Yazı Detayı
01 Ekim 2017 - Pazar 10:44
 
Patlayan Darbuka
Arif Erdem Aktaş
 
 

Yalnızca demir parmaklıklara bakıyorum. Kulakları rahatsız eden bir sessizlik hâkim. Amcamın arada bir oflayıp puflaması rahatlatıyor ortamı. Sanki içimizde birikmiş olan her şey amcamın oflamasıyla gidiyor. Çok içli ofluyor bir de. Nadiren konuşan birisi olduğu için de onun oflaması kulağıma ayrı bir hoş geliyor. Sırtını güzelce duvara yaslayıp ağzının kenarındaki yaralara dokunmaya başlıyor babam. Dokundukça yüz ifadesi değişiyor. Demir parmaklıklardan ümidim kesiliyor ve babamı izlemeye koyuluyorum. Ağzının kenarından akan kanın gömleğinin yakasına damladığını görüp, o da uzun bir of çekiyor ve “ulan daha yeni bir ton para saymıştım şu gömleğe” diyor. Gömleğine dikkatlice bakıyorum babamın; beyaz üstüne yeşil çizgileri dikkatimi çekiyor.

 

Yeşil gözlü turist kız geliyor aklıma. Ekrem’in lokantasında görmüştüm onu dün gece. Garsonlar, pişen testi kebabına vururken alkışla ritim tutar turistler. (Aslında o testi tek vuruşta bile kırılır ama garsonlar şov yapacaklar ya.) O da ritim tutuyordu işte. Her alkışı içime içime dokunuyordu. Yemyeşil gözlerine baktıkça içim keskin bir serinlikle dolup taşıyordu. Onu günlerce aç susuz öylece seyredebileceğimi düşünüyordum ki, “Şırrank!” diye bir sesle kendime geldim. Testi kırıldı ve babam klarnetle, amcam cümbüşle başladılar. Biraz afallasam da, ben de parçaya darbukayla girmekte zorlanmadım. Çalarken de gözüm hep ondaydı. Ne diyorduk:

Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde

Bir türlü kendimi avutamadım

Kaç gece ağladım böyle gizlice

Ne yaptımsa seni unutamadım

 

Ben işim gereği neredeyse her akşam burada, Ekrem’in lokantasında ve tarihî yarımadanın diğer lokantalarında her gece onlarca, hatta yüzlerce turist görürüm. Çekik gözlüsü, sarı saçlısı, siyahîsi… Aralarında hoşlandığım, beğendiğim illâki olmuştur ama hepsini unuttum gitti. Geçmişe dair tatlı hatıralardı sadece. Ama bu çok başkaydı. Hoşlanmaktan çok öteydi. Hani olur olmadık bir yerde aniden uyuyakalırsın ya, öyle bir şey işte. Hayal bile edemeyeceğim güzellikte bir rüyada olmak gibi.

 

