Yazı Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 11:51
 
Liselerin Son Zamanlardaki Ahvali
Emrecan Çetin
 
 

Liseler, gençlerin şahsiyet olup bir cemiyet arayışına girdiği zaman dilimidir. Genç, buluğ çağının ortasında liseye girer ve liseden çıkınca buluğ çağını da tamamlamış olur. (Bazı istisnalar mevcut olabilir) Bu sebeble liseler bir gencin, şahsiyet kazanmaktaki ilk adımlarıdır. Şahsiyetini ise kendisi ve çevresi şekillendirecektir. Lâkin genç, kendisinin şahsiyet olduğu idrakine varamamış ise çevresinde şahsiyet gördüklerine özenerek bir gruba ait olmak ister. Her arkadaş grubunda öne çıkan biri, o grupta şahsiyet sahibi olduğu düşünülen kişidir.

Özentilik ise birçok kavramı doğurur. Bu konuda yelpaze geniştir. Şahsiyeti olduğu düşünülen gencin görüşü, o arkadaş grubu içinde pek kıymetlidir. Misal dinsizliğin gençler üzerindeki etkisinin artması gibi bir gerçek var ortada. Bunun açıkça örneğini Fen Liseleri’nde görüyoruz. İyi bir Fen Lisesi’nde okuyan Müslüman bir arkadaşımla sohbetimizde “Sizin okulda durum nedir bilemem fakat okuduğum lisede birinci sınıftan itibaren bariz dinsizlik propagandası yapılıyor. Liseye girmeden evvel yakın dostum olan çocuğun imanı, hocalar tarafından verilen materyalist eğitim yüzünden sarsıldı. Şu an Müslüman olduğunu kabul etmiyor. Hakeza diğer öğrenciler de marjinallik adı altında sapkınlıklara yöneliyorlar. Bilim adamı yetiştirmek üzere kurulan bu liselerdeki denetimsizlik sebebiyle ilerde Fen Bilimleri kürsüsünün başına bu tiplerin geçmesi muhtemeldir.” Ben ise “aynı durum bizim okulda da var. Sorumluluktan kaçmak için İslam’ı reddedenler ve Müslüman öğrencileri ikinci sınıf olarak görenler var. Maalesef ki, bazı Müslüman kardeşlerim de bu durumdan aşağılık kompleksine giriyor ve mescide gelmiyor, onlar gibi davranıyor.” dedim. 

Dikkat edilirse eğer İslam karşıtı hocaların özellikle Müslüman öğrencilerin üzerine geldiği açıkça görülür. Nasıl üzerine gelmek? Yıldırma politikası. Bir etkinlik yapacaksa o öğrenciyi en öne koyar veyahut onun bir zaafını keşfedip onun üzerinden sevgisini cezbetmeye çalışır. Sevgisini kazandıktan sonra kendi fikirlerini onunla paylaşması, tartışması ve üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaya çalışması, cemiyet arayışındaki genci etkilemektedir. Bu etki ise şuur süzgeci ve seviyesi kâfi derecede gelişmemiş fakat Müslüman bir aileden gelen öğrencinin, hocası yüzünden zehirlenmesiyle neticeleniyor. Babasının imam olup oğlunun dinsiz olması gibi... İslam eğitimini ve terbiyesini iyi veremeyen ailelerin evladları maalesef ki, bu zehirli akıma kapılmakta. Fakat öğrenci, hocanın bu yaklaşımındaki art niyeti sezip tam tersi istikamette hareket edebilir. İşte burada da öğretmenin öğrenci üzerindeki ‘not baskısı’ devreye girer. 

Dinî konularda böyle bir özentinin var olmasının bir çok sebebi mevcut ise de bize göre en önemlisi, eğitim sisteminin Anadolu’nun ruh köklerine göre değil, materyalist fikirlere göre oluşturulmasıdır. Üstad Necib Fazıl’ın “dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik” idealini idrak eden bir Müslüman öğrencinin şahsiyet olma macerasındaki dümeni, yanlış yönlere sapmaz. Eğer Üstad Necib Fazıl, liselerde edebiyat derslerinde birkaç derste öğretilip(!) geçilmeseydi bu durum ortaya çıkmazdı.

Bu konuda eleştirim doğrudan Materyalist eğitim sistemine... Son günlerde müfredatın değiştiği bilgileri geliyor; fakat eğitim, eğitmen ve aile bütününe hitab etmeyen, yetiştirilmek istenen nesilden bekleneni, yani eğitimden maksadı dahi açık bir şekilde ortaya koymaktan yana aciz kalan bir değişimin de, kurulu düzen üzerinde büyük bir tesir meydana getireceğini düşünmüyorum.

Türkçülük (Turancılık)

Bu fikir eskiden gençlerin özenip ülkücü olması gibi bir hâl aldı. Bu konuda birkaç kelam etmek gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü bu hareket ülkücülüğe nisbetle daha kötü bir şekilde büyümekte. Atsız’ın faşist düşüncelerine dayanan ve Türk ırkı dışında tüm ırklara nefretle bakan bir güruh olarak tezâhür etmektedir. 3 Mayıs’ları ‘Türkçülük Günü’ olarak kutlamaktan başka herhangi bir aksiyonları şu anda bulunmamakta. Fakat ‘twitter’daki listeye girerek gündem oluşturmayı başarabiliyorlar. 

Türk ırkı dışında tüm ırklara nefretle baktıklarını söylemiştik. Bu nefretleri neticesinde Suriyeli muhacirlerin hepsinin (kadın, çocuk dâhil) sınır dışı edilmesini istediklerini “sanal ortam”da dile getirmekten geri durmazlar. Fakat burada da farkında olmamız gereken bir husus da şu: Türkçü grupların ve bu grupların liderlerinin sosyal medya hesablarında hiçbir zaman Suriyeli muhacirlerle alâkalı bir paylaşım bulamazsınız. Ancak ‘sanal ortam’ın rahatlığından yararlanıp ‘trol’ hesablar ile saldırırlar.

Hasılı kelâm, ülkücü kardeşlerimizdeki İslâm hassasiyetinden arındırılmış, sapkınlık derecesinde işi nazizmaya dökmüş ve bununla beraber tamamen sathî, herhangi bir derinlik arz etmiyor olması hasebiyle taraftar toplamakta güçlük çekmeyen bu gibi akımların önü kesilmeli. 

İrancılık

Kemalistlerin ağzından düşürmediği bir söz var: “Türkiye, İran olmasın!” Türkiye, ezelden beridir Ehl-i Sünnettir, İran ise son beş asırdır Şiî. Bunu idrak etmeleri lâzım ilk önce. Tabiî idrak yollarında bir sıkıntı yoksa... Bu konuyu uzatmadan liselerde artan İrancılığa geçelim.

İran’ın mevcut politikalarından etkilenip (Fars milliyetçiliği ve kapalı bir toplum olması hasebiyle) sempatizan olanların sayısını gün geçtikçe artmakta. Bunun sebeblerinin başında Ali Şeriati’nin fikirlerinden etkilenmek vardır. Ali Şeriati’den etkilenen iki öğrenci tipi vardır: 1.Girişte bahsettiğim dinsizler güruhu. 2.‘Müslüman olduğunu söyleyenler’ güruhu.

Birinci grubun etkilenme sebebi İran’ın mevcut kapalı toplum olmasından kaynaklanır. İran’da Kemalistlerin düşündüğü gibi bir şeriatın olmadığını gören bu güruh, marjinal bir arayış içinde olmaları veyahud ‘cool’ görünmek için girdikleri her ortamda İran’dan bahsetmektedirler. Başlarını çeken Türkiye’den birkaç yazarları vardır. Bu yazarlar için de ‘sanal ortam’da açıkça İran’ı destekleyen ısırgan vekil de mevcuttur. İnkılâb diyemeyen bunun yerine sistemin ürettiği ‘devrim’ kelimesini kullanan bu yazarların kitapları piyasada mevcuttur. Peki niye İran? Çünkü İran, Amerika’ya karşıdır(!), çünkü onlar korkusuzdur, Haleb’i bombalamamışlardır(!). 

Mezhebleri reddettiği için sapık olan bir gencin, mezheb güdümlü bir devletin sempatizanı yapan anlayışın köklerini cahillik ve ahmaklıktan başka ne açıklayabilir ki?

İkinci grubun ise aklı karışıktır. Yine ‘sanal ortam’da veyahud televizyonlara çıkan sapık heriflerin önerisiyle tanıştığı Ali Şeriati’nin eserlerini okumaktan kafaları çöplüğe dönüşmüştür. Pratiğe dönüşmeyen her bilgi ‘faydasız’dır. Bu grubu etkileyen sapıklar ise İran’da ‘devrim’ gerçekleşmesinden ötürü onları da ‘biz’den sayan kafaları hâlâ o zamanda kalmış eski İslamcılardır. Bu eski kafalılar içinde bir yazarın, Şehid Metin Yüksel’i anlatan eserinde “Metin sayesinde bizim de beşinci mezhebimiz Şia oldu” ifadesi bu grub içindeki gençlerin kafasını karıştırmak için yeterlidir(1). Halbuki Metin Yüksel’in İran’daki hüviyeti tam netleşmemiş devrimi desteklemek dışında ne Şiilikle ne de Şiilerle bir münasebeti yoktu. Ama kendi ülkelerinde Ehl-i Sünnete en ufak müsamaha göstermeyen, hatta Tahran’da Ehl-i Sünnet bir caminin açılmasına bile izin vermeyen sapıklar için kullanılmayacak ve sapık davalarına alet edilmeyecek değer, kişi, kurum ve kural yoktur. Bize her şey yasak, onlara her şey hak!

İsmini bu yazıda vermeyeceğim fakat Büyük Doğu’da dirilip kendi eserlerini ortaya koymuş, ‘İslamcı’ camianın çok iyi bildiği bu isim, bir sohbetinde “Ehli Sünnet de bizim, Şia da” diyerek bu grubun içindedir. Onunla alâkalı ayrı bir yazı kaleme almayı düşünmekteyim.

İbdaî fikir arayıcısı olmak için bu gruba giren gençlerin de kendilerini ‘marjinal’ gördüklerini de biliyoruz. Eğer şu çağda ibdai bir fikir aranırsa bunun yeri İBDA’dır!

Bugün Irak ve Suriye’de Ehl-i Sünnet Vel Cemaat Müslümanlara yönelik Şiî milislerin işlediği insanlık suçlarına dahi kör kalıp hâlâ İrancılık yapanlar, Sapıkistan’a sürülmelidirler. 

Mezhebsizlik

Bu başlık altına pek çok şey girebilir. Mezheblerin kıymetini bilmeyen ve herkesi aynı düzeyde gören gençlerin bulunduğu grubdur. ‘Şimdi mezhebi kuran da insan, ben de insanım.’ demekten çekinmeyen bu güruhun kökeni çok geriye gidebilir. Her din bilenin ‘içtihad’ edeceğini sanan ahmaklardan ötürü bu mevzuuyu anlatmak istedim.

Edip Yüksel, kendisi Metin Yüksel’in ağabeyi ve Sadrettin Yüksel’in ‘mürted’ dediği çocuğudur. Bu şahsın tâbi olduğu 19 grubu ve Youtube’da çektiği videolar yüzünden gençlerin kafalarını karıştırmaktadır. Caner Taslaman gibi Allah’ın dinini kendi aklının seviyesine irca ederek, bütünü bilmeden parçalar üzerinden çıkarttığı tenakuzlara dayanarak aklınca üçkağıtçılık yapan, hikmetten yana nasibsiz modern yobazlar da bu kesimin farklı kulvarlarda koşan önde gelen isimlerdir. Hatta bunların birçok Ehli Sünnet imamına hakaret ettiği aşikârdır. Babasını da tekfir etmekten geri durmaz. İlk çıkış yaptığı zamanlarda babasının itibarından yararlandığını düşündüğüm bu şahısla alâkalı şu bahsi de yazımıza ilâve edelim:

“(…) O hiçbir vasıta kabul etmeden direk Kuran-ı Kerime el atarak, ayetleri kendi anlayışına göre tefsir ederek işe başladı. Bunu yaparken hiçbir İslam büyüğümüzün aracılığını kabul etmeyip sadece aklını rehber kabul etti. Müçtehid mezhep imamlarından, büyük müfessirlerden, tasavvuf büyüklerinden kendini farklı görmedi. “Direk kaynağından yapmak” gibi cazip görünen, halbuki sapıklıkların başı olan bir anlayışın kurbanı olmuştu. Önce, akli yorumlarını etrafındaki boş ve nisbetsiz islami (!) cemaate dinletmeye başladı. Enterasan fikirleri bayağıda ilgi görmüştü. Ehli Sünnet akidesine uymayan düşünce ve değerlendirmelerini rahatça ortaya döküyordu. 19 mucizesi diye bir iddiada bulundu. İddiasına uymayan ayetleri Kuran’dan çıkarttı. Sözde İslamcı camia ağzı açık onu dinliyordu. Kimsede bu yanlışlıklara karşı koyma fikri yok. (...) Edip Yüksel, epey zaman sapık fikirlerini dinletecek adam buldu. Kitaplarını basacak yayınevi buldu. Kimsede ciddi bir tepki yok. (Babası Ehl-i Sünnet alimi Sadrettin Hocanın tepkilerini saymazsak). Ta ki ne zaman en cahil Müslümanın dahi anlayacağı şekilde açık Küfür ifadelerini kullanmaya başladı. Birkaç Müslüman yazardan ses geldi. Fakat iş işten geçmişti. Edip İman dairesinin çoktan dışına çıkmıştı. O fikirlerini sonuna kadar götürdü. Bizim içimizdeki sapık fikirler gibi yarım bırakmadı. Yani hem Ehl-i Sünnet yoluna bağlı görünüp, hem de sapık fikirleri taşıyanlar gibi olmadı. O açıdan nefsince daha şahsiyetli davrandı. Amerika’ya gitti. Sonra bir suikastle öldürülen yalancı peygamber Reşat Halifeye biat etti.”(2)

Bu sapığı burada kestikten sonra içimizdeki mezhebsizlere gelelim. Bu mezhebsizler ne idüğü belirsiz, her televizyon kanalına çıkan tiplerdir. Kuran-Felsefe-Bilim üçlüsünden ayrılmayan, Allah Resûlü’nü dışlayan bu tavırlarla sapıklığını alenen ilan etmektedir.

Mehmet Okuyan isimli şahsın “Hz. Meryem çift cinsiyetlidir” dediği gerçek bir vakadır. Kur’an ile çelişen bu şahıs başka bir programda da bu teziyle çelişen bir ifade kullanmıştır. O kadar çok programda olması yüzünden kendi kafası da karışıyor, haklı olarak(!). Başka bir programda da bu zat, sapık mezhebleri meşru kılan bir şeyler saçmalamıştır.

İkinci örneği de Mustafa İslamoğlu’nun ‘Şu an Kur’an’a uygun hadisler üzerine çalışıyorum. Yakında kitap çıkaracağım” mealinde sözleri vardı. Daha birçok sapıklığı var da, hangisini anlatacağını şaşırıyor insan. Hadislerin bâtın yönünü algılamayan şahısların hadisler üzerine çalışması saçmalığı bu kadar ortada. 

Üçüncü örnek ise bir şahsa değil, direkt hadis reddedenlere. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu diyor ki: “Sahâbînin, hadîsin, kaderin ve Allah Resûlü’nün reddi… Namazın farz ve sünnet ayrımından tutun da, rek’at sayısı ve vakitlerine kadar hususları, hadîslerden ve Peygamber tatbiki olarak intikalen öğreniyoruz… Günümüzde, sahâbîyi redden, Allah Sevgilisi hakkında “o O’nun yorumu” diye O’nun hadîsini sıradanlaştıran, bunun için kaderi reddeden alçak soyunun, en nihayet yeni namaz icadı şeklinde fikirler(!) üretmesi ile, yukarıdan anlatılan sapıklar arasındaki alâka anlaşıldı mı?..” (3)

Daha nice mezhebsiz var da bu yazıya sığmaz. Bu dönemdeki bütün mezhebsiz sapıkları bir kitap bile mevzuu olabilir… (Üstad’ın, ‘Doğru Yolun Sapık Kolları’ eserinde bugünkü sapıkların kökenleri nereye dayanıyor, idrak edilmesi için okumanızı tavsiye ederim.)

Ezcümle olarak gençliğin verdiği aksiyon ile cemiyet arayışındaki sıkışıklığın birçok sebebi var. İdealsiz devlet bu devletin eğitim sistemi bunların başlıcası. Materyalist düzende öğretilemeyen İslam’ın ve tarihimizin değişmesi elzemdir. En son müfredat değişimi gerçekleşti. Fakat bu değişim, liyakatten uzak, sendikaları sayesinde rant elde eden ‘eski kafalı’ hocaları değiştirebilecek mi? Öğrenciler üzerindeki not ve diploma korkusunu atabilecek mi? Bunlara yanıt verilmeli ilk önce.

Emrecan ÇETİN

 

Şehid Metin Yüksel’i öğrenmek isteyen kardeşlerime BARAN dergisinde çıkan Kazım Albây’ın “Şehid Metin Yüksel Vesilesiyle Gölge Ve Akıncı Güç” yazısını okumasını tavsiye ederim.

Edip Yüksel ve, Kazım Albây, Aylık Taraf Dergisi Sayı:5

Sahâbîlerin Rolü ve Mânâsı, Salih Mirzabeyoğlu, s.65

 
Etiketler: Liselerin, Son, Zamanlardaki, Ahvali,
Yorumlar
Haber Yazılımı