Yazı Detayı
01 Haziran 2019 - Cumartesi 09:19
 
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
Ercan Çifci
 
 

Başlığımız Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yağmurcu-Gerçekliğin Peşinde” isimli eserinden mülhem ve topyekûn külliyata matuf hâli işaret etmekte. Gaye, İslâm’a Muhatap Anlayış zaviyesinden ruhçuluğun hakikatini izhar etmek ve sır idraki çerçevesinde kucaklamak. Bütün bunları yapabilmek için de “sistem şuuru, sistemin şuuruyla” hareket etmek zaruri, yani nizam şart. Yağmurcu kıssası bu mânâda mühim.

 

Hikâye şöyle: Kiautschau bölgesinde korkunç bir kuraklık oluyor ve yöre halkı umutsuzluk içinde... Katolikler, Protestanlar, yağmur için dua ediyorlar, Çinliler kutsal ateş yakıyorlar... Fakat hiçbiri işe yaramıyor... O zaman ‘Yöre Konseyi’, iç bölgelerden, Schantung’dan bir uzman, bir YAĞMURCU getirtmeye karar veriyor...

 

Kendisini şehir kapısında karşılamaya geliyor ve soruyorlar:

 

- “Sizin için ne yapabiliriz? Arzunuz nedir?”

 

- “Şehir dışında küçük bir ev verin ve beni rahatsız etmeyin!”

 

Yağmurcu, küçük bir bahçeyle çevrili evine çekilip üç gün ortalıkta gözükmüyor...  Dördüncü günün sabahı lapa lapa kar yağmaya başlıyor; bu mevsimde kar, en iyimser umutları bile aşan bir hâdise... Halk büyük bir coşku ile sokaklarda bağırıyor:

 

- “Yağmurcunun işi bu, yağmurcunun işi!”

 

Şehirden geçen arkadaşım, bu adamı görmeye gidiyor ve kendisine bunu nasıl becerdiğini soruyor... Çinli, büyük bir tevazu içinde cevap veriyor:

 

- “Oh! Bunu çok kolay açıklayabilirim. Ben Schantung’tan geliyorum; orada yağmur düzenli yağar, her şey düzenlidir, bu sebeple ben de düzen içindeydim. Kuraklığın hüküm sürdüğü Kiatschau’ya geldim, burada herşey düzensizdi, benim de düzenim bozuldu. Bu sebeple, sakin kalabileceğim ve DERİN DÜŞÜNCEYE DALABİLECEĞİM bir ev istedim. Üç gün-üç gece kendi kendime çalıştım ve eksik olan düzen yeniden kuruldu; kurulunca da yağmur yağmaya başladı!” (Mirzabeyoğlu 2017: 15-16)

 

Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu; bir ayniyetin iki kanadı. Yağmurcu misâli eksik düzeni kuran iki büyük mimar. Niçin ve nasıl buudlarıyla Büyük Doğu-İbda. Çağın nizamı, çağın kurtarıcı ideolocyası. İdeoloji/ideolocya fikrin nizamı, fikrin düzeni demek. “Suret olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez.” hikmetinden mülhem fikrin sureti. Her iki mimarın hareket mottosu: Sistem Şuuru, Sistemin Şuuruyla.

 

Sistem ve Şuur

 

Sistem, günlük dilde başarılı sonuçlara ulaşmak için belirli bir düzene bağlı yol, usul, metod” anlamında kullanılırken bilim dünyasında “mantıkî bir bütünlüğü ve tutarlılığı olan fikir ve prensipler topluluğu, karşılıklı ilişki ve etkileşim içerisinde bulunan parçaların meydana getirdiği bir bütün veya belirli kurallara göre işleyen bir mekanizma” olarak tarif edilir. Mirzabeyoğlu ise sistemi, kendisini teşkil eden unsurlarıyla tezatsız bir terkip ve bir bütün mânâsında tanımlar. Ardından sistemin düşüncede kurulu olduğunu ancak hayâlî olmadığını ve pratikle ilişkisine göre olması gerekenle olanın muhasebe ve muhakeme edileceği bir model olduğunu ayrıca ekler. Terkipten kasıt da apartman binası gibi üst üste yığılmış İslâm İktisadı, İslâm Hukuku, İslâm Siyaseti, İslâm Fenni ve sairlerinden oluşan garabet bir yapı değil, tam aksine ilmin bütün çeşitlerini İslâm’a Muhatap anlayış zaviyesiyle imbikten geçirip birbirleri ile rabıtalarını sağlamak, bütün fikir sadedinde kuvvetlendirmek, ardından “yitik mal” hükmündeki ilmi bu sistem içine alt sınıflar halinde yedirmektir. Bu hâl Mirzabeyoğlu’nun hayatında, İslâm tasavvufu ile Batı tefekkürü arasında kanatlarını açan ve ikinciyi birincinin önünde hesaba çekerek davasının isbatını yapan, yitik malını tanıyarak fethi gerçekleştiren bir aksülamele dönmüştür. Nerede ki nizam ve âhenk vardır, orada başıboş hüküm, tercih ve rey yoktur, der Mirzabeyoğlu.