Şarkı biter bitmez darbukamı ters çevirip başladım köpüklü biralarını yudumlayan turistlerin arasında dolanmaya. Bu turist grubu yeni gelmişti, epey de kalabalıklardı ve bize hayran kalmışlardı. Çok iyi para çıkıyordu. Onun yanından geçerken yüzüne bakmaya cesaret edemeyip başımı eğdim. Gözleri gibi yemyeşil çantasından biraz para çıkartıp darbukaya attı. Sonra bir el beni itip kakmaya başladı, kızın güzelliğinden başım dönüyor da arnavut kaldırımında ayakta duramıyorum zannettim; ama durum öyle değildi. Ensemden tutmuş ve beni sağa sola itip kakmaya çalışan Ekrem’di. Tutturmuş “Mekânında sokak çalgıcısı bundan sonra ıslık bile çalamazmış, işinde profesyonel ‘gerçek’ sanatçılar tutmuş, yarından itibaren onlar çalacakmış.” Bunun gerçek sanatçı dediği kulakları küpeli, Akdeniz Akşamları’ndan başka şarkı bilmeyip, elinde gitarla kız tavlamaya çalışan ergenler. Şimdi bu mu gerçek sanatçı? Sanata, sanatçıya saygı bitmiş be! Rengimiz esmer diye, vapurda-tramvayda, sahilde çalıyoruz diye, sokak çalgıcısıyız diye sanatımızı ayaklar altına aldırmak bize yakışmaz. Biz babamla bir celallendik, bir sataşacak gibi de olduk ama şimdi suçsuzken suçlu durumuna düşmeyelim deyip doğruca Galata köprüsüne yürüdük. Bugünlük bu kadar iş yetmezdi. Babam İstiklâl’e çıkalım dedi. Amcam her zamanki gibi susarak onayladı. Bana lâf düşmezdi zaten. İstiklâl’e çıkarken bir de baktık ki, Galata’nın lokantalarında turist, Karadeniz’de balık gibi. Kaynıyor. Sokaktaki masalara gidip başladık bir bir parçalara. Çalamadığımız parça daha bestelenmemişti. Babam hep öyle diyordu. Kilolu ve her romandan daha esmerdi babam. Amcamla ben ortalama bir roman kadar esmerdik mesela. Babamın huyu da karakteri gibi, hep biraz daha farklıydı. Çabuk sinirlenir, çabuk sevinir ve bu iki duyguyu da hep doruklarda yaşardı. Bir keresinde mahalle kahvesinde okey oynadığı sıra, bizim mahalleden işe çıkan çocukların başka sokak çalgıcılarından dayak yedikleri haberi gelmişti de, babam ıstakayı kaptığı gibi olay yerine intikal etmiş, heriflerden birinin kafasında ıstakayı bir güzel kırmış, diğerlerini de tokatlaya tokatlaya bayılacak hale getirmişti. Ezcümle: Babam diye demiyorum ama tersi pistir, uzak durmak lazım.

 

Galata’daki hâsılatı toplayıp yorulduğumuzun farkına vardık ve her gece olduğu gibi bu gece de, Yeni Cami’nin arkasına düşen Şenol abinin kahvesinin yolunu tuttuk. Hiçbirimiz tek kelime etmiyorduk ama hepimiz, yarın Ekrem’in lokantasına gidecek miyiz, diye düşünüyorduk. En büyük geçim kaynağımızdı orası bizim. Sirkeci’de Ekrem’in lokantasından daha çok turist alan mekân neredeyse yoktu. Ben daha doğmamışken babamlar burada yine çalıyorlarmış. O zamanlar bu Ekrem’in babası Metin amca varmış. Allah rahmet eylesin, geçen ay vefat etti. Yerine de Metin amcanın tek oğlu Şerefsiz Ekrem geçti. Babasının kırkı çıkmadan bize tehditler savurup duruyor işte Ekrem. Hâlbuki rahmetli babası nasıl da severdi bizi.

 

Şenol abiye ve kahve ahalisine selam verip çekildik her zamanki köşemize. Sus pus oturmaya başladık. Çaylarımız geldi. “Metin abinin hatırı olmasa o Ekrem çakalını yere sermesini de bilirdim ama neyse” dedi babam ve höpürdeterek çekti çayının üstünden. Amcam “Yarın çalacak mıyız Ekrem’in orada?” diye sordu, suskunluğunu bozmaktan rahatsız olduğunu belli edercesine. Babam klarnetine baktı. Derin bir iç çekti ve ağzından yarım yamalak bir “Bilmiyorum” çıktı. Çay kaşığıyla oynamaya başlarken babam, amcam çayından son yudumu çekip bardağı sertçe tabağa vurdu, ayağa kalktı ve üç çayın parasını masaya atıp kapıya yöneldi. Babam çayı fondip yapıp, son kez seslice bir of daha çekti ve amcamın peşi sıra dışarı çıktık.

