Yazı Detayı
03 Şubat 2017 - Cuma 12:07
 
Şia Hedefindeki Nur Halkası
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

“Sahâbî”, Allah’ın Sevgilisi’ni, Müslüman olarak, Resûllüğüne inanmış bulunarak, bir kere gören yahut O’nun tarafından bir kere görülen…

 Sahâbî; nur nesli... Allah Sevgilisi’nin dostları, muhabbetlileri… O’na, Resûller Resûlü’ne maddede ve mânâda yeryüzünde ilk muhatap onlar… Sahâbî; ümmetin temel taşı. Kâinatın Efendisi’nde mündemiç olan nura ve hakikate muhatap ilk nur halkası… Bu muhataplığa nisbeten her biri, birden fazla ve farklı veçhelerden, Allah Resûlü’nün gölgesi. Muradı aslı gibi olmak…

Allah Resûlü buyuruyor: “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz.”

Kâinatın Efendisi’nin ashâbı, gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin ashâbından üstün. Bu, ayetle sabit… Peygamberlerden sonra insanoğlunun en üstünü Allah Resûlü’nün Sahâbîleri… Sahâbîlik vasfına nisbetle mertebe mertebe. Her birinin makamı ve fazileti ayrı… Diğer taraftan her biri mutlak müçtehid. Onlara muhabbette bize bildirilen esas ölçü ise şu; Sahâbî’yi Peygamber bilmemek kaydıyla ufuksuz sevgi mümkün. Malumdur ki; onların en büyüğü “Sıddîkiyet” makamıyla Hazreti Ebu Bekir; en küçüğü ise iman şerbetiyle küfrün zirvesinden sahâbîlik zirvesine tırmanan Hazret-i Vahşi. Bu halden mülhem Büyük Doğu Mimarı’ndan öğrendiğimiz veçhile; hangi kuru akıl ve hassasiyetten nasipsiz kalb kalkar da “sadakat ve liyakat”, “şiddet ve adalet”, “merhamet ve iffet”, “ilim ve şecaat”,  “akıl ve idare-yöneticilik” vasıflarıyla övülmüş Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali,  Muaviye’ye dil uzatabilir.

Mevzuu “Sahâbî” olması itibariyle oldukça ince. Bu sebeble, bu konuda söz söyleyenlerin kalbleri de bir o kadar rakîk ve ince olmalı. Hâlimiz, olamadığımızın isbatı, muradımız ise olanlara nisbeten, edebi muhafaza ile imanı ve idraki şart olan bu davayı Ehl-i Sünnet çizgisi üzere kalblere bir kez daha ihtar etmektir. Gayemiz mevzuları papağan gibi tekrar etmekten ziyade Sahâbî keyfiyeti ve mânâsını bir toz zerresi kadar dahi olsa hissettirebilmek. Yazımızda Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman hakkında birkaç cümleyle iktifa edecek ve bariz olan diğer meselelerde derinleşeceğiz.

 Şia ve modern küfür güruhlarından bir kısmı Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın, Hz. Ali’ye ait halifeliği “gasb yoluyla” aldıklarını iddia etmekte. Hâlbuki Hz. Ebu Bekir’in başta “sıddîkiyet ve adalet” gibi birçok vasfı Kur’an ile övülmüş olmasıyla sabit. Takdir Allah’ın, bu sebeble nazarımızda müdafaası dahi zül… Hz. Osman; hilm, rikkat, çifte nur sahibi “Zinnureyn”… Hayâsından melâikenin utandığı Hz. Osman’dan, balçıktan mülhem insan utanmaz ve bir kısım nasipsiz onun yumuşak mizacını istismar ederek akraba kayırdığı, hak edene hakkını vermediği, iddiasını savurabilmekte.

Allah Resûlü buyuruyor: “Her günaha şefaat ediciyim, fakat Sahâbîlerime dil uzatanlara asla!”