 

Bugün İslâm coğrafyasının her tarafında direniş ateşi tutuşmuş, zulme ve sömürüye karşı başkaldırılar artmış, ancak belli bir dünya görüşü etrafında ittifak oluşmamıştır. Malum olduğu üzere İslâm’ın-Ehli Sünnet ve’l Cemaatin yüzyıla yakın zamandır devletsiz oluşu, devlet planında temsil edilmiyor oluşu Müslümanların yaşadığı sıkıntının en büyük kaynağıdır. Hıristiyanların (ABD, Rusya, İngiltere, Vatikan), Yahudilerin (İsrail), Şia’nın (İran), Vahhabi’nin (Suudi Arabistan), Nusayri’nin (Suriye), Hinduizm(Hindistan), kısmen Kıpti’nin bir devleti(Mısır) vardır ama İslâm’ın-Ehli Sünnet ve’l Cemaatin bir devleti yoktur. Bu yokluğa binaen Büyük Doğu- İbda Mimarları dışında bunun mücadelesini sistem çapında yapan da yoktur. Mütefekkir’in deyişiyle “Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak ‘Ehl-i Sünnet’ itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada ‘İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik’ mevzuundaki tek ‘sistem’ terkibidir!..” (Mirzabeyoğlu 2004: 115)

 

Görünen o ki Kumandan Mirzabeyoğlu dışında sistem çapındaki bu fikri temsil kabiliyetinde kimsede yoktur. Ve bu yokluğun neticesidir ki; gençlik sağda solda gecekondu seviyesindeki fikir ve aksiyon hareketlerinde ömürlerini zayi etmekte, enerjisini tüketmektedir. Gençliği bu hususta mazur görürken, hakiki suçluyu, oluş ıstırabı çekmek ve olamayışının sırrını liyakatsizliğinde göstermek isteyenlerde aramak gerekmektedir. Diğer taraftan sistem çapında işe girenlerde ise mevzu gelip niçin ve nasıl davasında noktalanıyor.

 

Niçin ve Nasıl

 

İslâm’a muhatap anlayış; zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı... Büyük Doğu-İbda; bu anlayışın nasıl ve niçin buudu.

 