***

Ertesi gün öğleden sonra iki tur vapurda, iki tur da tramvayda çalıp hava kararana kadar Şenol abinin kahvesinde oturduk. Kahvede hepimizin aklında yine Ekrem’in lokantasında çalıp çalmayacağımız vardı. Hepimiz çaldığımız takdirde olabilecek şeyleri canlandırıyorduk kafamızda. En fazla ne olabilirdi ki? Biz yine her zamanki yerimizi alırdık. Testi kırıldıktan sonra şarkıya tam girecekken garsonlar bizi yaka paça uzaklaştırmaya çalışır, bazıları babamdan tam ağızlarına layık birkaç tokat yerler ve daha da diretirsek, Ekrem üst düzey(!) tanıdıkları aracılığıyla bizi içeri attırırdı. Aslında benim için önemli olan ne Ekrem, ne de onun o leş gibi içki kokan lokantasıydı. Ben aslında şu geçen gece gördüğüm yeşil gözlü kız için istiyordum, Ekrem’in lokantasına gitmeyi.

 

“Gitmeyeceğiz o meymenetsizin mekânına” dedi babam aniden, kime çaldırıyorsa çaldırsın. Biz bu gece de Galata’ya çıkalım, olmazsa oradan İstiklâl’e geçeriz.

 

Hava karardı. Kahve’nin dolmaya başladığı vakitlerde terk ettik kahveyi. Ağır ağır Galata’ya çıktık. Lokantalar geçen geceki kadar dolu değildi. Çok fazla oyalanmadan İstiklâl’e geçelim dedi babam. İstiklâl’de de pek iş çıkacağa benzemiyordu. Cadde boyunca sağlı sollu çok fazla çalgıcı vardı. Kimi kemençe çalıyor, kimi gitar. Bizimkiler İstiklâl’de pek çalmaz. Oysa İstiklâl Caddesi bu iş için biçilmiş kaftandır; turisti, sanatçısı, enteli, danteli çoktur. Her çeşit insan vardır orada. İnsanları 10 dakika izlesen, sadece oturup öylece izlesen yüzlerce farklı milleti, kültürü, giyinişi, konuşmayı görüp ayırt edersin.

 

Yorulduğumuzu fark edip bir köşeye kurulduğumuzda cadde iyiden iyiye kalabalıklaşmış, turistler akşam yemekleri için otellerinden çıkmış, insanlar akşam sefası için İstiklâl’deki kalabalığa karışmışlardı. Hazırlıklarımızı tamamlayıp ağır tonda bir-iki parçayla giriş yaptık. Bir yandan kendi aralarında sohbet edip bir yandan yürüyen arkadaş grupları (İş arkadaşları, okul arkadaşları, turist grupları) etrafımızı bir hilâl biçiminde çevirmeye ve şarkılara eşlik etmeye başlamışlardı.

 

Güzel bir akşam geçiriyorduk. Çalmayı seviyor ve bu işten para kazanıyorduk. Bu bizim işimiz, geçim kaynağımızdı. Ama işimizi herkesin işini sevdiğinden daha çok sevdiğimiz kesindi. Mesela bir şirketin pazarlama müdürü bizim kadar sevmiyordur işini. Veya bir lokantada testi kıran bir garson.

 

İşimizi her zaman severek yapıyorduk ama bu sefer bir başka haz alıyorduk çıkarttığımız tınılardan. Etrafımızda bizimle beraber eğlenen büyük bir kalabalık vardı. Bu büyük kalabalığın muazzam enerjisi toplanmış, üç kere kopyalanmış ve üçümüze ayrı ayrı dağıtılmış gibiydi. Önümüzdeki kutuya atılan paralara bakmak hiçbirimizin aklına bile gelmemişti.

 

Cadde tenhalaşmaya başlamıştı. Caddeyle orantılı olarak da, bizi saran kalabalık. Önümüzde 5-10 kişi kalana kadar tüm enerjimizle çalmaya devam ettik. Babamın komutuyla beraber son parçaya geçtiğimizde gözüm para toplamamıza yarayan kek kutusuna gitti. Kutu taşmak üzereydi ve Ekrem’in lokantasından kaldırdığımız paranın en az beş katı para vardı. Son parça da bitince babam kalan dinleyicilere kısa bir teşekkür konuşması yapıp kutuyu son defa gezdirdi. Caddenin tünel tarafına yürürken babam parayı sayınca gözlerindeki şaşkınlık, bana, yeşil gözlü kızdan uzak kalmak hüznünü unutturmuştu. Hem bir yeşil gözlü gider, başka yeşil gözlü gelirdi. Ne de olsa önce ekmek parasıydı. Ekmek parasını önemsiyorduk, evet ama benim asıl önemsediğim babamın yüzündeki memnuniyetti.

 

Tünelin solundan kıvrılan yokuşun başındayken babam durdu. Ona mukabil biz de durunca yakınlardan bir yerden birtakım kadın bağrışmaları kulağımızı tırmalamaya başladı. Kadın yalvarıyor, adam yalvartıyordu. Sonra babam hızlı adımlarla sesi aramaya koyuldu. Karanlık ve boş sokaklara gire çıka cumbalı odaları olan bir binanın önünde durdu. Tıpkı film sahnelerindeki gibi binanın kapısına bir tekme sallayıp daldı içeri. Bina bir apart oteldi. Resepsiyon masası boştu. Babamı tutacak kimse yoktu ve babam, merdivenleri üçer beşer çıkıp sesin geldiği odanın önünde durdu. Kısa bir süre dinledi içeriyi. Omuz atmak için usulca birkaç adım gerildi. Bağrışmalar sanki patlamak üzere olan bir balonun içine üflenen hava gibi babamın içine üfleniyordu. Babam doluyor, doluyor, doluyordu ve “PATT!”. Kapı ardına kadar açıldı. Bağrışmalar kesildi. İçerdeki adam kapıya yöneldi. Odanın loşluğundan yüzü seçilemiyordu. Babam darmadağınık bir odanın içindeydi artık. Sehpanın, yatağın, dolabın ve diğer bütün eşyaların üzerlerinde kıyafetler, iç çamaşırları, bira kutuları, sigara paketleri ve daha bir sürü alakalı alâkasız şey vardı.

 

Biz amcamla babamın hep birkaç adım gerisinden izledik olanları. Babam adamın üzerine yürürken, adam beylik sözler savurdu babamın yüzüne. Babam da, bu beylik lâflara karşın sağlam bir tokat... Adam yere serildi. Yüzüne dikkatlice baktığım zaman hiç de yabancı bir sima olmadığını fark etmiştim. Bu geçen gece bizi mekânından yaka paça kovan Ekrem’di, nam-ı diğer Şerefsiz Ekrem. Muhtemelen sarhoştu ama yüzünden çıkan sese bakılırsa sarhoş olmayan herhangi birisinin de bu tokada dayanma ihtimali yoktu. Ağzı yüzü kanlar içinde ve gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş kadın, cumbanın köşesine sinmiş korkuyla babamı izliyordu. Babam bana kadını dışarı çıkarmamı söylediğinde kadının yeşil gözleri gözlerime değince ağlamaya başladım. Olduğum yere çakıldım ve durmadan hıçkıra hıçkıra ağladım. O kadar içli ağladım ki hatta gözlerimden yaş akıp akmadığını bile anlayamadım. Gözlerimi bilmiyorum ama ciğerlerim tuzlu gözyaşlarımdan cayır cayır yanıyordu adeta. Kendime gelebilmem için amcamdan sağlam bir tokat yemek zorunda kaldım.

 

Babam Ekrem’i yerde epey bir dövdü. Ekrem bayılıyor, babam ayıltıp tekrar dövüyordu. Bir ara yumrukları kanayan babam, elimdeki darbukayı alıp darbuka patlayana kadar Ekrem’in kafasını ezdi. Amcam Ekrem’i babamın elinden aldığında, Ekrem’in canı bedeninden çoktan çıkmıştı.

 

Babam vurmuş kafayı uyuyor, amcam oflamalarına ritmik bir şekilde devam ediyordu. Bense babamın Ekrem’in kafasında patlattığı darbukamı yeşil gözlü kızdan daha çok düşünüyor olmanın mutluluğuna gark olmuş, demir parmaklıkları izlemeye devam ediyordum. 

 

Aylık Dergisi 156. Sayı

 
Etiketler: aylık dergisi hikayeler,
Yorumlar
Haber Yazılımı