Yazı Detayı
01 Mart 2018 - Perşembe 08:22
 
Kimsenin Kalbini Kırmadan Yaşamanın Bir Yolu Yok
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Ayağımı otobüsten dışarı atar atmaz onu karşımda buluverdim. Daha merhaba demeden sordu:

 

-Karar verdin mi?

 

Başımı iki yana salladım. Dudaklarının arasındaki bir şeyi çimenlere doğru tükürdü; tütündü muhtemelen. Beraber yürümeye başladık. Dünkü sohbetimize hiç ara vermeden devam ediyoruz gibi davranıyordu. Sorduğu soru da dün kıyafetler üzerine yaptığımız konuşmanın devamıydı. Kardeşim evleniyordu. Ben bütün baskılara rağmen belli kalıplara hapsedilmiş bir elbise giymek istemiyordum. İnsan sırf bir âdet için kendini kurban etmemeli. Hele ki tam olarak neyin âdeti olduğu belli değilse. Benim ise öteden beri belli kalıplara alerjim vardır.

 

 Yürüyüş yolunu bırakıp çimenlerin üzerinden sahile doğru ilerlemeye başladık. İri, uzun, kemikli elleriyle sigarasını sardı. Bu eller her seferinde dikkatimi çekerdi. Parmakları haddinden uzun gelirdi bana. Sanki bir şeyler anlatacak ve konuşacak kadar çok şekilliydi parmakları ve ona yakışıyorlardı. Aramızdaki yaş farkına rağmen iyi arkadaş olmuştuk. Ben bütün gençliğim ve o bütün tecrübesiyle güzel bir tezat oluşturuyor ve birbirimizi tamamlıyorduk. Aramızdaki teklifsizlik beni bazen tedirgin etse de bu senli benliliği asla terbiyesiz bir harekete dökmedim. Bütün ağırbaşlılığına rağmen, bana ayak uydurmaya çalışırdı. Ben de onu kıracak bir şey yapmadan kendimi yavaşlatır ağırdan alırdım. Sigarasını yakmadan evvel dudağına yapışmış tütün parçasını tükürdü ve Fener’e bakarak sigarasını yaktı. Ondaki bu edayı severdim. Bütün ufka manzaraya ruhunu vererek bakardı. Ensesindeki saçlar hafif bir yelle uçuverdi. Tepesinde bir tek tel kalmamıştı ama kalanları uzatmıştı ve asil bir eda ile taşıyordu saçlarını.

 

-En çok hangi canlıdan korkarsın?

 

Kaşlarını kaldırdı. Başını hafif çevirdi ama bana bakmadı. Ne demek istediğimi anlamaya çalışır gibiydi.

 

“İnsan!” Dedi basitçe.

 

“Canlı derken insandan başka varlıkları kast etmiştim…”

 

“Fark eder mi?”

 

“Pekiyi, tamam. Niçin?”

 

“Düşünebiliyor!”

 

“Bu iki yönlü değil mi?”

 

Derin bir nefes aldı. Bakışlarını hâlâ karşı kıyıdan almamıştı. En uçtaki banka oturduk.

 

“Hafta içini ve öğle saatlerini seviyorum.”

 

Derdini anladım.

 

“Park sessiz.”

 

“Çocuklar okulda!”

 

“Herkes çalışıyor!”

 

“Şu şehre bak! Ama onu çıplak gör, ne görüyorsun?”

 

Cevap vermeden karşı kıyıya bakarken ne dediğini anlamaya çalışıyordum,

 

“Haydi, kaldır o binaları! Ne kalıyor geriye?”

 

“Tepeler, dereler ve ağaçlar.”

 

“Bu şehir tepeler şehri. O soruyu bir deveye bir İstanbul’a sormak lazım. Cevap değişmeyecektir.”

 

“Devenin durumu daha iyi mi demek istiyorsun?”

 

“İkisinin de durumu iyi, eğri olmanın kötü bir tarafı yok. Bu tabii bir şey, ama mesele eğrilmekte. Eğrilmek ve eğriltmek, insana yapılan en büyük kötülüklerden biri.”