Niçin ve nasıl? İşin esası ve inşası bu iki soruda gizli. Niçin ve nasıl bahsine İbda Mimarı şöyle açıklama getirir: “Ruhun eşya ve hâdiseler karşısındaki ‘nasıl’ tavrı, insanın ‘varlık’ ve ‘oluş’ bahsinde ‘iç’ ve ‘dış’a doğru şahitliğini kapsar. Aklın ‘niçin’ tavrı ise, kendisinden başlayarak ölçme ve biçme, sebep ve netice arayışıdır.” (Mirzabeyoğlu 2004: 16)  Büyük Doğu-İbda bu mânâda bir ayniyetin iki kanadı hükmünde hem bir ve aynı hem birbirlerinden gayrıdır. Büyük Doğu, İslâm’da ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki gövdesini temsil ederken İbda, onun taşıyıcı “niçin” kanatlarıdır. Bu anlamda bilinen malum deyişle; İbda, yürüyen Büyük Doğu’dur. Hem doğurucu neticedir hem hareket ettirici gayedir. İbda Mimarı’nın deyişiyle “ ‘İç’in dışta bulunuşu şuuruyla da iç’e ve dış’a bakan, böylece üzerinde bulunduğu işin zamanını gösteren İBDA, bütün bu gidiş ve gelişleri, toplama ve açılışları boyunca, BÜYÜK DOĞU’nun tecrit buudunu suretlendirir ve BÜYÜK DOĞU olarak ‘bilmek yapabilmektir’ hakikatince pratiği nakışlandırır.” (Mirzabeyoğlu 2004: 18) Bu çerçevede İbda, Büyük Doğu’nun aynıdır ve bütün verimleri Büyük Doğu’ya aittir. Birbirlerini tamamlayan değil, birbirlerini kucaklayan ve kalbe hitab edici yönüyle birbirinin sırrı. Yani Büyük Doğu İbda’nın, İbda ise Büyük Doğu’nun sırrı. Sır idraki, İbda diyalektiğinin temel ölçülerinden. Ruh ve sezgi, kendinden bir şeyler katmadan akla mevcudu göndermez. Aksi bir durum ham yobaz kaba softalığı doğuracağı gibi kişiyi kuru akıl belasına duçar eder. Nihayetinde İslâm “Sır İdraki”nin hakikatidir. “Dır” ve “tır”larla kestirilip atılamaz ve keşfe açık yönüyle çağlara hitap etmeye devam eder. Sır idraki, bir cephesiyle Kur’an idraki. Bu idrak olmazsa Allah Resûlü’nün namazı ile herhangi bir kişinin namazı arasında bir fark olmaz. İşin sırrı bir cephesiyle “hakikat nedir?” demek...

 

Hakikat ve Sır

 

Hakikat kavramı hem felsefi dünyada hem hikemiyat sahasında oldukça fazla önemlidir. Dünyaya gelmiş hiç kimse yoktur ki hakikatin izini sürmüş, onu arzu etmiş ve peşine düşmüş olmasın. Peygamberler, veliler, âlimler ve filozoflar her biri dereceleri farklı olmak üzere bu sırrı kurcalama derdinde. Herkesin hakikati kendine. Hakikatin hakikati nerede? Allah Resûlü’nün duası: Bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster. İlahi sır: “Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi murad ettim, insanı yarattım.” Tasavvufi anlayışta hakikat, şeriatın iç yüzü batını olarak tarif edilmekte.

 

Hakk kökünden türeyen hakikatin anlamlarını Râgıb el-İsfahânî el-Müfredat adlı eserinde şöyle sıralar: “gerçek (sabit) ve var olan şey, doğru inanç, riyadan arınmış amel ve tam olarak maksada uygun düşen söz, ebedî olması dolayısıyla asıl gerçek hayat kabul edilmesi gereken âhiret (fıkıh ve kelâmda), bir dilde asıl olarak hangi anlam için konulmuşsa o anlamı ifade etmek üzere kullanılan lafız.” Lügatte ise şöyle geçer: Bir şeyin aslı ve esası, mâhiyeti. Gerçek, doğru, gerçekten, doğrusu. Sadâkat, doğruluk, bağlılık, kadirbilirlik. Mecaz karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.

 

Felsefe dünyasında başat mevzulardan biri olan hakikat idealizmle materyalizm arasındaki mücadelenin de kaynağıdır. Platon’un kurucusu olduğu idealizm, hakikati insan zihninden bağımsız, kendi başına buyruk, maddi olmayan fikrî (ideal) bir varlık durumunda değerlendirirken materyalistler ise bilginin bilgi konusuyla tam uygunluğu olarak tarif etmiştir. Marksizmin başını çektiği materyalist anlayış hakikatin ölçütü olarak “pratik”i görür ve gözlem, araştırma, deneme ve uygulama ile doğrulanarak hakikate ulaşıldığını iddia eder. Mirzabeyoğlu ise bu noktada zarif bir ölçülendirme yapar: Fiziki veya ruhi; herkesin hakikatinin kendine âit olması ölçülendirmesiyle, hakikatler, Allah’ın tecellisidir, muradıdır, mahlûkudur.” ve ekler: “Şeriate aykırı hiçbir hakikat olamaz; insanda zâhir ve bâtın soyundan tecelli eden her faaliyet ve bilgi, doğrudan veya dolaylı, onun mihengi içindedir.”

