Yazı Detayı
31 Temmuz 2017 - Pazartesi 23:25
 
İstanbul Hayali
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Sâde bir semtini

sevmek bile bir ömre değer”

 

İstanbul, kendi efsanesini tarihin her döneminde, şahısların katkısı ve onlardan da bağımsız olarak oluşturmuştur.

Şairlerin mısralarında, sultanların hayallerinde, orduların hedefinde her zaman arzulanan ve istenen ve belki mekân üstü bir mânâyı ifâde etmektedir İstanbul.

Coğrafî konumu itibariyle de müstesna bir yere sahip olan İstanbul’un bu mevkii sadece kıtaları, Doğu ve Batı’yı değil, mânâda toplum yaşayış ve kültürlerini de ayırmaktadır. Bu iki ayrı dünyayı belli bir dereceye kadar birleştirebilme gücüne Osmanlı İmparatorluğu erişmiştir. Esasında bütün imparatorluklar, aidiyeti ve milliyeti ne olursa olsun bütün insanların katılımlarıyla meydana gelir; fakat bunu kâmil mânâda gerçekleştirebilen ve yaygın bir şekilde uygulayabilen pek fazla devlet yoktur. Osmanlı ise uzun bir süre, kurduğu devlet ve hükmettiği topraklar üzerinde nüfus olarak baskın bir mevkide olmamasına rağmen bu dengeyi kurmuştur diyebiliriz. Kemal Tahir’in şu sözleri de bunu göstermektedir:

Osmanlılık kolektif dehayla kurulmuş bir dünya imparatorluğudur. Salt geçmişi değil, taşıdığı insan değeri ve özelliğiyle ne kadar görmezden gelinmek istenirse istensin geleceğimizi de etkileyecek bir deha eseridir. Anadolu Türk dehasının en büyük eseridir...

Geçmişten bugüne hep arzulanan ve ele geçirilmek istenen bir şehir olması hasebiyle her bir köşesinde efsaneler barındıran İstanbul, tâbir yerindeyse kimliğinin büyük bir kısmını insanların hayallerindeki bu efsaneye borçludur. Fakat bu hayaller karşılıksız değildir. Sadece eski İstanbul’un yer isimleri bile bize kitaplar dolusu hikâye anlatmaya yeterlidir.(Bugün Kadıköy olarak geçen tarihteki ismiyle Kalkedon/Khalkedon’un “Körler Ülkesi” mânâsına geldiği söylenir, zira İstanbul gibi güzel bir yer varken oraya yerleşenlerin ancak kör olabileceği söylenir. Bu güzelliğiyle bahsedilen yer bugün Tarihî Yarımada olarak geçen tarihî İstanbul surlarının iç kısmıdır.) Sokaklara, caddelere, semtlere ismini veren taş parçalarından, vakıalara kadar birçok şey bize bu şehrin insanların eseri olduğu kadar insanlara vehmettirdikleriyle Allah’ın bir lütfu olarak şehrin kendi eseri olduğunu göstermektedir. Bu itibarla “yaşayan şehir” unvanını hak eder. Zirâ topraklarında ve toprak altında barındırdığı ölü-diri, canlı-cansız varlıklarıyla kendi kendini de anlatmaktadır. Fakat en mühim nokta bizim onu nasıl anlayacağımızdır.

Zaman geçip de o İmparatorluk zamanının İstanbul’u eskimeye ve kaybolmaya yüz tuttuğunda, şimdi kaybettiğimiz şair ve ediblerimiz, eski İstanbul semtlerini dolaşmaya çıkar ve hayal kurarlarmış. Her insanın eskilere dair hasret duyması muhtemeldir; fakat bu sanatkâr mizaçlı insanların aradıkları başka bir şey olsa gerektir. Bir masal diyarından farksız olduğunu birçok şahitliklerle bildiğimiz eski İstanbul’un bu hâlini sadece bizden birileri değil, birçok yabancı seyyah ve edib de kabul ederler. Edmondo de Amicis’in İstanbul isimli eserinde derin sezgiyle yazılmış satırlar, bize o zamanın atmosferini çok iyi aksettirir. De Amicis, son zamanlarına şahitlik ettiği şehri kuru bir övgüden uzak bir şekilde kusurlarıyla da gözler önüne sererken, her köşesinde hayranlık uyandıran bir şeyler bulmakta zorluk çekmez. Zengin bir kültürün eseri olan şehrin tarihinin, yeni yapılan kazı çalışmalarıyla beraber bilinenden çok daha eskilere dayandığı anlaşıldı. Bu bize hakkında kolayca hüküm verilemeyecek bir zenginliğin işareti demektir. Asırların değil binlerce yılın mevzu bahis olduğu bir yerde hüküm vermek için bir sarrafın hassaslığında davranmak gerekecektir.

Nasıl bir şehirde yaşadığımız hakkında İstanbul’da yaşayanları şuur ve bilgi sahibi edindirmek isterken de aynı hassasiyeti göstermek gerekir. Yirminci asırla birlikte değişmeye başlayan İstanbul’un çevresi ve çehresi sürekli yaşanan göçle birlikte İstanbulluluk şuurunun da değişmesine, daha doğrusu kaybolmasına yol açtı. Şimdi ancak, eski semtlerini gezerken, İstanbul’un kendi karakterini gösteren ve diğer şehirlerden ayıran hususiyetlerini hem mimaride hem sâkinlerinin yaşayışında görebiliriz. Üstad Necib Fazıl’ın:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

---

Yedi tepe üstünde zaman gergef işler!

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…

Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,

Adada rüzgâr uçan eteklerden sorumlu.

Her şafakta Hisarlarda oklar çıkar yayından

Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Canım İstanbul, dünü ve bugünüyle İstanbul’u anlatan, hatırlatan en güzel şiirlerden biri. Aynı zamanda, sadece İstanbul’dan bahseden şiirleri değil, burada doğmuş ve yaşamayı seçmiş şair ve yazarların diğer eserlerinin de birer İstanbul mahsulü olduğunu bilmek lâzım. Çünkü içinde yaşadığımız zaman kadar mekân da fikir ve yaşayışımızı etkiler. Kültür bizim edinebildiğimiz, fakat bizden bağımsız gelişip büyüyebilen bir varlıktır.

İmparatorluğun ilk zamanlarında Eski Saray denilen ve Beyazıt civarında bulunan sarayın terk edilmesi ve Topkapı Sarayı yaptırılarak buraya geçilmesi bir dizi büyük hâdiselerin geçeceği bir mekânın tarihe hediye edilmesine sebep olmuştur. Fakat burada daha çok dikkat çeken şey sarayın yeridir. Asya kıtasından gelenlerin ilk göreceği ve görülebileceği yerde, bir kıtanın sınırında, iki dünyaya bakan ve aynı zamanda o zamanın hâkim güçlerini de tarassut altında bulundurur gibi yerleşilmiş mütevazı bir yerdir burası. Yaptıranların en heybetli ve ihtişamlı binaları yaptırabilecek güç ve servetleri olmasına rağmen, gölgesinde kaldıkları mukaddes mekânlara karşı seviyeyi korumuş gibidirler. Asırlar geçtikçe bugünkü hâlini alan saraydan bir panorama gibi İstanbul’u seyredebilir ve eski zamanın hayaline dalınabilir. Belki, o zamanlarda da sultanlar, şehzadeler, kadın sultanlar istikbaldeki İstanbul hayaline dalıyorlardı. Tabiî kesinlikle bugünküne benzer bir şey hayal etmemişlerdir.

Bize, hızla değişen bu şehri daha fazla korumak gerektiğini başka biri söylemeden evvel bizim fark etmemiz lâzım. Artık her şeyin daha ölçülü biçili yapıldığı günümüzde gelişi güzel binalar dikmeyi, bulduğu yere konmayı bırakmalıyız. Aynı zamanda “mühendislik harikası” olarak uzayıp giden binalar için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yakın zamanda yaşanan bir siluet tartışması bu mevzuda ne kadar hassas davranılması gerektiğini bize ihtar ediyor. Zirâ İstanbul denilince hiçbir zaman tarihî mekânların ve câmi minarelerinin oluşturduğu ahenkten başka bir şey hayalimde canlanmaz. Birçok kişi için de aynı olmalı ki, şehrin ambleminden İstanbul’u tanıtan birçok reklam ve filme kadar hep aynı doku kullanılmıştır. Değişim mukadder ise de bunun doğru bir istikamette yapılması da mukadder. Değişim ve gelişim denilince bize İSTANBUL’u, Anadolu’yu anlatan, hatırlatan ve bir elbise gibi üzerinde taşıyan bir değişimden bahsetmek daha doğru olur. Bize kendini en güzel şekliyle hatırlatan şeyler hayatımızdaki en önemli şeylerdir aynı zamanda. Bir zaman çöp dağları, kirli havası, tepelere kurulmuş derme çatma gecekondularıyla nasıl hatırlamak istemiyorsak İstanbul’u, bugün de onu en güzel şekilde yaşanacak ve seyrine dalınacak bir şehir olarak görmek için çabalamalıyız.

İstanbulumuz diğer dünya şehirlerine benzediğinde, başkalarına bahsedebileceğimiz bir İstanbul kalmamış demektir.

Aylık Dergisi 154. Sayı 

 
Etiketler: İstanbul, Hayali,
Yorumlar
Haber Yazılımı