Yazı Detayı
02 Ağustos 2019 - Cuma 08:57
 
Kayıp
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Kapıdan dışarı çıkarken ökçelerine basılıp arkası yatırılmış ayakkabılarını giydi. Kıçında bir donla bahçenin bir köşesinde, bodur incir ağacının altında elindeki çöple karıncalarla oynayan yeğenine baktı. Ne mutluluktu onunki, onun yerinde olmak vardı, diye düşündü. 87 yılının Haziran ayının en sıcak günlerinden biriydi. Kuşluk vakti olmasına rağmen, altından kırbacı ile çatıları, taşları ve duvarları döven güneşin harareti havayı bunaltıyor, nefes alınmaz bir hâle getiriyordu. Sadece toprağın ve ağaçların bu kırbaca dayanma gücü vardı. Güneşin karşı konulamayan iradesine bütün güçleri ile direniyorlardı. Bu da insanlara serinlemek ve rahat nefes alabilmek için imkân veriyordu.

 

“Ali nere gideceksin?” diye seslendi annesi peşinden. Sinirinden bu soruya cevap vermedi. Aylardır işsiz olması yetmezmiş gibi, insanların her ânından hesab sorduklarını hissediyor ve bu onu daha çok kızdırıyordu. İyice asabileşmişti. Buradaki birçok insanın çalışma fırsatı bile bulamayacağı bir yerde çalışırken birden bire kapanan fabrika yüzünden işsiz kalmış, her zaman layıkıyla yaptığı işinin ustası olmasına rağmen bir türlü iş bulamıyordu. İyi bir torna tesviye ustasıydı. Daha on beşinde başladığı bu işde büyük bir gayretle usta olmuştu. Şimdi başka bir yere girerek daha az bir maaşla kalfa olarak başlamak istemiyordu. Hoş, istese de kimse ona iş de teklif etmiyordu. Çaldığı birkaç kapıdan sonra içine düştüğü atalet onu sürekli kendine çeken bir girdap hâline gelmişti.  

 

 Bahçe kapısına kadar giden, babasının kırık taşlarla yaptığı yolun ortasında durdu, etrafına baktı. Gecekondularının alçak çatısının üstündeki bir teneke, patlak bir top ve bir leğen parçası gözüne ilişti. Ne işi vardı bunların orada. Çocuklar ellerine ne geçerse çatılara atmayı seviyorlardı. Adaşı yeğenine seslendi, “Ali!” çocuk dayısına doğru koştu.

 

“Ne dolanıyorsun böyle etrafta pehlivan, güreş mi tutacaksın?” çocuk güldü. Ali Erhan onu başından öptükten sonra kıçına bir şaplak attı. Çocuk güle bağıra eve koştu. Annesi başka bir şey sormadan hemen uzaklaşmak için kendini bahçe kapısından dışarı attı. Sokakta kızlar bir yanda erkek çocukları bir yanda oyun oynuyorlardı. Aralarından geçerek aşağı doğru yürümeye başladı. Şu yokuşu çalıştığı zamanlarda iş dönüşü çıkarken tatlı bir yorgunluk duyardı. Eniştesi iç güveysi olarak evlerine geldiğinde yadırgamıştı. Erkek adam kayınbabasının evinde mi kalır, diye geçirmişti içinden. Şimdi kendi evinde çalışmadan bir sığıntı gibi yaşıyordu. Eniştesi pazarlarda çorap satardı. İyi bir geliri de vardı. Eli açık biriydi Hasan, işsiz gezdiği günlerin birinci ayı dolarken bir sabah çıkarıp Erhan’ı bir köşeye çekip utana sıkıla bir miktar para uzatınca, Erhan karnına bir yumruk yemiş gibi olmuştu. Sofrada bazen eniştesine laf dokundurduğu zamanlar aklına gelmiş ve utanmıştı. Almadı parayı, ama Hasan “sonra verirsin inşallah”, diyerek parayı cebine sıkıştırmış ve kaçar gibi uzaklaşmıştı. Bir gün boyunca o paraya hiç dokunmadı. Zoruna gidiyordu. Hatta akşam geri vermek için kendine söz vermişti. Fakat arkadaşları kahvede “Yarın Belgrad’a gidelim, kafa dinleyelim, mangal yaparız.” dediklerinde onlara yük olmamak için parayı kullanmaya karar vermişti.

