Yazı Detayı
01 Eylül 2020 - Salı 14:50
 
Şehr-i Şehîr
Oğuz Can Şahin
 
 

Koca İstanbul, çevre kentleri buraya gıptayla bakar, hatta kıskançlık bile ederler. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.” İzbe çıkmaz sokaklarından tutun da, en ferah alımlı muhitlerine kadar her taş, çizgi, rengiyle güzîde bir memlekettir burası. İstanbul’da doğmuş ve büyümüş olmaktan minnet duyuyorum. Ayasofya’nın tekrar aslî hüviyetine döndürülmesiyle beraber kendime; “Ne kadar İstanbullu’yum?” diye sormaktan kendimi alıkoyamadım. Hakikaten de tarih boyu meşhur, milletlerarasında şöhreti hiç azalmamış, peri masallarındaki mekânlara taş çıkartan, efsanelerin mevzuu, krallar ve padişahların gözdesi bu şehri ne kadar iyi tanıyoruz? Mütefekkirler, falanca muharrirler, aydınların roman, şiir ve fikirlerinin baş tacı bu şehrin yabancısı olmayalım? Albert Camus kadar olmasa da, biz de birer “Yabancı”yız. İstanbulluyuz güya... İstanbul derya biz içindeki minik balıklar gibiyiz. Arada hafakanlar basıyor, başka şehirleri ziyaret ediyor olsak da, sonrasında soluksuz kalıyoruz, bağımlısıyız İstanbul’un.

 

Ayasofya ve Süleymaniye

 

Refik Halid Karay, “güzel” ile, “alımlı-sempatik” arasındaki farkı çok güzel belirtmiştir: “Kadına güzellikten ne anladığını sorarsanız hemen kendini düşünür; bir erkek ise sevgilisini hatırlar, artistin aklına gelen yaptığı heykeller ve resimlerdir; bir filozof ise bir şeycikler diyemez, şaşırır kalır! Güzelliğin ‘thêorique-nazarî’ bir tarafı yoktur; ancak tarih bakımından tarifler yapılabilir. Zira her çağ kendine göre bir güzelliğe sahiptir.” Yine ona göre, bir devrin güzel bulduğu şey başka devirlerde de güzel gözüküyorsa, hakikaten güzelmiş... Bu adam, İstanbul’u can-ı gönülden sevmiştir. Öyleyse İstanbul’un “güzel” birkaç mabedinden bahsetmek lâzım. Her ne kadar, bir semtten başka bir semte geçerken yarım saatlik bir zaman yolculuğunda, bizi çileden çıkartan, sabrımızın ayarıyla oynayan insanlarla karşılaşsak da bahtlı milletiz. Üsküdar’dan, Eminönü’ne geçerken Ayasofya Camii ile Topkapı Sarayı’nı görürüz. Bahtlıyız ki, Ayasofya gibi dünyanın en heybetli mabedlerinden birinin karşısına eli boş çıkmamışız, ona yeniden mânâ ve ruh atfederken, Süleymaniye, Beyazıt ve Sultanahmet gibi göz kamaştırıcı eser-mabedlerle destekleyip, süsleyebilmişiz.

 

Caddebostan ile Bostancı

 

Bahsettiğimiz güzellikler her ne kadar benliğimizi, değerlerimizi hatırlatsa da; eksik bir şey var. Şahsen İstanbullu olmanın hakkını vermediğimi düşünüyorum. Caddebostan’da gezen birisine, buranın bir zamanlar adının Cadıbostanı olduğunu ve bugünkü Bostancı’ya vaktiyle Bostancı Başı denildiğini söylediğimizde hayrete düşebilir.

 

Beyoğlu, Şişli ve Nişantaşı

 

Peki ya Beyoğlu?.. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde bu muhitte yerleşim yokmuş. Halk da burayı adlandırmak için “karşı yaka, öte” anlamına gelen “pera” kelimesini kullanarak Peran Bağları dermiş... Gayrimüslimler Beyoğlu’na Pera dese de Türkler Pera diye hitap etmemiş. Bir rivayete göre: Fatih Sultan Mehmed zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Komnenos İslâmiyet’i kabullenmiş, ona atıfla, muhitin adı Beyoğlu olmuş... 1870’de burada bir hâdise yaşanmış ve tarihe “Büyük Beyoğlu Yangını” olarak geçmiş. Beyoğlu, bugünkü şeklini o yangından sonra almış. Osmanlı bu vakıadan sonra yangın sigortası diye bir çalışma başlatmış. Nişantaşı ve Şişli gibi mühim semtler de bu yangından sonra ayrı bir ehemmiyet kazanmış.

 

Büyük Beyoğlu yangınından sonra, Beyoğlu’ndaki elçilikler, yabancı misyonerler, Laventenler kendilerine yeni yerleşim alanları aramış... Bazıları Ayazpaşa-Gümüşsuyu çevresine (Bugünkü Alman Konsolosluğu civarı), bazıları da Taksim’den Şişli’ye doğru yönelmiş. Pangaltı ve Osmanbey’e de gidenler olmuş tabiî. Yangından evvel Beyoğlu finans merkezlerinden birisiymiş. Matbaa-i Osmaniye’yi kuran Osman Bey de, Harbiye ile Şişli arasında bir arazi satın alarak konak yaptırmış. 

Büyük Beyoğlu yangını 11 Rebiyülevvel 1287 (5 Haziran 1870) Pazar günü öğlen Feridiye Sokağı’nda Macar Riçini’nin kiracı olarak oturduğu evde başlamış, ahşap evler dolayısıyla yangın değişik yönlere yayılarak tüm Pera’yı kaplamış.

 

Beyoğlu Belediyesi Altıncı Daire’nin raporuna göre bu olayda 65 cadde ve 163 mahalledeki toplam 8.000 bina harabe olmuş.

 

Eyüpsultan

 

Ya mukaddes belde Eyüpsultan? Seneler önce nereden işittiğimi hatırıma getiremediğim bir hâdise anlatayım: Aksaray-Alibeyköy minibüs hattının Aksaray durağında muavin “Eyüp’e gider, Eyüp’e gider” diye bağırıyor. Malum olduğu üzere Aksaray meyhanelerin bol olduğu bir semt... Meyhanelerin birinden çıkan sarhoş bir adam, muavinin bu sözlerini duyar ve sunturlu tokadı bağıran herifin ensesine yerleştirip, “Eşşoğlu Eyüp Sultan askerlik arkadaşın mı? ‘Eyüp, Eyüp’ diye bağırıyorsun. Eyüp Sultan diyeceksin!” sözleriyle taşı gediğine koymuş oluyor. Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile İstanbul’un “Eyüp” ilçesinin isminin Eyüpsultan olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi (Ekim 2017) TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Şamarı yiyen adamın bu işte bir parmağı var mıdır acaba? Ebû Eyyûb el-Ensârî İstanbul’un manevi ilk fatihlerindendir, mertebesi ulaşılmaz, Sahabe-i Kiram’dandır. Dolayısıyla İstanbul’un atardamarı, efendisi O’dur. Bedir, Uhud, Hendek gazâlarına iştirak eden büyük sahabî cihat ve gaza aşkıyla doksan beş yaşında tâ kalkıp İstanbul’a gelmiş!

 

Laleli yahut Laleli Baba

 

On sekizinci yüzyılda bugünkü Laleli Camii’nin tam karşısında ayakkabı tamircisi bir adam, ahali tarafından pek sevilmezmiş. III. Mustafa ve validesi Emine Mihrişah Kadın bile bazen bu camiye gelip namazını kılar, ahaliyle muhabbet edermiş. Bizim tamirci adamın yakasında her zaman bir lale, camiye “gitmiyor” diye dedikodusunu yapan etraftakilerin ithamına karşı daima güleryüz... Rivayete göre cami, ismini bu şahıs, yâni “Laleli Baba”dan almış. Bu zât veliymiş.  Bir keresinde III. Mustafa’yla zıtlaşmış bu zat, Sultan’ı pes ettirip, “Saltanat’ın sahibi sensin” dedirtmiş, onun bileğini büküp hayatî bir ders vermiş. Padişahla aralarında sıkı bir münasebet oluşmuş. Bu zâtın türbesi Fatih’te bulunuyor.

 

Hazret-i İsa’nın Beşiği: Beşiktaş

 

Rivayete göre: Rahip Yuşka tarafından bir kilise inşa ettirilmiş Hazret-i İsa’nın beşiği de Kudüs’ten bugünkü Beşiktaş’a getirilip, bu meçhul kilisenin içinde muhafaza edilmiş. “Kone Petro”, “Taş Beşik” demekmiş. Rahip öldükten sonra bu beşik Ayasofya’ya götürülmüş. Beşiktaş isminin bundan dolayı kullanılageldiği söyleniyor.

 

Sırada Pendik

 

Bizans döneminde her tarafı surlarla çevrili mânâsındaki “pantecion (pantiki)” kelimesi, bugünkü Pendik’in eski ismi.

 

İstanbul’u Doğu’dan gelebilecek muhtemel saldırılardan korumak için bir tür savunma hattı.

 

Mimar Sinan’dan Sonra...