 

Hemen itiraz ettim. Bu onun karakterine de uyan bir şey değildi.

 

“Ya eğrilme iyi bir şey için yapılıyorsa?”

 

“İyi bir şey kaldı mı?”

 

“Her geçen gün daha da kötümser oluyorsun!”

 

“Ama haklıyım. Geçen bir dostuma, çok eskiden beri tanıdığım bir dostuma sordum: Hayatının gayesi nedir? Para kazanmak, dedi.”

 

“O da biraz bayağı bir cevab vermiş.”

 

“Hayır, hayır. Harika bir cevab verdi. Para kazanarak ne elde edeceğini sorduğumda bana, bunun kendi seçimi olmadığını çevresini saran hayatın bir dayatması olduğunu söyledi. Hem de şu kadar yaşına gelmiş bir adam bunu söylüyorsa durup düşünmek lâzım. Bu adam zampara değil, kumarbaz değil, altmışından sonra niçin para kazanmak istesin? Verdiğim cevab sana kötümser geliyor, ama bunda dahli olan mesul olan ben miyim, bana bu cevabı verdirtenler mi? İnsan hiç mi “iyi” olmak gayesi ile yaşamaz.”

 

Karşılık vermedim. Teknelerden birinden çay ikram edildi. Çaylarımızı içerken iki dargın gibi sustuk. Ben tekrar karşı kıyıyı gözlerken, tek tek o insan çarpmış gibi duran binaların gözümün önünden silindiğini ve harika bir manzaranın meydana çıktığını gördüm. Her şey tarihten süzülme bir güzellikte karşımda duruyordu. Sonra bir tablonun yavaş yavaş oluşumu gibi bütün binalar şu ânki çehresi ile belirmeye başladı. Bir ânlık hayalde ne kadar güzel manzaralar beliriyordu.

 

 “Ne yapmalıyım?”

 

 “Kıyafeti mi diyorsun? Bir şey yapma! O güne kadar hiçbir ısrara karşı cevab verme. Bazen verdiğimiz tepkiler karşı tarafın ısrarlarının daha da kararlı olmasına sebeb olur. Hiçbir cevab verme. Sadece kendini biraz tut.”

 

“İşe yarayacak mı?”

 

“Göreceğiz.”

 

Tatmin olmamıştım. Ama denemeye değerdi. Ayrıca, ısrar mevzuunda söylediklerinde haklıydı. Ben direttiğim sürece evdekiler savaş mangaları gibi karşımda ağız birliği ile hareket ediyorlardı. Onlara zindelik kazandırmaktan başka bir şey yapmıyordum. Etki tepki meselesi gibi sanırım bu.

 

“İnsanlara bir şey beğendirmek zor değil mi?”

 

Bana cevab vermek için hiç acele etmedi. Dudaklarının kenarına muzibce bir gülümseme konup silindi. Derin düşüncelere dalan o hâli hemen geri geldi.

 

“Herkesi memnun edemezsin.”

 

“İlla birilerinin kalbi kırılacak, diyorsun.”

 

Sessiz kaldı. Bana bakacak gibi oldu, ama bakmadı. Ona soracak binlerce sorum vardı, fakat hepsini sormaz, başkalarına saçma gelecek sohbetlerimizin arasına serpiştirirdim.

 

“Niçin okulu bıraktınız?”

 

Ona gerçek hüviyetiyle alakalı bir soru sorduğumda hemen sizli bizli olurdum. Bu mevzuda ben ciddiydim. Ona gereken değeri verdiğimi htirmeye çalışıyordum. Fakat, onun bunu çok umursadığını sanmıyorum. Tanıştığımız ilk günden beri onun adına hayatta bir şeylerin yanlış gittiğini biliyordum. Ancak, her zaman, herkese, her şeyi soramazsınız. Ben de bunun sıkıntısını duyarım. Birilerine onların hususi hâllerini öyle kolayca soramazsınız. Herhalde bunu kolayca yapabilenlere “patavatsız” diyorlar. Aramızdaki yaş farkına rağmen bana hep yaşıtıymışım gibi davranan bu adama karşı farklı bir saygım var. Onu okulu bırakmasına sebeb olan şeyin hiçbir düşünce inceliğine sahib olmayan öğrenciler olduğunu düşünmedim değil. Öyle ya, yıllarca uğraşıp bir kürsüde ders verdiğiniz üniversiteyi niçin bırakasınız? Gerçi ülkede fikir denince akla ne geldiğini de sormak lazım. Hırsızın da bir fikri var, ağzı laf gevelemekten laçkalaşmış sokak adamının da, değil mi?

 

Gözlerini kısarak bana seyrettirdiği gözlerini karşı kıyıdan alıp boz bulanık sulara daldırdı.

 

“Güneşin doğuşu ve batışı arasındaki en güzel şey insan olabilmektir.” dedi.

 

“İnsan?”

 

“İnsan!”

 

Olmaktır, dememişti. Olabilmektir… Sahi, nasıl insan olunur? Ayaklarının üzerinde durmak ve insan şeklinde dünyaya gelmek insan olmak mı, demektir? Ona bu mevzularda ayak uydurmaya çalışmak beni yoruyor. Bir şeyleri daha açıklayıcı sorular sormayı denemeliyim. Böyle birkaç kelime ile  karşılıklı konuşmaya çalışınca hayli geride kalıyorum.

 

“Sence teslim olmalı mıyım?”

 

“Bir kıyafet sadece, ne olacak, diyebilirsin. Yahut kendin olursun. Ha, tatsız bir hatıra olarak kalır, diyorsan, kalblerini kırmadan o günü geçirmek istiyorsan, o da senin bileceğin iş.”

 

“Bazen öyle yorum yapıyorsun ki, koş derken ayağıma prangalar takıyorsun.”

 

Gerçekten güldü bu  sefer. Ne kadar da samimiydi.

 

“Ya kırılan benim kalbim oluyorsa. İnsan hiç mi düşünmez.”

 

“Maalesef buna bir çâre yok. Herkes sevdikleri için en iyisini dilediğini düşünür. Onlar da senin için iyi  olanı istediklerini düşünüyorlar.”

 

“Beni hiç katmadan böyle bir durum karşısında ne yapacağını söyle. Unutma benden bağımsız kendinle alakalı bir mevzuu düşünüyorsun!”

 

“Beni tanıyan herkes bilir, ben ne yapıyorsam odur. Meseleyi bir elbise etrafında konuşmadığını biliyorum. Mevzu elbise değil. Sen sana giydirilen ve seni saran saçma sevgi hapishanesine itiraz ediyorsun. Sana sadece şunu söyleyeyim, milletin yüzde doksanı bu şekilde yaşıyor. Buna bazen alakasız bir şekilde gelenek de diyorlar. Gelenekler güzeldir, ama tuhaf adetler gelenek değildir. Şöyle bir saymaya başlasak çırılçıplak ortada kalırız.”

 

Birden, hemen önümüze suyun içinden bir balık sıçradı. Çocukluk günlerimden tanıdım sarıkanatı. Can havliyle sıçrıyor, çırpınıyordu. Birden bütün her şeyi siliverdi bu gerçek. Balık çırpınıyor ve biz seyrediyorduk. Tuhaf bir gösteriyi izlercesine bakakalmıştık. Hayat ve memat arasındaki balığın mücadelesi çok canlı ve gerçekti. Her şeyin ne kadar boş olduğunu gösterircesine çırpınıyor, kendini yerden yere vuruyordu. Balık çırpındı, çırpındı, çırpındı…

 

Zeynel Abidin Danalıoğlu - Aylık Dergisi 161. Sayı

 
Etiketler: Kimsenin, Kalbini, Kırmadan, Yaşamanın, Bir, Yolu, Yok,
Yorumlar
Haber Yazılımı