 

Nefret ediyordu bu günlerinden. İnsanaltı ay işsiz güçsüz dolaşır mı, diye kendine kızıyordu. Pazariçi’ne arkadaşının dükkânına uğrayacaktı, fakat elektrikçi Sami’nin yan dükkânındaki ayakkabıcı beleş çayla alâkalı şaka yapınca taşın kendisine olduğuna hükmetmişti. Sami hiçbir zaman böyle bir şey düşünmezdi, biliyordu, ama hemen her Allah’ın günü uğradığı bu dükkânda kaç defa insan kendine çay ısmarlatabilirdi? Çoğu zaman zorla, sigarasını dahi Sami alıyordu. Kırmızı Minare Camii’ne kadar yürüdü. Sokağın köşesini dönmeden o kesif, pis koku burnuna çarptı. Fakat buraya ilk defa gelen biri değildi, bu onu rahatsız etmedi. Haliç ne zamandır kendisine yapılanları insanların burunlarına ağızlarına çarpıyordu; en masum Haliç’ti bu mevzuda.

 

Kendini bildi bileli buradaydı. Burada doğmuş, burada sevmiş, burada kavga etmiş, burada nefes almıştı, ama burada son nefesini vermek istemiyordu. Ahd etmişti, buradan kurtulacaktı mutlaka. Sokağın köşesindeyken öğle okunmaya başladı,  bu ezan… Bu ezan dışarıdan bir ses gibi değildi, içinde bir sesti; içinde okunuyordu, içine doluyordu, bu sesi en derinden, benliği ile duyuyordu. Kırmızı Minare’nin önünde durdu, caddeye çıkmadan evvel ezanın bitmesini bekledi. Caminin kapısından giren cemaate bakarken yazları Kur’an okumaya geldikleri zamanları hatırladı. Cemaat birer ikişer içeri girerken ayakkabılarını ellerine alıp ayakkabılığa koyduklarını görünce bir hatırası canlandı gözünde; cemaat içeri girdikten sonra aralarında anlaştıkları birkaç arkadaşı hemen dışarı çıkar ve ayakkabıların yerlerini değiştirirlerdi. Namaz bitince de camiden herkesten önce çıkar, bir köşeye geçip cemaatin şaşkın hâlini seyrederlerdi. Ne gürültü patırtı olurdu ama.

 

Caddeye indi. Teknelerin su da salınışlarına bakarken, arkasından biri ona seslendi. Ayhan’dı. Ayhan’ın ne iş yaptığı belli değildi. Ama ne zaman adam lâzım olsa hemen orada biten tiplerdendi. Mahallenin fahrî muhtarı gibi bir şey olur bu tipler ve her şeye karışırlardı. Ayhan’la ailece de tanışırlardı. Zaten burada oturup da birbirini tanımayan yoktu. Hatta bir anlatılırken ismi geçen kişi muhatabı tarafından tanınmazsa garip bakışların hedefi olurdu. Toklaştılar. Ayhan sıcak tabiatlı, hemen herkesle muhabbet edebilen ama boş konuşanlara da sırnaşan tiplerden değildi.

 

“Ne yapıyorsun biraderim, hiç görünmez oldun?”

 

Ali Erhan Ayhan’ın şakasını anlamadı.

 

“Daha dün beraberdik.”

 

“Onu diyorum ben de, mahalleden hiç ayrılmıyorsun, her zaman buradasın, bir vakit görünmesen, aklımıza kötü şeyler geliyor.”

 

“Dalga geçme sen de Ayhan, zaten zoruma gidiyor böyle avare dolaşmak, serseri gibi dolanıp duruyoruz.”

 

“Taş bana mıydı?”

 

“Yok, canım, ama anladın işte.”

 

“Sen de amma alıngan oldun be, ben halimi biliyorum, seni de biliyorum, lafımı olur aramızda. Hayat nasıl bir şey be Erhan, şundan beş altı sene evvel hep beraberdik hiç ayrılmazdık, her yere beraber giderdik. Şimdi o çalışıyor, bu taşındı, şu öldü. Ne kadar güzeldi gençliğimiz, hiçbir şeyden mesul değildik.”

 

“Ama çalışmak lazım. Hayat hep öyle sürmez.”