 

Mimar Sinan’ın dehâsı ve şöhreti herkesin malumudur. Onun şairane hayatı, İstanbul halkını etkilediği gibi memleketimizin dışındaki insanları da tesiri altında bırakmıştır. Peki ya Mimar Sinan’dan sonra onun ulvî görevini üstlenen zât? Onun kim olduğundan haberimiz var mı? Kaçımız bunu biliyoruz? Tamam onlar gibi olamıyoruz, bize bıraktıklarına hayretler ediyor, vecdle bakıyoruz. Filvaki gıpta ettiğimiz kişi, her kim olursa olsun, onların mertebesine ulaşamıyorsak gıpta ile yâd etmemiz gerekir. Erdemli olmak bunu gerektirir. Mimar Davud Ağa, Sinan’ın talebesidir. Türkiye Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde Davud’un nereli olduğu, hangi tarihte dünyaya geldiği tam bilinmiyor. Davud Ağa’nın Hasbahçe’deki mimarlık mektebinden yetiştiği zannediliyor.  Koca Sinan’ın tezgâhından geçmiş. 1575’lerden 1582’ye kadar çeşitli nazırlık görevleriyle Osmanlı’ya hizmet etmiş.

 

TDV’deki bahisten bir iktibas: Suyolu nâzırı olduğu yıllarda Dâvud Ağa’nın Halkalı su yolu hakkında zengin bilgiler ihtiva eden bir harita çizmiş olduğu, 992 (1584) tarihli ve 0,25 × 3 m. ölçüsündeki bu haritanın Hikmet Bey tarafından aslından yapılan bir kopyasının İstanbul Sağlık Müzesi’nde olduğunu Saadi Nirven tesbit etmiştir. Aynı haritanın diğer nüshaları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde (Hazine, nr. E. 12.481 [Nuri Arlasez bağışı], 0,32 × 2,11 m. ölçüsünde) ve Millet Kütüphanesi’nde (nr. 930, 0,27 × 2,86 m. ölçüsünde) bulunmaktadır. Haritaların kenarında şu satırlar okunmaktadır: “Merhum ve mağfûrün leh Sultan III. Murad sâbıkan Suyolu nâzırı olan üstat Dâvud’a itâb-ı azîm edip, sen benim suyumu nereye verirsin dedikte ol dahi ale’t-ta‘cîl bu kârnâme-yi acîbi peydâ etmiş. Hudâ teâlâ her ikisine dahi rahmet eyleye, âmin, Zilkade 992.” Sultan Murad ile Dâvud Ağa bu çizimde rahmetle anıldıklarına göre, haritanın aslı 992’de (1584) çizilmekle beraber, III. Murad’ın 1595’te, Dâvud Ağa’nın 1598’de öldüğü dikkate alınırsa mevcut nüshaların ölümlerinden sonra meydana getirildiği anlaşılır.

 

Davud Ağa 1952’den itibaren belgelerde mimarbaşı olarak zikredilmiştir. 1582’te Sarây-ı Hümâyun’da bir oda ve bir de hamam yapmış. III. Murad burayı beğendiğini söylemiştir. 1588’de Hassa başmimarı Koca Sinan vefat ettiğinde yerine onun yardımcısı olan Dâvud Ağa tayin edildi. A asofya hazîresindeki büyük türbelerden ikincisi olan, Sultan III. Murad’a ait türbenin mimarı olarak genellikle Dâvud Ağa’nın ismi zikredilmektedir. Fakat bu yapıda bir kapı kanadı üzerinde Dalgıç Ahmed Ağa’nın adına rastlanması şaşırtıcıdır. Bazıları, her iki mimarın da bu türbenin yapımında hizmetleri olabileceğine ihtimal verirler. Çarşıkapı semtinin Divanyolu Caddesi’ndeki Koca Sinan Paşa Külliyesi de Dâvud Ağa tarafından yapılmıştır.

 

Dâvud Ağa’nın yapımında hizmeti olan önemli bir eseri de Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Vâlide Sultan için yaptırmaya başladığı, Eminönü’ndeKİ Yeni Vâlide veya kısaca Yeni Cami adıyla tanınan cami ve külliyesidir. Safiye Vâlide Sultan, İstanbul Limanı girişinde bu caminin inşasını Hassa başmimarı Dâvud Ağa’dan istedi ve temeli 10 Muharrem 1006’da (23 Ağustos 1597) atıldı.

 

Bu vesileyle İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun hayatında derin bir iz bırakmış Cevad Ülger’den de bahsedelim. Zira kendisi “Çağdaş Sinan” olarak bilinir, bir musikişinas, ressam ve mimardır. “Ritmin Gücü ve Ritme Davet” diye ehemmiyetli bir kitabı vardır.

