat ise bu ilmin sistemleşmiş bütün hâlinde ifadesi. Sanat hikemiyatı da, güzelliğin hakikatini anlamaya çalışmada bir yol, tavır yahud metod, anlayış; çirkinden uzaklaşma, güzele yakınlaşma işi… Güzeli anlama, güzel üzerine tefekkür etme gayreti... Daha ötesi, güzel karşısında duyulan heyecan, hayret ve hayranlık tavrı...

Sanat hikemiyatı, kavram olarak İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’ndan ve resim hikemiyatı da yine öyle. İbda Mimarı estetik bahsine değinirken şöyle diyor: “Meselenin şu veya bu şekilde çözülüşüne göre, estetiğin mevzuunun kavranılışı da şu veya bu şekilde değişmekte... ‘Güzellik felsefesi’ olarak yorumlandığı, ‘güzellik hikemiyatı’ olarak yorumlanabileceği kadar, ‘sanat felsefesi’ olarak yorumlanmakta, ‘sanat hikemiyatı’ olarak da yorumlanabilecektir...” (1)

İnsan, hep güzelin peşinde… Kimi güzeli “sübjektif” bir değer olarak ifade ederken, kimi “objektif” ve kimiyse “Allah’ı aramak” şeklinde ifade etmekte. Ortak müşterek ise “Mutlak Güzel” hasreti ve arzusudur. İlk iki anlayış üzerinden eser veren sanatkârlar, bu arzuyu tatmin edemediği için, canhıraş bir şekilde neticesiz fikir sancıları çekerek boğulup giderken; üçüncüde yer alan sanatkârlar, fikirde şahlanır, ahlakta kanatlanır ve duydukları hayranlık karşısında heyecanlanırlar. İslâm dünyasında “vecd hâli” olarak açıklanan bu hâle, Henri Bergson “sezgi” der.

Vecd kelimesi lügatte “bulma, var olma, hâsıl olma, buluş” anlamına gelirken, tasavvufta kulun istek ve çabası olmaksızın onun kalbine verilen his, ilham, feyz ve vârid demektir. Zorlama ve yapmacık olmaksızın kalbe gelen şey... Hakk’tan gelen tecelliler… Kalpte şimşek gibi parlayıp sonra aniden sönen parıltılar... Karşılaşma, yüz yüze gelme, buluşma, kendinden geçme hâli… Çoğulu mevâcid, muhatabı ise vâcid biçimini alıyor.

Kalbe doğan “ışık”... Işık unsuru ise sır idrakine bitişik… Sır idraki, güzellikle yakından ilgili; bazen bir ve aynı… Tek şartla; bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır. Mevlüt Koç’un ifadesiyle “Hayatın kökeni sırdır, sır idraki güzellik idrakidir.” Sır, sağda solda çocukça saklanmış yahud gizemli şey mânâsında değil, açtıkça her daim yeniden ve yeni şeylerle beraber keşfedilen hakikat. Güzellik, bir cephesiyle hakikattir. Sır idraki; hakikatin hakikati ve daha ötesi… Böyle olunca güzellik idraki; hakikatin idraki…

Sanat hikemiyatı bu çerçevede SIR’larla örülü ve SIR’larla kuşatılmış; aşk gibi. Güzel’de güzeli aramak, Güzel’den güzele varmak; eser ve müessir ilişkisi. Mutlak güzel hasretiyle yanıp tutuşmak... Bulmak için aramak ama bulamamak; neyi aradığını bilerek bulamamak... Çünkü aranan O, ama bulunan O değil… Bulunan, yolda karşılaşılan yahud keşfedilen sayısız güzellikler... Hepsi O’ndan ama O değil... Zevken idrak... Zevk, bir cephesiyle vecd demektir. Zevken idrak; vecd hâli... Sanatçının eseri bu halden mülhem... Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle “Sanat Allah’ı aramak işi.” Hadis-i Şerif; “Allah güzeldir güzeli sever.