 

“Öyle sürse keşke. Dünyalık peşine düşmüş insan kadar nefret ettiğim kimse yok biliyor musun? Ben şunu fark ettim ki, aslında insanları sevmiyorum.” Sahile doğru yürümeye başladılar orada beton bir kütlenin üzerine oturup ayaklarını Haliç’e doğru sallandırdılar. Ayhan izah etti: “ Nihayet anladım ki insanları sevmiyorum işte. Onları kendimden uzaklaştırmak için elimden geleni yapıyorum, insanları seviyorum aslında, ama uzaktan, kimseyle kayıtlı olmak istemiyorum, en yakınımla bile…

 

Erhan bu sözlere ne mana vereceğini bilemedi. Hayret etti sonra, Ayhan’ın babası ile sık sık kavga etmeleri aklına geldi. Bu Ayhan bir sıcak tuğla gibi olur tutulmaz, bir ayazda buz gibi olur etrafında istenmezdi; maddesiz, şekle gelmez ateş gibiydi. Fakat zor günde, kara günde herkes bir adama karşı karabulut kesildiğinde o, huzur dolu kırk ikindi yağmuru olurdu, elinden tutardı adamın. Mekânsız, zamansız yaşıyor gibiydi.

 

“Ne acaib be, herkes çekti gitti. Hasan bir yanda senin adaşın bir yanda…”

 

“Kimmiş benim adaşım?” Ayhan Erhan’a önce ters ters baktı. Şaka mı yapıyordu?

 

“Erhan sen de benimle kafa buluyorsan kalkıp gideyim, adam kan kardeşini unutur mu?”

 

“Ali desene ya hu! Ben de bu kim diyorum.”

 

“Senin adın Ali Erhan değil mi? Attın mı Ali’yi?”

 

“Sen hayatında bana kaç kere Ali dedin?”

 

“Çocukken derdim.”

 

“Çocukken! Sahi, Rüstem’i unuttun. Ne deli çocuktu değil mi?”

 

Ayhan’a kanayan yarası hatırlatılmış gibi, gözleri buğulandı. Rüstem’le son görüşmelerinde tartışmışlardı.

 

“Öldü, dediler bir zaman onun için, biliyor musun?”

 

“Ben de öyle bir şeyler duydum. İzmir’e gitmiş, diyorlar.”

 

“İzmir, dediler, Antalya, dediler. Deli doluydu, ama en harbimiz oydu, biliyor musun? Hatırlar mısın lisenin önünden geçerken bağıra çağıra şiirler söylerdi.”

 

“Sadece lisenin önünden geçerken mi, cadde boyu yürürken ulu orta, kavgaya giderken marşlar şiirler… Hiç belli etmezdi ama çok hisli çocuktu.”

 

“Ya…” Ayhan o ânı yeniden yaşıyormuş gibi gözleri bulanık sulara dalmış, bir süre sustu. “Erkek adam şiir mi söylermiş, diye ona kızardım, sevdalı, der dalga geçerdim, kavgada hatırlıyor musun o uzun saçlarıyla yelesini sallayan aslan gibi, Dereiçi’nde Aykut’u nasıl perişan etmişti.”

 

Erhan yüzünde bir gülümseme suyun karşı yakasına baktı.

 

“Hakikaten gençliğimiz güzelmiş. Bizim bir şeylerimiz eksik Ayhan, bakma sen, Rüstem bize kızardı. Kızardı ama söylemezdi. İnsan dünyaya bunun için gelmedi, dedi bir seferinde dilenen birini görünce, anlamamıştım, şimdi ne kadar manidar geliyor.”

 

Ayhan’ın bakışları karardı. Kendi yüzüne suçu vurulmuş gibi,

 

“Biz de dünyaya el açıyor mal mülk peşinde koşarken insanlığımızdan sıyrılıyoruz. Günü gününe yaşardı, cebinde ne varsa paylaşırdı, kızardım ona, cebimden para da verirdim, ama onu da gider hemen harcardı. Aslında dilenciyi değil, bizi kast ediyordu.”

 

“Bunu bir tek ben hatırlıyorum sanıyordum.” Derin bir sükût oldu. Kokan bulanık suyun oynaşmaları ayaklarının altında onlara ulaşmak için dövünüp duruyordu.

 

“Bak sana ne diyeceğim, babam ikidir beni zorluyor taksiye çık, diye. Ele gitmesin, diyor para, diyor da maksadı başka tabii. Nöbetleşe yapalım, ne dersin, boş kalmamış olursun.”

 

“Benim şoförlüğüm o kadar iyi değil, biliyorsun, sana yararım değil, zararım dokunur.”

 

“Ne var canım, alışırsın işte.”

 

“Mal bu Ayhan, el malı ile oynaş olmaz.”

 

“İşe kötü tarafından bakarsan hiçbir zaman kazanamazsın. Gel Pazariçi’ne çıkalım, Dörtyol’da da biraz işim var.  Yolda bunu da konuşuruz, hem de biraz gezmiş oluruz.”

 

Ali Erhan itiraz etmedi. Keçecipiri Cami’nin yanından geçtiler. Çocuklar dört bir yanda takımlar oluşturmuş türlü oyunlar oynuyorlardı. Ayhan ayağına gelen bir topa sertçe vurdu. “Abi ne yaptın ya!” dedi çocuklardan biri. Topun düştüğü bahçeden kadınlardan birinin sesi duyuldu, “Ocağı batasıcalar, başka yerde oynayın demedim mi ben?” Ayhan’la Ali Erhan yokuş yukarı kaçmaya başladılar. Arkalarında bir sürü çocuğun ve kadınların bağırış çağırışıyla sokağı döndüler.

 

“İyi yapmadık, gitti çocukların topu.” dedi Ali Erhan.

 

“Yok ya hu, Mehpare ablayı tanırım, bağırır çağırır biraz, sonra verir toplarını. Hem kendi oğlu da oradaydı.”

 

“Desene akşama sopayı yiyecek!”

 

Ayhan güldü. Girdikleri sokakta haşlanmış sebze kokuları geldi burunlarına, sol yanlarına baktılar, kadınlar bir bahçede ateş yakmış kazanda konserve yapıyorlardı. Burada böyleydi. Her şey ortak yapılırdı. Sırayla her gün biri diğerinin işine koşar, birbirlerinin yüklerini sırtlarlardı. Erkekler de bu tür bir dayanışmayı nadiren de olsa yaparlardı. Birbirlerine dayanmak gurbete geldikleri bu yerde bir hayat şekli olmuştu. Tek bir ev aletinin birkaç ev dolaşarak bütün herkesin işini görmesi burada sıradan bir olaydı ve muhtemelen İstanbul’un her yanında aynı durumdaki bütün insanlar arasında yaşanan bir durumdu.

 

Ayhan’ın “biraz” olan işi hayli uzun sürdü. Aynı zamanda bir değil birkaç yere birden uğradılar. Ayhan’ın insanlarla münasebet kurarken kullandığı acaib bir metodu vardı. Herkese ayrı telden konuşur, herkesle bir şekilde anlaşırdı ve yeni olsun eski olsun muhatablarına karşı acaib bir teklifsizlikle yaklaşırdı. Ali Erhan onun hiç tepki gördüğünü görmemişti. Diplomasız bir insan ilişkileri uzmanı gibi bir şeydi adam.

 

Hava kararana kadar birlikte vakit geçirmişlerdi. Mahalleye beraber döndüler. Ali Erhan’ın evinin önünde ayrıldılar. Ayhan taksiye çıkma işini düşünmesini söyleyerek vedalaşmıştı. Ali Erhan bahçe kapısını açınca sofranın bahçeye kurulduğunu gördü. Canı sıkıldı. Ne kadar çok seviyordu işten döndüğü zamanlarda böyle bahçede maaile yemek yemeyi. Şimdi elleri boş döndüğü evinde kendini gerçek bir sığıntı gibi hissediyordu. Gidip ellerini yıkadı. Başı önünde sofra başına oturdu. Annesinin ona fazladan bir kaşık koyması bile zoruna gidiyordu. Sanki aralarında bir anlaşma var gibi ana babası, kardeşi, eniştesi ve hatta bacaksız yeğeni bile sessizlik içinde yemeklerini yediler.

 

Çaylar içilirken, Erhan şu yemekten aldığı lezzeti düşünüyordu. Sanki yemekle beraber mekânın da lezzetini duyar gibi oluyordu. Hani kırda, bir yer yaygısı üzerinde yediğiniz her şey lezzetli, iştah açıcıdır ya, evin içinde yedikleri yemekten kat be kat lezzetli geliyordu bahçede yemek yemek. Annesi içeri gidince babası yumuşak bir dille, hiçbir tarafta iş yok mu, diye sordu. Erhan bir ân boş bulunup taksiye çıkacağını söyledi. Oysa bunu bir ân bile düşünmemişti. “Geçici olarak” diyerek hemen bunu düzeltti. Daha başka konuşma olmadı aralarında. Babası torunu ile oynamaya başlamıştı. Erhan bahçenin bir köşesinden öten cırcır böceğine kulak vererek yukarıya, yıldızların parıltısına bakarak hayallere daldı. Babasına dediği gibi olmayacaktı. Ne taksiye çıkmış ne kendi mesleğine dönmüştü, birden bire kendini belki iş olarak bile görmeyeceği bir işi yaparken bulmuştu.

 

Elindeki bardağı masaya bıraktı ve kurtulmak istediği bir şeymiş gibi onu ileri doğru itti. Yeterince içmişti. Bütün bu hatıraları yine bir haziran gecesinin bu ileri saatinde hafızasında tekrar canlandırırken, edindiği servetle birlikte istediği her şeyi elde ettiğini, fakat asıl olanı kaybettiğini anladı. Kurtulmak istemişti, mahallesinden kurtulmuştu, hayatında maddi olarak her istediğine erişmişti. Şimdi gecenin karanlığında evinin penceresinden boğazın karanlık suları üzerinde parıldayan yakamozlarda o gecekonduların pencerelerinden dışarı sızan titrek ışıkları görebiliyordu. Ne büyük saadetti bir şeylerin gerçek sahibi olmak. O insanlar birçok şeyden mahrumdular, ama sahib olduklarının kıymetini gerçekten biliyorlardı. Zaman, insana bu dünyada en büyük oyunu oynayan görünmez bir hilekârdı. Aldanmıştı. Torna tesviye ustası olmak yerine o tezgâhlardan dökülen artıkların hurda ticaretini yaparak büyüttüğü işinde artık madenlerin hammadde ticareti ile işin bütün külfetini çekerek on yıllık bir zaman diliminde hayallerinin bile ötesinde bir servete kavuşmuştu. Bütün o boş gezdiği dönemlerin acısını da çıkarmıştı. Annesine, babasına, kardeşine ve eniştesine ömürleri boyunca belki almakta zorlanacakları şeyler hediye etmişti. Her birini ev sahibi yapmıştı. Ama sanki bunlar aile olma gereğinin değil de, bir hırsın mahsulü gibiydi.  İnsan maddi olarak kazandıkça mânevi olarak kaybetmeye meyilli bir varlık olarak yaşamaya mahkûmdu. Ve bütün bunların fark edildiği ânda, kaybedilenlerin geri alınması için çok geç olabiliyordu. Ali Erhan kazandıkça bonkörleşmiş, ailesinden hiçbir şeyi saklamamış paylaşmıştı, ama bir yandan da kendini var eden şartlardan ve ailesinden uzaklaşmıştı. Her şeyle, herkesle arasına mesafe koymaya başladığında, mahallesini terk edeli ve bir daha oraya dönmeyeli çok olmuştu. Bütün ailesi orada kendilerine ait daha iyi evlerde yaşamaya devam etseler de o, kalbinde bir yerlerde çoktan oradan kopmuştu. Şimdi mahallesine dönse, Ayhan ne kinden ne hasetten geçmiş günlerin hatırına yüzüne tükürürdü.

 

Sabah ezanı okunmaya başladı, göğsüne kendisini rahatsız eden bir ağırlık çöktü. Bir zaman ne kadar güzel titretir, sarardı  bu ses onun yüreğini. Ayağa kalktı, karanlığın içinden Rüstem’in sesini duyar gibi oldu “Bir gün akşam olur, biz de gideriz…” pencereyi kapattı; bu hayalî sese mani olmak için.

 

Elleri titriyordu.

 

Aylık Dergisi 178. Sayı

 
Etiketler: hikayeler, aylık dergisi,
Yorumlar
Haber Yazılımı