 

Boğaziçi Efsaneleri

 

İki efsane: Çatışan kayalıklar ile Argonodlar seferi. Boğaziçi’nin tepe (Karadeniz) kısımlarında iki kaya varmış. Biri Avrupa diğeri Anadolu yakasında. Bunlar bildiğimiz mıhlı, heybetli kaya parçaları değillermiş. Öfkelendiler mi, aradan geçen gemilere saldırır, onlara musallat olurlarmış. Tayfalar “aman birinden kurtulayım, şuradan yanaşarak gideyim” derken, öbürüne yanaşır, saldırılar neticesinde denizin dibini boylarmış. Örektaşı ve Rumelifeneri taraflarındaki çevre, son derece tehlikeliymiş. Orada, gemicilere yol göstermek için geceleri ışık yakılıyormuş. Karanlıkta “Boğaz’a giriyoruz!” sanan seyyahlar, civardaki koylara, belki de bugünkü “Dağlaraltı Limanı”na giriyorlarmış. Burada (şu an kömür limanı, koyvâri bir yer) geçit bulamadıkları için kayalıklara çarparmış.

 

Argonod meselesine gelirsek: Rivayete göre, elli civarında Grek, hangi tarihte olduğunu bilmediğim bir zamanda “Kolsid” ülkesindeki altın yapağı (koyun ve kuzudan kırkılan post) için Ege Denizi’nden Çanakkale’ye, oradan da İstanbul boğazlarını geçerek Karadeniz’e gidip, “Kolşid”e varmışlar. Bir kralın kızının yardımıyla “sihirli” yapağıyı bulup dönmüşler. Bir İngiliz muharririnin fikrine göre, bu yapağı Ankara’nın tiftik keçisiymiş. Argonodlar geldikleri yöne giderken, Rumelifeneri’nin orada Kral Phinee bu gemicilere yol gösterip, ikramlarda bulunmuş. Argonodlar da buna binaen “Harpi” denilen insan sûretli kanatlı ejderlere karşı Boğaziçi’ni savunmuşlar. Efsaneye göre, Argonodlar altın yapağı ve sihirbaz bir kadınla (Medee) Tarabya önünde demir atmışlar. Rivayete göre buranın adı “Pharmakin”miş. Sihirbaz Medee yolculukta kullandığı şifa ve büyü çantasını burada unutmuş. Ve yine efsaneye göre bugünkü Tarabya’da arsa satmak isteyen simsarın biri, “şifa yeri” mânâsına gelen Therapia ismini kullanmış.

 

Boğaziçi, Antik Çağ’daki adıyla “Bosphorus.” Bu sefer efsanenin başrolleri Zeus ve “güzeller güzeli” Io. Zeus, kadınlara düşkünlüğüyle meşhur. Olimpos’un en kuvvetli “tanrı”sı Io’ya aşık. Zeus, Io’nun, Hera da Zeus’un peşinde. Mâlum, Hera, Zeus’un karısı, kıskanç ve merhametsiz. Zeus tam Io’yu ayartacakken karısının gazabından korkusuna zavallı güzeli ineğe çeviriyor. Hera bu koskoca tanrı, yer mi? Zeus’tan ineği isteyince veriyor Io’yu inek hâlindeyken. Hera da alıyor bu ineği Argus adlı çobanı başına bekçi olarak atıyor. Argus, hiç uyumaz bir mahluk, her yerinde de gözleri var. Zeus her ne kadar ineği kendi elleriyle verse de Io’nun çektiği sıkıntılara dayanamaz. Oğlu ve habercisi olan Hermes’i yanına çağırır ve Io’yu kurtarmasını buyurur. Çoban kılığına giren Hermes, Argus’un yanına yaklaşıp haşhaştan çiçekleri kavalına koyar ve Argus’un karşısında kavalı çalmaya başlar. Çobanın kafa önce leyla, sonra şıp uykuya. O sıra inek halindeki Io kaçar. Hera, Zeus’un bir şeyler karıştırdığını hissedince bir at sineği salar inek kadının peşine. Kadın inek haliyle boğazı baştan sona koşarak geçer, Mısır’a kadar tabana kuvvet. Nil Nehri kıyılarına gelen korkak Zeus, sineği yok edip Io’yu eski hâline çevirir. Io’nun Zeus’tan Keroessa diye bir kız çocuğu olur. Keroessa ise İstanbul şehrinin kurucusu olan Megaralı Kral Byzas’ın annesidir. Byzas, şehri kurduğu zaman Haliç’e “altın boynuz” anlamına gelen annesinin adını verir. Bosphorus  yani Boğaziçi de “yüzen inek” mânâsına gelir.

 

Hülâsa, şehr-i şehîrin tozunu toprağını boşuna yutmamış olmak, şehre yakışır şekilde bir hayat sahnelemek lâzım. İlim, sanat ve adaletin tâcı bu şehirde, yaşadığımız yerin hakkını vererek hayat sürmekle mesulüz.

 

Aylık Dergisi 191. Sayı

 
Etiketler: Şehr-i, Şehîr,
Yorumlar
Haber Yazılımı