Hazreti Ömer

Hattab oğlu Ömer, İslâm’ın keskin kılıcı. Şiddet ve adalette remz Sahâbî. Bi’set’ten altı sene sonra yirmi yedi yaşlarında iken kırkıncı Müslüman olarak Nur halkasında yerini aldı. Müminlerin ikinci halifesi; Ömer-ül Faruk. Bu lakap, Allah Resûlü tarafından hak ile bâtılı ayırd edici manasında kendisine takdir ediliyor. Müminlerin Emîri unvanıyla ilk anılan Hz. Ömer… Halifeliği döneminde getirdiği yenilikler ile İslâm’a muhatap devlet anlayışını sistemleştiren ve fetihlerle heykelleştiren O. O, Şam’ın fatihi; O, İRAN’ın fatihi; O, Halep’in, Musul’un, Mısır’ın, İskenderiye’nin, Azerbaycan’ın, Horasan’ın fatihi; O, Büyük Fatih… Mütefekkir’in kelâmında O; “İslâm devlet idealinin, ideal başbuğu…”

Başta Şia olmak üzere böylesi yüce bir şahsiyetten gocunanlar, O’nun gasb yoluyla hilafeti aldığını iddia etmekte ve O’nu, Kur’an’a ve Sünnet’e muhalefet etmekle suçlamakta. Şia, ilmi ve kıvrak zekâsıyla Allah Resûlü tarafından taltif edilen Hz. Ömer’i, hutbesinde kendisine karşı çıkan hanım Sahâbî kadar ilim bilmemekle ithaf etmekte ise de o tabloda şeriat ve hakikat çizgilerinden başka ahenk gözükmüyor.

İran’ın fatihi Hz. Ömer, Farisi bir köle olan Ebu Lü’lü tarafından sabah namazındayken şehit edildi ve o, altmış üç yaşında, Resûlü ve Ebu Bekir ile aynı yaşta ebediyete irtihal etti. Mübarek nâşı ise Sıddîk-ı Ekber’in yanına gömüldü. Buna mukabil şahidiz ki; İran, katil Ebu Lülü’nün Kaşan’daki mezarını, her gün yüzlerce kişinin ziyaret edeceği bir türbe haline getirmiştir.

Hazreti Ali

Ebu Talib oğlu Ali kerremallahu vechehu… Âlemlere Rahmet Peygamber’e Nübüvvetin geldiği günün ertesi, dokuz-on yaşlarında, nur halkasına dâhil olan ilklerden. Ömrü boyunca putlara secde etmemiş bir yüze sahip; O, Ebü’l Hasen… Allah Sevgilisi’nin iki göz nurunun babası... O, Allah’ın Aslanı. O, Murtaza… Her hâlinden “Razı Olunan”…

“İlk Müslümanlar”dan, “İlmin Kapısı” ve “Müminleri Halifesi” Hz. Ali ile hilm, rikkat ve Hz. Ömer misali adaletiyle nam salmış Şam Valisi Muaviye radıyallahu anh arasındaki ilk ihtilaf Hz. Osman’ın katillerinin yakalanması bahsindeki içtihad farkıyla başlar. Bu anlayış farklılığı zincir misali gelen vakıalarda mevziini korur ve zahir planında karşı karşıya gelen iki büyük Sahâbî, içtihatlarındaki gaye olan hakikati muhafaza noktasında BİR’dirler. Her biri mutlak müçtehid seviyesinde ve malumdur ki; içtihatta isabet eden iki, yanılan ise bir sevap alır. Bu mânâdan mülhem teşekkül eden, Ehl-i Sünnet’te şaşmaz ölçü; “Hz. Ali haklıdır, Hz. Muaviye haksız değildir.” Her iki tarafta da Sahâbî ve Tabiinlerin büyükleri mevcut. İtidalden nasipsiz kimileri ise kendi veçhelerinden ifrata düşmüş ve bu ifrat, baş gördüklerini ilahlaştırma ve masumane sıfatla nitelendirmeye kadar varmıştır. Zahiri tabloda görünen uçurum, bu nasipsizlerin halleri dolayısıyladır. Kiminin zikri ve itikadı Ehl-i Beyt düşmanlığına, kiminin ise Hz. Ali sevgisinde hadsiz bir ifrada kaçmıştır.

Müslüman birliğinin dağılması zannıyla, bu halden fayda devşirmek isteyen dönemin Bizans İmparatoru Konstans, ilk saldırı Suriye olmak üzere Müslümanlara savaş ilan eder. Bu haberi alan Muaviye radıyallahu anh ise İmparatora kılıçtan keskin şu satırları gönderir: “Ey Bizans İmparatoru, eğer Müslümanların üzere bir savaş ilan edersen, sahibimle -Hz. Ali (r.a) ile- derhal barışır. Onun başkanlığı altında onun kumandanı olarak senin üzerine ben gelirim. Ve Allah’a yemin olsun ki payitahtın olan sisli dumanlı Konstantiniyye -İstanbul’u- şehrini yıkıp yakıp kapkara kömür haline getiririm. Yerden havuç çekilip koparıldığı gibi seni Mülk’ünden çekip çıkarırım ve seni dağlarda domuz çobanı yaparım.”

İffet ve İzzet Abidesi

 Hz. Âişe, Kâinatın Fahri’nin mübarek zevcesi ve müminlerin annesi. İnsanoğlunun peygamberlerden sonra en büyüğü olan Ebû Bekir Sıddîk’ın kızı. Babasının aynadaki aksi; Âişe-i Sıddîka… Üstün basiret ve ferasete malik Hz. Aişe’den gelen ilimle hadis ilminin mukaddes ölçüleri belirir. Keza tefsir ve fıkıh ilminde de dirayet sahibi.

Büyük Doğu Mimarı’nın diliyle “İfk” hadisesi; “İffetin madenine iffetsizlik, ismetin cevherine ismetsizlik isnat ve iftirası…” Bu hadise, dehşetler ötesi bir kelamla Nur’un tam merkezini kirleteceğini sanan, kalbleri ve alınları damgalı münafık oyunudur. Hakikat, en başından beri Resûl’e aşikâr, fakat O zahire göre hükmetmeğe memur. Hadise, duyan herkesin kalblerini yoklatıyor lakin göklerden gelen hüküm net; Allah Âişe-i Sıddîka’yı doğruluyor. Modern küfür ve küfrünün kökünü nur nesline kadar dayandıran Şia, insan kelamıyla müdafaası bile zül olan, tüyler ürpertici iftirayı benimser ve İffet ve İzzet Abidesi Âişe’ye iftiranın en ağırını layık görür. Gulat-ı Şia içerisindeki bazı güruhlar, haddin haddini de aşarak Nur ayetlerini inkâr eder ve küfürlerini bu ayetlerin Sünniler eliyle eklendiği iddiasına kadar vardırırlar.

Hz. Âişe’nin, Resûl’ün vefatından sonra, bazı Sahâbîlerle muarız durumuna düştüğü meseleleri içtihad ve idrak farklılığı olarak görüp, haddi bilmek icap eder. Şia’da ise Cemel Vakası, Hz. Âişe’nin Hz. Ali’ye olan muarızlığı sebebiyle, Müminlerin annesini baş d….n ve ş.rli! göstermelerinde temel hadise. Hz. Âişe demek Ehl-i Sünnet demek. Hadiste, tefsirde ve fıkıhta temel ölçüler onun eliyle-ilmiyle yerli yerinde. Kâinatın Efendisi’nin ifadesiyle “Âişe’nin altın bileziği, ilim ve Kur’an…” Hz. Âişe’nin reddi Ehl-i Sünnet’in temel ölçülerini ve hadisleri red manasına denk düşmekte. Gayeleri İslâm’ın derinlik buudunu yok ederek temel taşlarını bin bir parça etmek. Elbette bu gaye muhal ötesi…

Hazreti Hasan

Allah Resûlü’nün iki göz nurundan ilki. Hicretin üçüncü yılı Hz. Ali ve Hz. Fatıma’dan dünyaya gelen ilk çocuk. Sûrette ve sîrette Kâinatın Fahri’nin fevkalade benzeri, adeta onun nurundan bir damla.

Hz. Hasan, hicretin kırkıncı yılında müminlerin beşinci halifesi. Altı ay, altı gün halifelik yaptı ve makamını anlaşma ile Muaviye radıyallahuanh’a teslim etti. Fazilet ve takva bakımından Hz. Muaviye’den üstün olan Hz. Hasan, liyakatte onu halifelik makamına uygun gördü. Keza diğer Sahâbîler de itiraz etmeyerek, hilm ve adalet sahibi Muaviye radıyallahuanh’a biat etmişlerdir. Bu vakıada Şia’nın yaptığı gibi ne Hz. Hasan için mağdur edebiyatı yapılması doğrudur ne de Hz. Muaviye’nin makamı gasp ettiği gibi galiz bir kelam söz konusu olabilir. Layık gören Allah Resûlü’nün mübarek torunu, layık görülen ise Allah’ın Kitabı’nın Kâtibi.

Hazreti Hüseyn

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’dan hicri dördüncü yılda dünyaya gelen Nur neslinin ikinci mübarek başı. O, cennet gençlerinin efendisi. O, “Abâ ehli”nden… Elli altı yaşında, Hicretin altmış birinci senesi Kerbelâ’da şehit…

Kerbelâ hadisesinin tohumları Hz. Osman devrinde Yahudi İbn-i Sebe eliyle atıldı. O, Müslümanları ayırıcı söylemlerinin yanı sıra, Hz. Ali’yi mübalağa yolunda ileri gidenlerin başını çekiyordu. Sureti Hakk’dan, Hz. Ali tarafından görünüp diğer Sahâbîlere karşı çıkma fikir de Yahudi tıynetinin yansımasından başka bir şey değildir. İbn-i Sebe’ eliyle atılan tohumların, Şia misali tarafgirlik ile filizlenmesi ise Müslüman olup olmamakta gidip gelen münafıklar eliyle oldu. Keza Cemel, Sıffin ve Kerbelâ Hadiselerinin kışkırtıcıları da hep bu tıynete sahip münafık tipler.

O’nun ne fazilet ne de liyakat açısından Yezid ile karşılaştırılması caiz değil. Nur ocağı Hz. Hüseyin’i peygamber bilmemek kaydıyla kuvvetle muhabbet mümkün. Buna mukabil ise kimi toplulukların Hz. Hüseyin’e duydukları muhabbette, Farisi bir çirkinlik mevcut. Vakıadır ki; İran’ın fethinden sonra Müslümanların eline düşen, soyluluğu ve güzelliği sebebiyle Hz. Ömer tarafından Peygamber torununa hediye edilen “Şehribanu”, İran Hükümdarı’nın kızı idi. Bu ise Farisilerin gözünde kutsal kabul edilen Sasani kanının Peygamber soyu ile birleşmesi manasına geliyor. Farisi zihniyet ise burada büyük bir şeytanlıkla oldukça çirkin bir anlayış sergiliyor, o da şu ki; Peygamber nesli ve Farisi Hükümdar soyunun birleşmesiyle doğan bu yeni nesil, Farisi bir ırkçılıkla kıymeti haiz görülmekte.

Hazreti Muaviye

Babası Ebu Süfyan…  Muaviye b. Sahr b. Harb b. Ümeyye b. Abdişems b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab ve beşinci baba olan Abdümenaf’da Peygamber nesebine ulaşıyor. Kâinatın Efendisi’ne Peygamberlik geldiği tarihten yedi, Hicretten yirmi yıl evvel ve Fil tarihinden otuz üç yıl sonra Mekke’de dünyaya geldi. Annesi Hind bint Utbe. Bacısı Ümmü Habîbe, Resullullah’ın mübarek eşleri ve müminlerin annesi… Dolayısıyla Hz. Muaviye, Allah Resûlü’nün kaynı. Babası, annesi ve erkek kardeşleri olan Yezid ve Utbe Mekke’nin fethinden sonra İslâm dairesine girdiler. Kendisi ise babasından evvel kaza umresi sırasında Sahâbî olma şerefine erdi. Mekke’nin fethine kadar gizli Müslüman…  “Müminlerin Emîri” ve “Vahiy Kâtibi”…

Hz. Muaviye’de saklı mânâ; kader cilvesi ve ilahi sır vesilesiyle o, Sahâbî mana ve keyfiyetinin muhafazasında perde. Ona uzanan, ondaki haysiyet ve hakikati inciten dil, tüm Sahâbîlere uzanmış demektir ki; Sahâbîlerin arasında fazilet bakımından fark olsa da hakikatte hepsi BİR’dir. Sahâbî ise Allah Resûlü’ne köprü… Buna nisbeten ashâbına uzanan dil, Resûlü’nü nasıl incitmesin?

Muaviye radıyallahu anh, müminlerin beşinci halifesi ve saltanatın ilk sultanı. O, vahiy kâtibi olması ile Allah Resûlü tarafından “emîn” görülmüş ve övülmüş Sahâbî. Kendisine en çok saldırılan mevzuu olan halifeliği saltanata terk etmesi kararına ise “İslam’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır” hikmeti mucibince bakılması gerekir. İlahî cilve burada da kendisini gösterir; yeni idare usulü ve baba ve oğulda tecelli eden zıt hakikatler… Hz. Muaviye’nin hükümdarlığı sırasında içtimaî nizamı zedeleyici başkaldırışlar yok denecek kadar az. Onlarca fetih ve refah… Ondaki ruhî kıvam ve İslâmî anlayış, hükümdarlığı sırasında rahmet ile tecelli etmekte. Ardından gelen ve tersinden hakikat belirtecek olan hadise, oğlu Yezid’in İslâmî anlayış ve nizam noksanlığından doğan zalim sultanlık. Yezid’in hakimiyetsizliği, Peygamber torununun katli gibi elîm bir hadiseye sebebiyet vermiştir. Şeriatten ve nizamdan tek zerre dahi feda edildiğinde zuhur eden dehşetler ötesi hadise; âlemlere rahmet efendimizin iki göz nurundan Hüseyn’in katli...

Netice

Ehl-i Beyt’in tamamı Ehl-i Sünnet’tir. Ve bugün Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, Allah Resûlü ve Sahâbîlerinin pazarlıksız tâbii ve hürmetkârıdır. Diğer taraftan nasıl ki meyhanenin kapısına eczane tabelası asmakla oranın mahiyeti değişmez ise, aynı şekilde Ehl-i Beyt’e ait liyakati taşımadığı halde kapısına Ehl-i Beyt levhası asılmasıyla da orası Ehl-i Beyt olmaz.

Şia, belli başlı tarihî vakıalar üzerinde çevresini öyle tesir altında bırakmıştır ki; bahsedilegelen o iddialar Ehl-i Sünnet’te dahi soğukluk meydana getirmiştir. Nitekim Büyük Sahâbîlerden olan Hz. Muaviye’nin ismi, diğer Sahâbîlere nisbeten az zikredilmiş ve az konulmuştur.

Sahâbî’nin kendi devri içerisinde birbirleriyle pazar alışverişi, aile kurma, dini-ilmi mülahazalarda ve siyasi-idari münakaşalarda bulunması çağının muarızları ile normaldir. Bize düşen her ikisini de kabul ve tenkit sınırlarını aşmamak… Anlayışı yenileyerek devam etmek… Meseleleri çirkin kelamlarla batağa sokmak ümmetin aklını ve kalbini fesad çemberi içine almaktan başka bir şey değildir.

Diğer taraftan bir grup Farisî Şia ise, Farisî kültürden doğan Maniheizm dininin anlayışından vazgeçmemiş ve onların bir kısmı fetihler ve Müslümanların gücünden çekindiklerinden dolayı Müslüman olmuşlardır. Bu yüzden hiçbir zaman kendilerini İslâm’a ait görmemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Batı ile dostluğunu sürdüren Şia, Müslüman düşmanlığını ise yüzlerce yıldır sürdürmektedir.

Sözü Allah Resulünün kelâmıyla noktalayalım:  “Ashâbıma dil uzatmayın. Çünkü ahir zamanda öyle bir kavimler gelir ki, onlar, ashabıma söverler. Onlar hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, onların cenazeleri olursa namazlarını kılmayın, onlarla evlilik yapmayın, onları kendinize mirasçı kılmayın, Onlara selam vermeyin, onların (arkasında) namaz kılmayın.”

Aylık Dergisi 148. Sayı, Ocak 2017

 
Etiketler: Şia, Hedefindeki, Nur, Halkası
Yorumlar
Haber Yazılımı