Sanat hikemiyatını SIR’a ilişik tutmamızın sebebi şundan: İslâm’ı içten pörsüten ham yobaz kafa softanın yanı sıra, İslâm’ın bu çerçevede ki “bâtın” yönünü “haram-yasak” diye inkâr eden “kuru akılcı”ya İslâm’ın estetik bakışını ve güzel karşısında tavrını göstermek, htirmek.

Ahmed Arvâsî diyor: “Güzelliği, ‘müteâl’ (aşkın) ve ‘mutlak’ bir kıymet sayan bir İslâm sanatkârı içinde o, Allah’ın ‘cemal’ sıfatının lif lif, hücre hücre tabiatın ve kâinatın her noktasına işlenmiş bir ‘nakış’tır, ‘ses’tir, ‘ahenk’tir, ‘figür’dür, ‘hareket’tir ve insanoğlu da bu ‘mesajları’ ve ‘âyetleri’ sezmeye, duymaya, yaşamaya ve yakalamaya memur kabiliyetli bir muhataptır. Sanatkâr ise, bu işi en iyi şekilde başaran idrak sahibi kişidir. Tasavvuf dili ile söylersek, sanatkâr, ‘eserde müessiri’, itibari güzelliklerde ‘mutlak güzeli’ arayan ve yakalayan kimsedir.”(2)

Güzel sanatlar, bu mânânın farklı bir veçheden tezahürü ve sanat türleri başlığı altında bir kategori. Diğeri ise zanaat…

Zanaat, diğer deyişle pratik sanatlar... Çoğu sanat kuramcısı tarafından “sanat” başlığı altında anılmayan bu kategori, aşçılık, duvarcılık, marangozluk, dokumacılık, duvarcılık gibi günlük hayatımıza girmiş alışkanlık ve ustalık isteyen meslekler bölümünden. Elle yahud âletle yapılan bu tür işlere zanaat, bu işleri yapanlara da zanaatkâr denmektedir. Tahtadan bir sandık yapmak zanaatken, bu sandığı oyarak süslemek işi sanattır.

İkinci sanat türü; güzel sanatlar... Bu kategorideki sanat şubeleri duygu ve düşüncelerimizi çizgi, boya, hacim yahud ses gibi anlatım araçlarıyla başkalarına htirmeye çalışmaktadır. Fonetik ve plastik sanatlar diye iki bölümden ibarettir. Edebiyat ve müzik, fonetik sanatlar içine yerleştirilirken, heykel, mimarî, resim, fotoğraf, sinema, tiyatro, bale ve opera plastik sanatlar kategorisinde yer alır.

Sanat ile zanaat arasında benzer taraflar olduğu kadar farklı taraflar da mevcut; hatta farklılıkları daha baskın... Şöyle ki; sanat eserinin benzeri yoktur, biriciktir; zanaat ürününün ise pek çok benzeri mevcuttur. Nihayetinde zanaatkâr, aynı ürünü birçok kez tekrarlarken, sanatkâr ise her defasında özgün bir eser ortaya koymaya gayret etmektedir. En önemlisi, sanatın amacı estetik denilen güzellik duygusu uyandırmakken, zanaatınki ise ihtiyaçlara cevap vermek ve faydalı olmaktan ibaret...

Temel ölçü kaynağı belli; İslâm... İslâm’ın emir ve yasakları, diğer eşyalarda hangi ölçü ile tecelli ediyorsa zanaatta da o geçerli. Mübahlar dairesi içinde sınırsız üretim ve tekâmül ihtimalini bünyesinde barındırmaktadır. Estetik kaygı her daim ön plandadır, en küçük taş işçiliğinden en ileri dokumacılığa kadar... Güzel sanatlarda ise biraz daha özel ve titiz şartlar mevcut. Nihayetinde bu sahanın zihne tesir gücü olabildiğince fazla ve hissî melekelere galebe çalma imkânı var. Ölçüler bu yüzden keskin ve net olmakla beraber, derin bir incelik ve sır idraki ahlâkına sahip. Şöyle ki: “Edebiyat, musikî, tezyin sanatı, mimarî, resim, minyatür, heykel, tiyatro, raks şubelerinde, mütalaa edilen güzel sanatlar, İlâhî vecd, tefekkür ve telkine hizmetleri mikyasınca dinen makbul, hayvanî ilcalara, günah ve küfre yol açma istidadınca da merdud (reddedilmiş). Ve güzel sanatlar öyle müessiselerdir ki, hem insanı kapıp uçurma, hem yere çalma, hem bağlama, hem de bağlarını çözme bakımından korkunç bir sihir sahibi...”(3)

Resim Hikemiyatı ve Mücerred Resim

Mücerred kelimesi lügatte, yalnız, tek, hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan, tek başına, çıplak, soyulmuş, tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr mânâsına gelir. Felsefede ise müşahhas olmayan, vücuda gelmiş eşya ve ef’âlin şekil ve suretlerinden ayrı olarak düşünülen her keyfiyet ve mefhuma denmektedir. Bunun zıddı müşahhastır ki, eşyanın bütün vasıfları ile zihinde husûlüdür.

Musavvir; Allah’ın isimlerinden. Her varlığa en uygun şekli veren, farklı suretlerde yaratan, tasvir eden, şekillendirip biçimlendiren.

Tasvir; resim, herhangi bir varlığın rengini, kokusunu, tadını, görünüşünü, özelliklerini anlatma ve canlandırma (bir anlamda yazıyla resmetme).

Nakkaş; bir meslek ismi olup renkli resim ve tezyinat yapan sanatkâra verilen ad. Ressamlar, minyatürcüler, duvar resmi yapan ustalar ve süsleme sanatkârları da bu isimle anılmakta.

Resim, ressamın fikrinin tezahüre çıkmış, pıhtılaşmış hâlidir; iç ve dış tesirler altında, tecrübe ve dehası eşliğinde, istidadı ve renklere hâkimiyeti boyunca bir idrak yansıması… Resim bazen tamamen dışarıya bağlı, gözün gördüğü, kulağın işittiği, dokunuşun htiği ile sınırlı bir biçimde, bazen büsbütün bunlardan kopuk ve uzak, kişinin kendine mahsus “ibdaî” istidadına binaen alabildiğince derin ve zengin bir tezahür halinde, bazen de her ikisini birden kapsayan terkibî sistem hâlinde görünür. Mücerred resim, maddeden kopuk değil ama sırf madde de değil. Şekil ve form mühim, simetri ve armoni neredeyse şart; kaosa yahud karmaşıklığa müsaade yok. Ama hiçbir şeyin onu tek bir şekle, forma, renge yahud kurama bağlı kılma hakkı da yok. İslâm hikemiyatına sımsıkı bağlı böyle bir resim anlayışını modern sanatın kaynakları arasında gösterenler haksız değiller. “Çünkü, bütün dünyada, mücerred (abstreit), enfüsî (subjectif), figürsüz (non-figuratif) sanatın en güzel örneklerini İslâm dünyasında bulabilirsiniz. Ancak, İslâm, sanatında, şimdiki modern sanatta müşahede edilen buhranları ve dengesizlikleri bulamazsınız. İslâm sanatı, fânî bir âlemde ‘Bâkî’ olanın, kesretin kaynaştığı bir dünyada ‘Tevhidi’ aramanın huzuru ve aydınlığı içinde gelişir.”(4)

Heykel, büsbütün pagan kültürünü beslediği ve puta tapıcılığı yaşattığı için Müslümanlar tarafından dışarıda tutulmuş ancak abide, resim ve birtakım figüratif tablolar ilgi görmüş ve geliştirilmiştir. Öyle ki, ilk dönemlerde dış yüzden şekle gösterilen ilgi, bir müddet sonra dış yüz ve şekilden sıyrılarak yepyeni bir forma girmiştir. Surete gösterilen ilgisizlik, bir kısım Batı adamının sandığı ve ham yobaz kaba softanın dile getirdiği “yasak” üzerinden değil, mücerrede duyulan iştah ve arzu sebebiyledir. Nihayetinde İslâm alfabesinde ELİF harfinin farklı kıvrımlarından oluşan diğer harflerin yazımı, zaman içerisinde öylesi bir estetik tekâmül örneği sergilemiştir ki, başlı başına bir sanat hâline gelmiş ve Batı’nın plastite dünyasını altüst edecek bir estetik zevk harikasına dönmüştür. Bugün hangi heykel yahud duvar yontusu, resim hikemiyatı başlığı altında değerlendirebileceğimiz İslâm ruhunu aksettiren hat, çini ve duvar işlemeciliğinin taşıdığı mânâyı verebilir?

Batı, heykel üzerinde derinleşir ve neredeyse sanat anlayışını heykel üzerine inşa ederken, İslâm coğrafyasında heykelden uzaklaşıldıkça onlarca farklı sanat kolları açılmış ve her biri kendi başına bağımsız âlemşümûl bir sanat disiplini haline gelmiştir. “Mücerred fikir istidadı” bahsi sadece felsefe ve hikemiyatta değil, insanın el atabileceği her alanda geçerlidir. Minyatür gibi sureti tecrid ettikçe ortaya çıkan resim, cam üzerine desen işleme, dokuma ve halı işçiliği, tezhib, ebru ve deri işçiliği, cami ve külliye mimarisindeki sanat ve zevk hali, mücerred anlamda aşk ve vecd hangi coğrafyanın yahud kültürün sanat anlayışında var. Kadın-erkek ayrımı yapılmış ve en ince işçilikle süslenmiş mezar taşı işçiliğindeki mücerred zevki, İslâm sanatkârları dışında kimde ve nerede gösterebilirsiniz? Diğer taraftan minyatür gibi orijinal ve bağımsız bir sanat anlayışında malum olduğu üzere, tabii nesne ve kişilerin, perspektif ve gölgeye dayanarak doğrudan bir portresi çıkartılmaz. Birebir kopyanın olmadığı bu tablolarda eşyalar, hadiseler ve kişiler formülleştirilmiş ve idealleştirilmiş olarak karşımıza çıkar. Bazen tabiatta bulunmayan renkler yahud tasvirler, hatta gerçek dışı bazı renkler bir araya getirilir. Öylesine müthiş bir renk armonisi ve ilişkiler ağı sergilenir ki, resme bütün hâlinde baktığınızda olağanüstü bir tablo ile karşı karşıya kalırsınız.

Bir not: “Resim, aslında, ham yobazın vehmettiği gibi, bulunduğu yere meleklerin girmediği bir nefret mevzuu değil, şekillerin kaynaşması içinde çizgi âhengini arayan, mânâlandırma, sûretlendirme sanatıdır; ve hürmet makamında tutulmadıkça ve putlaştırmaya vesile kılınmadıkça caizdir. Demek ki, onu, şöyle veya böyle bir günah değil, öz keyfiyetiyle masum, fakat, kötü tahsisiyle küfür derecesinde mücrim bir âlet bilmeliyiz. Resmin sadece günah belirttiği yerler, mevzuunun günah derecesine göredir. Bir de ona karşı namaz. Bütün müşahhaslara karşı müminin ruhundaki tehlike hissini aziz tutarak bildirmek lâzımdır ki, resimde, niyet halis oldukça korkulacak bir taraf yoktur...”(5)

Nakkaş ve Minyatür!.. Bir cephesiyle ressam ve resim… Minyatür; genel anlamda çok ince işlenmiş, sembolist yaklaşıma sahip çok küçük boyutlu resimlere ve bu resimlerin üretildiği sanata verilen isimdir. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırken, çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan “tüykalem” denen ince fırçalar kullanılır. Derinlik, perspektif, ışık ve gölgenin olmadığı bu sanatta, renklerin parlak ve canlı olması önemlidir. Batı’da Picasso ve benzerlerinin hayranlıkla seyrettiği bu sanat, birçok açıdan modern sanata kaynaklık etmiştir. Mücerredi kurcalayan tavrı, renklerin kullanılışı, bir resme koyduğu ve hepsi birbiri ile alakalı onlarca mesaj, gerçeküstü anlamlandırma, vs... Minyatürde ve farklı bir sanat dalı tezyinattaki süslemeler, geniş bir tecrid faaliyetini yansıtır. Ve hatta denilebilir ki, mücerred fikir bir nev’i bazı müşahhas “şey”ler aracılığı ile görünür hale getirilmiştir.

Resim, Şiir ve Müzik

Müzik; ahenkli ses, seslerin ahengi... Kelimelerle anlatılamayan duygu ve düşünceleri nizamî seslerle anlatma sanatı... Resmin renk ve gölgelerle yaptığını, şiirin kelime ve nizamla yaptığını müzik nota adını verdiği seslerle yapar. Konfüçyüs, (M.Ö. 551-478) “Müzik, yer ile gök arasındaki uyumdur. Müziği yalnız seçkin insanlar bilirler.” derken Platon (M.Ö. 428-348) müziğin ruha sükûnet veren yönünü işaretledikten sonra “Müzik; evrene ruh, zihne kanat, hayallere uçma gücü, hayata neşe ve tılsım veren ahlâkî bir yasadır.” der.

Şiir ise birtakım kaba değerlendirmeler, “dır ve tır”larla kestirip atmak gibi tariflerden uzak ve mücerred anlamda yeni anlayışlara açık olmak üzere şu: “Şiir, o söz büyüsü ve büyülü söz ki, intibâların ilhâmla öpüştükleri yerde kendi unsur ve vasıflarıyla tecelli eden bir estetik ‘ifade’ şeklidir!”(6)

Her üçü de idrak denizlerinden damla taşıyan, hayal dünyası ile zenginleşen, duygu ve heyecanla büyüyen, kurduğu ritim ve ahenkle tesir sahasını genişleten bir yapıya sahip. Ritim hariç diğerlerinin resimle ilgisi kolayca fark edilebilir ve izah edilebilir. Ancak genellikle şiir ve müzikte çokça duyduğumuz ritmin, resimdeki yeri çokta konuşulmaz yahud bilinmez.

Ritim, bir sanat eseriyle seyirci açısından psikofizyolojik iletişim sağlamak için yinelenen hareketler-değişimler düzenidir. Ritim; renk, açık koyu, ögelerin birbiriyle ilişkileri, dolu boş kısımlar ve bunların çevre ilişkileri, hâkim ve kontrast elemanlar, gölge yarı-gölge açık durumlar, hareketler-değişimlerin yükselme alçalma hızlarının üzerimizdeki etkileridir. Yine fotoğraf gösteriminde, daha açıkçası ardışık resimlerin gösterimi olan sinema gibi film karelerinde, ritim belli bir ahenk ve uyumda akması gerekir ki, seyirci estetik zevk alsın.

Resmin müzikle ilgisi sadece ritim değildir. Ritim, tuvale yansımış müzikteki melodik uyum, şiirdeki mısralar arası ahenktir. Oysa müzik, daha çok ressam üzerinde tesir bırakır ve ressam beslendiği müziğin etkisini çizimlere, renklere yansıtır. Wassily Kandinsky’nin “Sanatta Ruhsallık Üzerine” adlı eserin önsözünde Micheal T. H. Sadler şu ifadeleri bizimle paylaşır: “Kandinsky müziği resmetmektedir. Yâni o, müzikle resim arasındaki duvarları yıkmış ve sanatsal duygu dediğimiz lif duyguyu ifade etmeye çalışmıştır. İyi müziğe düşkün kimseler, Kandinsky’nin resimlerindeki, varlığı su götürmez ancak tanımlanması güç heyecanı yakalayacaklardır. Müziğin etkisi kelimelerle ifade edilemeyecek kadar inceliklidir.”(7) Bir hatırlatma: Wassily Kandinsky aynı zamanda şiir yazan bir ressamdır.(8)

Müzikle etkileşimli resim yapanlar arasında Kandinsky yalnız değildir. Resim sanatında müzikten etkilenen sanatçılar arasında Matisse, Klee, Delaunay, Pallock ve Mondrian gibi ressamlar da vardır. Kaldı ki birçok ressam, çeşitli akımlara, sanat felsefesi disiplinlerine, okul ve kuramlara bağlı olarak resim yaparlar. Bunun neticesi olarak da aynı görüşe sahip oldukları müzisyenlerin çalışmalarını destekleyen resimler ürettikleri gibi onların çalışmalarının tesirini de resimlerinde ortaya koyarlar. Misâllendirelim:

19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan, bütün sanat dallarını etkilemekle beraber resim sanatında adını duyuran empresyonizm (izlenimcilik-intibâiyye, intibâcılık), tabiattaki unsurların kişinin içinde oluşturduğu izlenimleri, duygusal izleri aksettirmeyi hedefler. Hayâle karşı oldukça fazla ilgileri olan empresyonistler, bu çerçevede mücerred tasvirlere eserlerinde çokça yer verirler. Bu akımın öncülerine göre sanatçı, doğrudan doğruya gerçeği değil de, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almalıdır. Empresyonizmin resimdeki temsilcileri: Auguste Renoir, Claude Monet, Van Gogh, Cezanne, Sisley. Edebiyattaki temsilcileri: R. Maria Rilke, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, James Joyce. Müzikteki temsilcileri: M. Ravel, C. Debussy, J. A. Carpenter, O. Respighi, C. T. Griffes, I. Albéniz, P. Dukas.

Adı geçen empresyonist ressamlardan Claude Monet, Degas, Whistler ve Renoir gibi ressamların su damlacıklarının yahud bir sis perdesinin ardından sundukları görüntüler, bestecilerde de aynı izlenimin uyanmasına yol açmıştır. Nihayetinde bu resimlerin ardından Debussy ve Fauré gibi müzisyenler, müziği ince bir tül perdesinin ardından duyuran bir teknik oluşturur. Bir hikâyeyi yahud eşyayı doğrudan tasvir etmek yerine, onun şuurda bıraktığı buğulu “izlenim”i duyururlar. Ressam, ışığın özünü kavramaya çalışır ve ışığı parçacıklara bölerken, empresyonist besteciler de sesi oluşturan unsurları en alt parçacığa çekerek yâni akorları parçalayıp bölerek yeni bir yapıya giderler. Empresyonist akımda ressamın tam renk, saf renk arayışı, bestecinin saf ses, tam ses arayışına denk düşer.

Aslında her şeyin her şeyle alakası mevcut… Kâinatta muazzam bir ritim ve nizam var; hem ses hem görüntü olarak... İnsanın bütün faaliyetleri de -tartışmasız- bir ruhî çabaya dayalı. Bu hakikatten hareketle, her şeye bakışta bir şiir idraki-sır idrakinin söz konusu olduğunu görmekteyiz. Kâinatta saklı şiir, saklı resim, saklı nota, saklı zevk, saklı aşk ve sairleri... Sırf bu sırrı kurcalayış ve arayış sebebiyle birçok ressam, aynı okulda (izm) sürekli kalmamış, kopmuş; farklı okullarda yahud serbest bir anlayışla hakikat arayışına devam etmişlerdir.

Müzik ve resim ilgisine binaen, Gauguin’in defterine yazdığı şu sözler oldukça mühim: “Renklerin, ışığın ve gölgelerin belirli bir şekilde düzenlenmesinden kaynaklanan bir intibâ vardır. Buna resim müziği denilebilir. Bir tablo hakkında bilginiz olmasa bile, bir katedrale girip kendinizi oradaki bir tablonun anlamını kavramaktan çok uzak hseniz de, çoğu kez bu uyumun etkisi altında kalırsınız. Resmin diğer sanat dallarına olan üstünlüğü de işte buradadır; çünkü bu duygu, ruhun en kuytu köşelerine seslenir.”(9)

Bu arada şair ressamlar arasında Picasso’nun olduğunu da söylemek lazım. Picasso, 1935 yılından itibaren yeni bir alana, yazarlığa el atar. Birkaç ay boyunca fırçalarına el sürmez ve şiirler yazmaya koyulur. İspanyolca ve Fransızca karalamalar, beneklerle, kimi kez de renklerle, desenlerle süslenmiş şiirler… Daha sonra iki tiyatro oyunu kaleme alır: 1941’de “Kuyruğundan Yakalanan Arzu” ve 1952’de “Dört Küçük Kız.”(10)

Şiir, müzik ve resim mücerred anlamda var oldukça bir çeşit saklama faaliyetine döner. Fikrin tecellisi veya tecelliden anlayışa, oradan da fikre açılan kapı; hem içe hem dışa doğru SIR... Resim bir nev’i ressamın “güzellik” anlayışının tecellisidir. Ancak öyle bir tecelli ki, ressam bilerek yahud bilmeyerek mânâsını renklerin, sembollerin, figür yahud gölgelerin arkasına saklar. Ressam ruhunda htiği, duyduğu, yapmayı hayal ettiği şeyleri tuvale aktarır. Kendi ruhundan kopardığı bir parçadır artık resim. Onunla ilgisi ressamı olmak kadardır, anne-çocuk ilişkisi gibi.

Uzak Doğu Resmin ve Şiirin Büyüsü

Batı medeniyeti, teknik plandaki müsbet yönleri bir tarafa dünya kültürü için bir felaket, insanın iç dünyasına yönelik büyük bir yıkım ve trajedidir. Dünya kültürünü tekelleştirme, kendi emperyalist misyonunu tamamlama ve sürdürme uğruna onlarca medeniyeti yok etti. Yok edemediklerini ise ademe mahkum etti, yâni yok saydı. Farklı kültürlerin ne tarihte, ne kültürde, ne teknolojide, ne de başka bir sahada büyümesine, görünmesine, isminin anılmasına müsaade etmedi. Tarih ve medeniyeti kendiyle başlattı, teknolojiyi kendi inhisarına aldı, kültür emperyalizmi vesilesiyle kendini üstün ve özel gösterdi. Bu anlayışa göre bütün bilim adamları Batı’dan çıkmıştı; en iyi ressamlar, en güçlü yazarlar, en akıllı filozoflar, en dâhi müzisyenler ve sairesi hep Batı’dandı. Kurduğu emperyalist “kültür” sayesinde, milyarlarca insanı buna inandırdı ve iki yüzyılın üzerindedir de bu hegemonyasını sürdürüyor. İşgal ettiği yahud sömürüsü altına aldığı hiçbir yerde bu yönde yâni Asya kültürünü anlatan eserler piyasada olmamış, üniversitelere araştırma amaçlı bile girmemiştir. Münferit birkaç eser dışında, neredeyse üç milyarın üzerinde insan topluluğu dünya üzerinde yaşamıyor, eser vermiyor, resim ve müzik gibi sanat eseri üretmiyor havası piyasaya hâkim. Bu durum ilim ve fikir adına tam bir faciadır. Oysa Çin, Hint, Japonya ve Rusya gibi ülkeler, güzel sanatlar üzerine devasa adımlar atmış, binlerce yıllık bir köke sahip eserler ortaya koymuştur. Hint ve Çin üzerinden mevzuyu derinleştirelim:

Batı’nın bütün sanat eserleri, onu seyreden birinin varlığını gerekli kılar. Yâni bu eserler, bir başka insanın zihni ve gözü için yapılmışlardır. Bu eserlerin dış yüzden kolaylıkla mânâlandırılabilir olması ve parçalarının tutarlı bir birlik oluşturmalarına rağmen, apaçık bir şekilde algılanabilir olması da gerekir. Bu eserlerin mekân ve zamanla sağlam bir şekilde ilişki içine sokulmuş anlamlı bir formu vardır. Uzak Doğu sanatçılarının elinde ise form, dünyanın varlığının belirip görünmesi ve evrensel güçlerin bir dile gelişi olarak ortaya çıkar. Yâni form, tabiatın belli bir yanını hakimiyeti altına almaya çalışan insan düşüncesinin neticesi değildir. Uzak Doğu medeniyetlerinde form, “ilhâma dayalı” bir formdur; dış görünüşlerin ezelî ve ebedî hareketi üzerinde bir sanatçının hayâl gücüne dayanan derin tefekkürüdür ve sonsuza ulaşmaya çalışır.(11)

Hint’te mitolojik ve dinî inançların etkisindeki sanat, Batı’nın biçime-plastiteye dayalı felsefî düzenlemelerinin kısa koridorlarında değil de, sonsuzun enginliğine açılan “algı kapıları”dır. Tabiatı “tanrı” olarak kabul eden Hintli sanatçı, tabiatta ilâhî özellikleri aramaya ve bunu kendi iç arayışı ile bütünleştirip resmetmeye çalışır. Dinî öğeler oldukça yoğundur. “İlk dönemlerde resimde, yalın figürler yer alırken, daha sonraki tarihlerde ise renklerin öne çıktığı görülür. Hintli sanatçı resimde, heykel sanatında olduğu gibi natürel bir anlayışı öne çıkarmıştır ve özellikle bitki ve hayvan resimleri çizmiştir. Resimlerde genelde lotus çiçekleri, Hint kirazı, tropikal bitkiler ya da insanlar çeşitli kompozisyonlar içerisinde yer almaktadır.”(12)

Çin resim sanatında, hat başköşededir ve klasik resim sanatına “guó huà” denir. Siyah öncelikli olmak üzere, renkli mürekkebe batırılan fırça kullanımı revaçtadır. Bu resim tekniğinde yağlı boyaya müsaade yok. En gözde malzeme kağıt ve ipek. Kâinatta var olan her şeyin, kelebek, kuş, çiçekler, dağlar, denizler ve insan tasviri Çin resminin mevzuudur. Çinli ressam bu resimlere şiir tadı vermek ister ve bunu örfîleştirir hatta okul-ekol hâlinde eğitimini verir. Bu çerçevede dört tarz ortaya çıkar: Manzara resimleri, çiçek ve kuş tasviri, insan tasviri ve Jiehua. Jiehua; çizgi resmi. Bir cetvelin yardımı ile doğru mimari şekillerin tasvirlerini yansıtma işi. Çine mahsus yapıların çizgilerini doğruca çizmek için özel bir fırça ve ağız kullanılan bir resim tekniği.

Bir not: “Çin resim sanatında iki ana teknik: Gong-bi (工笔). Anlamı ‘titiz’. Özellikle detayları sınırlandıran hayli teferruatlı fırça darbeleri kullanılır. Daha çok bireysel atölyelerde çalışan sanatçılar tarafından kullanılan bir tekniktir.

Mürekkep ve Wash (yıkama, aşındırma) resim tekniği Çince’de Shui-mo olarak adlandırılır. Genel olarak fırça resmi ya da sulu boya olarak isimlendirilir. Ayrıca ‘literati’ olarak bilinir. Aynı zamanda, Çin’in resmi dört sanatlarından bir tanesidir. Teoride, baylar tarafında yapılan amatör bir sanattır.” (13)

 

Dipnotlar

1-Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, İstanbul: İbda Yayınları, 1989, s.69.

2-Ahmed Arvasi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, 1994,  s.109.

3-Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, 1991, s.314.

4-Ahmed Arvasi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, s.164.

5-Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, s.126.

6-Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı, s.230.

7-Wassily Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine, 2015, s.20.

8-Kandinsky’nin “Sesler” adlı kitabı Türkçe’ye Aytek Sever tarafından çevrilmiş ve Altıkırkbeş Yayınları tarafından 2015’te yayınlanmıştır.

9-Salih Mirzabeyoğlu, Elif: Resim Redd Kökündendir,2003,  s.78.

10-Marie-Laure Bernadac, Paul edu Bouchet, Picasso: Dâhi ve Deli, Çev. Cem İleri,  2004, s.146.

11-Germain Bazin, Sanat Tarihi: Sanatın İlk Örneklerinden Günümüze,  Çev. Selahattin Hilav, 2015,  s.492.

12-Sanat Ansiklopedisi, Metin: Adnan Turani, s.44.

13-http://www.turkcindostlukvakfi.org.tr/sayfa.php?id=17.

 

Aylık Dergisi 156. Sayı

 
Etiketler: Şiirden, Tuvale, Resim, Estetiği, -II-,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı