Yazı Detayı
31 Ocak 2018 - Çarşamba 15:18
 
Konuşma Dili mi, Anlayış Dili mi?
Şule Parmak
 
 

Dil bir milletin hafızasıdır. Bu sebeble dile dair çalışmalar zaruret addetmektedir. Nitekim,  arifesinde bulunduğumuz İslam Rönesansı’nın, büyük kültür inkılabımızın bir cebhesi de dildir, dil inkılâbıdır. Yazımız bu minvaldedir ve kalemimiz bu gayeye hizmet üzeredir.

Kün emriyle mahlukâtın halk edilişi her şeyden önce kelâm vardı hikmetini bize sezdirir. Başlangıçta kelâmın bulunması bizi kelâm ve dil mevzuunun önüne getirir. Bu bahis birçok meseleyle bağlantılı ve oldukça kapsamlıdır. Bu sebeple belli bir veçheden ele alınıp işlenmesi yerinde olacaktır. Yaşadığımız çağı düşündüğümüzde konuştuğumuz dille ilgili meselelerimiz ve ideolojilerin belirlediği dil ile ilgili hususun ehemmiyetini kavrayarak böylesi bir mevzuya sarkabiliriz.

Dil kelimesinin anlamıyla, dilin ne olduğuyla ilgili çeşitli tanımlar yapılmıştır. Dil üzerine çalışan, en ünlü dilbilimcileri arasında gösterilen Noam Chomsky dil kavramının “çok belirsiz olduğunu” söylerken, dilbilim üzerine çalışan Tore Janson “dil kavramını yüzyıllardır tanımlayan dilbilimciler ve felsefecilerin doyurucu bir sonuca varmadığını” ifade eder. Elbette bu “dil”den maksadın ne olduğuyla alakâlıdır. Misal olarak; konuşma dili kastedildiğinde daha berrak bir tarif yapılabilir. Kimi insanların kendi aralarında faydalandığı bir iletişim sistemi tanımı bu çerçevededir ve ele alınan mevzuun nisbetine binaen değişebileceği ifade edilir.

Dilin ne olduğu kadar ne olmadığı suali de mühimdir. Bu mesele konuşma dili esas alındığında bile çeşitli veçhelere kapı aralar. Dilbilimciler insanlığın hassaten geçmişteki toplumların hangi lisanı konuştuklarının bunun bir dil olup olmadığının ölçüsü hususunda farklı düşünürler. Bu ölçülerden birisi insanların kendi konuşma biçimleri hakkındaki kendi düşünceleridir. Bir topluluk Arapça konuştuğunu düşünüyorsa o topluluğun dilinin Arapça olması gibi.  Dil kelimesi mahlûkattan insanın dışındaki varlıklara da atfedilir. Hayvanların dili, bitkilerin dili vs. denilir hatta onların kendi dillerinde zikrettikleri dile getirilir. Dilin hayvanların seslerinden farkını İbda Mimarı şöyle çerçeveler: “Hayvan bağırışları içgüdü ile ilgilidir ve içgüdülerin de bir tarihi yoktur, her zaman değişmeden kalırlar.” Tarihi akışta ise değişime uğrayan insan dili dillerin tarihini meydana getirir.

Konuşan İnsanın İdrakinde Dil

“İlk dil ilk insanla vardı” hakikati Hz. Âdem (as)’in ilk kelam sahibi, ilk düşünce ve muhakeme sahibi insan olduğunu gösterir. Lakin bunun mahiyeti, ilim ve hikmet dünyamızda geniş bir anlayış hali sunarken hakikatte ise sırrıliğini halen korumaktadır. Dilin ortaya çıkışını araştırmak insanın başlangıcına varan bir araştırmayı gerektirir ki, ilk insanın varoluşuna cevap veremeyenler buna da net cevap veremez. Arkeolojik bulgular çeşitli tahminlere kapı açarken mevzuyu netleştirememektedir.

Bir toplum diliyle varlık gösterir. Dilsiz bir toplum düşünülemeyeceğine göre ve geçmişten bugüne bir dili konuşan insanların tarihinin diliyle ilişkili olması hasebiyle konuşma dilleri mühim bir araştırma mevzuu olmuştur. Konuşma dillerini etimoloji inceleyerek belirler. Burada dillerin tarihi mühimdir. Dilin nasıl ortaya çıktığı, nasıl dil halini aldığı, toplumların dilleri, tarihlerinin dilleriyle ilişkileri vs. inceleme alanına girer. Tore Janson bu incelemelerinde dilleri tarihin koşullarının belirlediğini, tarihi olayların da insanların konuştuğu dillerin yarattığı koşullara bağlı olduğunu anlatır. Dillerin Tarihi isimli eserden bu minvalde birkaç misal gösterilebilir. Yunanlıların tarih içerisinde bilim ve felsefeyle uğraşmaları dilde yeni kelime ihtiyacı hâsıl etmiş. Romalıların güçlü merkezi iktidarlarıyla fethettikleri bölgelere valiler, askerler, hâkimler göndermeleri üst kademelerde görev almak isteyen insanlar için Latince öğrenmeyi zorunlu kılmış. Avrupalılar köle ticaretinde insanları kullanırken aynı dili konuşanların iletişimini engellemek kasdıyla stratejiler geliştirmiş ve binlerce insanı anadilinden koparmıştır. Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinin sebeplerinden biri olarak idare dillerindeki farklılığın gösterilmesi ilginçtir.

Konuşulan diller ince bir araştırmaya tabi tutulurken dillerin olgunluğunu tespit açısından da ölçüler getirilir. Dilin tarihi derinliği, kelime haznesi (kök kelime), matematik karakterinin bulunup bulunmaması bunlardan bazıları. Tabii bu bir bakış açısı ve buna eklemeler, çıkarmalar da yapılabilir. Tüm bunlar mühim inceleme mevzuuları iken şu ayrımı yapmak gerekir ki; konuşma dilleri yeni bir anlayışın fışkırışından gelen bir idrak zemini kuramaz. Yaşanılan toplumdaki dil zihinleri tabii olarak şekillendirir. Çocuk yetiştiği ortamda kullanılan dili konuşarak o dilin imkânlarında düşünür. Düşünerek, algılayarak, anlayarak, açıklayarak dil kurulur. Üstad Necib Fazıl “Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekkürriyet ve medeniyet işaretidir.” der. Bu işaret ise bir anlayışın getirdiği tefekkür ikliminde oluşur. Osmanlı Türkçesi buna misaldir. Sığ kelimelerle konuşmak suretle gelen mânâ hissini kavramaya yeterli olamayacağından konuşma dillerinin bir anlayışa binaen şekillenmesine ihtiyaç duyulur.

Anlayışın İdrakinde Dil

Eşya ve hadise değişirken insan onu tahakkümü altına almak zorunda. Yeni oluşları anlamlandırmak, yaşadığı çağın nabzını yakalamak peşinde. Bu kavramak, anlamlandırmak anlayış/zihniyetle kendini gösterir ki bunun ifade tarzı anlayış diliyle vuku bulur. Bu dili ise dünya görüşü belirler. İdeolojinin/dünya görüşünün bağlayıcılığı ona muhatap insanların diline de akseder. Liberalizmin serbest girişim, özgürlük, işbirliği kavramlarını kullanmasındaki gibi, ideolojiler zaruri dillerini oluşturarak kavramlarını belirlerler.

Bir ilim öğrenirken umumiyetle ilmin girişinde o ilmin kavramlarıyla tanışırız. O kavram o ilim üzerine çalışanlar tarafından aynı mânâda algılanır. Çünkü ilim o kavramı kendi bünyesine alır ve ona muhataplar da o kavramı o anlayış içerisinde düşünür. Tıp alanında çalışan tıp doktorları aralarındaki anlayış diliyle mesele tartışır. Bir mühendis, hukukçu hakeza. Bunu sağlayan anlayış dilidir.

Düşüncelerimizi etkileyen de anlayış sahibinin ağzından dökülen kelamdır ki onun anlayış dilini aksettirir. Müslüman ferdin ağzından dökülen söz İslâm’ın ruhuna aykırı olamaz. Müslüman toplum yaşadığı her alanı zihniyetine göre inşa eder. Cadde isimlerinden, herhangi bir mekânın ismine kadar bu böyledir. En mühim müşküllerimizden olan beyinlerimizin iğdiş edilmesi vakası, düşüncelerimizin farklı zihniyetin ve onun dilinin tesiri altında kalmasından kaynaklanır. Bu da uluslararası dil kabul edilmiş veya ileri medeniyet olarak gösterilmiş toplumun dilinin nüfuz etmesindendir. Bu şekilde kendi anlayış dilinden uzaklaşmış toplum yabancı bir anlayışın diliyle konuşmuş olur. Yeni bir anlayış kendi dilini kuracağından onu nüfuz ettirerek buna mâni olur.

Anlayış dilinden gelen mânâ bambaşkadır. Peygamberler farklı kavimlere gönderilmiş ve gönderildiği kavmin diliyle konuşmuşlardır. Lakin hepsinde verilmek istenen mânâ bir idi. Tevhid inancını hâkim kılma anlayışı hepsinde ayniyle belirmişti. Şiir ve hitabet zevkinin en yüksek konumda bulunduğu toplumda nazil olan ilahi kelâm harikası karşısında şairlerin dili tutulmuştu. Ezeli kelâmın etkisiyle İslam dairesine giren nice Sahabe vardır. Bu mânâ dilinden gelen anlayıştandır.

Netice Olarak

Konuşulan dil ile anlayış dili arasındaki fark gösteriyor ki, çağı yorumlayacak dil, anlayış diliyle mümkün olur. İbda Mimarı “Bir dünya görüşü dili belirler ve geliştirir.” der. İslâma muhatap olan Müslümanlar muhatap olduğu çağı tanıyan anlayışa ve bunun dil alanına muhtaçtır. Nitekim aynı kelimelerle ifâde edilen şeyler toplumu aynı mânâ birliğinde buluşturamıyorsa toplumun anlayışından gelen bir müşkül var demektir ki, bir dünya görüşü ve onun birleştirici diliyle bu aşılır. Bu dil konuşma dilleride dâhil olmak üzere, diğer meselelerimizi de çözücü hüviyettedir.

 

Aylık Dergisi 160. Sayı

 

 
Etiketler: Konuşma, Dili, mi,, Anlayış, Dili, mi?,
Yorumlar
Haber Yazılımı