 

Hakikatin fertlerde sayısız tezahürü malum olduğuna göre bu defa cevabıyla birlikte şu soru sorulur ki, Mirzabeyoğlu’nun çilesini çektiği davaya işaretlemesi bakımından oldukça mühim: “Herkesin hakikati kendine; öyleyse hakikatin hakikati kimde?” sorusu, “toplum malûmu” hakikatini “Ferdin Hakikati-Hakikat-i Ferdiyye”de toplar ki, bu fert Allah Resûlüdür... Bu ölçü içinde de, mevzuunda hakikati ve şahsiyeti topluluğa şâmil bir mânâ ifade eden “remz şahsiyet” hususiyeti görünür... Bu meseleleri “Allah’ın eli topluluk üzerindedir.” ölçüsü ile görmek ve “topluluk hakikati”nin hakikatinin de o ölçüde bulunduğunu bilmek gerek.”(Mirzabeyoğlu 1988:281)

 

Mirzabeyoğlu tam bir hakikat avcısıdır. Toplayıcı ve terkib edici bir keyfiyeti vardır. Avını tanır, ona yaklaşır ama incitmez, kaçırmaz, dır ve tırlarla kestirip atmaz. Meçhule hürmet tavrı inanılmaz boyuttadır. Bu yüzden “herkesin hakikati kendine” dedikten sonra “hakikatin hakikati kimde?” sorusunu sorar ve bunun üzerine İbda Hikemiyatı çerçevesinde yolda rastladıklarını örgüleştirir. Ardından öğrendiklerini, bir nevi mânâsına erdiklerini ete kemiğe yani bir surete büründürmeye çalışır. Buna mücerredi müşahhasla buluşturmak da diyebiliriz. Sır idraki olarak adlandırdığı bu anlayış Mirzabeyoğlu’nda şöyle dile gelir: “Varlık, kendini bir sır olarak ifşa eder... Sır, ‘ben’i saran ve kuşatan bir şeydir; problem ise kendimi ondan ayırarak çözmeğe çalıştığım şeydir... Bir kimse, sırla kuşatılır, fakat problemleri çözer...” (Mirzabeyoğlu 2004: 170)

 

Fikir ve Aksiyon

 

Mânâ dilini kaybetmeden ve toplum dilini çarpıtmadan mücerredi müşahhasla buluşturma, çetinler çetini bir iş. Hem Büyük Doğu Mimarı hem İbda Mimarı bu çetinler çetini işte gönüllü baş vazifeli. Ömürlerini davaya adayan iki fikir ve aksiyon kahramanı.

 

Aksiyon lûgat ve hikmet mânâsıyla şu: “Aksiyon, bir işle, bir oluşla, onu doğuran fikir arasındaki âhenk ve münasebet mânâsındadır ve lisanımızda barışabileceği tek kelime, ameldir... Hikmete geçerek aksiyon nedir ve ne değildir, onu cevaplandıralım. Aksiyon, sadece iş ve fikir değil, üstün işe hakkedilmiş (işlenmiş) üstün fikir demektir. Herhangi bir iş ve fikir değil dedik. Çünkü tam fikirsiz hiçbir iş yoktur. Bir sigara yakmak için bile kibritin çıkarılması, yakılması, birer küçük fikirdir. Bunların kıymeti yok... Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılâbı; aksiyon budur. Yani alelâdenin üstü; harika yenilik ve çetinlik şartları içinde insanın kendi kendisini ve cemiyetini aşma cehdi; aksiyon budur. Her işte imkân üstüne tırmanmak ve engeli aşmak davası; aksiyon budur.” (Mirzabeyoğlu 1993:39)

 

Fikir ise düşünme faaliyeti sonrası ortaya çıkan ürün, düşünce. Düşünme faaliyeti; bir yahut birden farklı şeyi, birbirleriyle olan yahut olması muhal şeyler üzerinden karşılaştırma, ayrıştırma. Özetle; eşya ve hadisenin muhasebe ve muhakemesi. Böylesi bir faaliyet ise ancak “İLK DOĞRU” ile mümkün. Malum ölçü; “Doğru düşünce olmadan düşünme faaliyeti olamaz.”

 

Başa fikir davasını almak ve bunu tatbik fikir diye işaretlemek beraberinde “teori-pratik” birlikteliğini getirmektedir. “İman olsa tezahürü olur” hikmetinden payla fikirden nasiple ortaya konulmuş bir amel-aksiyon yoksa ortada bir fikir davasından yahut davacısından bahsetmek imkânsızdır. Bu mânâda kendisini bir fikre muhatap-mensup kılan kişi aynı zamanda o fikrin bilfiil aktif uygulayıcısı olmak zorundadır. “Ben müslümanım” dedikten sonra kâfir gibi yaşamaya devam etmek nasıl saçma sapan bir olgu ise aynı şekilde kendini mensup htiği fikre zıt bir hayat sürmek o derece sapıklık ve sahtelik içerir. Her şeyin zamanı o işin hakikatine suret gibidir. Misâlen, öğle ezanı vaktin namazını gerektirir ve geçtiğinde yerine getirilse bile kendi zamanındaki kıymetini kaybeder. Müslüman’ın gündelik hayatı bu mânâda zamanı gelmiş fikir ve aksiyonla doludur…

 

“Zaman bendedir mekân bana emanettir’ şuurunda bir gençliğin 1976’da Gölge I ve II. dönemlerinde zuhuru, Akıncı Güç, Ak-Güç gibi, hiç beklenmeyen bir zamanda hiç beklenilmeyen yerde fışkırışı ve “Bir genç arıyorum gençlikle köprübaşı” muradını gerçekleştiren Üstad’ın, o genci “Mücerret Fikir İstidadı Tamam” diyerek karşılayışı ve “Beklenen Mütefekkir”i “Rapor”larla Tüm Anadolu’ya oradan tüm dünyaya takdim edişi... Gönüldaş Yayınları ile kendilerini merkeze teklif eden, taşıyan mücerret fikrin, dur durak tanımayan direnişi, yükselişi... Istırabımıza çare, Mütefekkirin ayak seslerinden başka bir şey değildir. O, dava adamlığında, samimiyette ve hakiki Mü’min anlayışında remz şahsiyet. Ruh emrinde kolların, Remz şahsiyete nisbetle kendini şekillendirişi O’nun kaleminde ve yaşamında mevcut. Nitekim O, “Yağmurcu Misali” kendini ve çevresini nizamlandırıcı, devletleştirici bir anlayışla zuhur etmiştir. Bu noktada Mirzabeyoğlu’nun “aksiyonlarını bile bizden alıyorlar” deyişinde şekillendiği gibi herkes YAĞMURCU’ya göre kendini ayarladı ve yine fasıkta, hasetçide, düşmanda kendini Yağmurcu nisbetinde yenileme ihtiyacı duydu. Böylece toplum Büyük Doğu’ya yakınlaşmaya, hazır hale gelmeye, geçiş dönemini yumuşatmaya başladı. Bunun neticesi olarak önce asıla musallat sahteler meydana çıktı, ardından grileşmiş “yumuşaklaşmış” nidüğü belirsizler.

 

Netice

 

16 Mayıs 2018. Yıllarca işkence ve zulme maruz kalan İbda Mimarı bu tarihte kendisinin Telegram adını verdiği, modern zamanların en acımasız işkence yöntemi ile şehid edildi. “Ömrümde bir kez bile Allaha sitem etmedim” diyerek arkasında destanlık bir mücadele tarihi bırakan Mirzabeyoğlu şehadetinden 7-8 ay önce (2017 yaz sonu) bacanağı Talat Bey’e söylediği şu sözler -kulağımıza küpe hesabı- hep hatırda olsun: “Hayatımın hiç bir döneminde bir saniyeyi bile boş geçirmeyecek şekilde çalıştım. Her şeyi yazdım. Oradan bakıp okuyacaksınız. Ben her şeyi çizdim, bütün resmi tamamladım, benden bir şey beklemeyin artık. Bundan sonra bu davayı taşıyacaksınız.”

 

Kaynakça

Mirzabeyoğlu, Salih. (2003). Elif: Resim Redd Kökündendir. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2004). İbda Diyalektiği: Kurtuluş Yolu. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2015). İslâma Muhatap Anlayış: Teorik Dil Alanı. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2017). Yağmurcu: Gerçekliğin Peşinde. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (1993). İdeolocya ve İhtilal: Kavganın İçinden. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (1988). Hikemiyat:. İstanbul: İbda Yayınları.

 

 

Aylık Dergisi 176. Sayı

 
Etiketler: salih mirzabeyoğlu, yağmurcu,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı