Yazı Detayı
01 Ekim 2017 - Pazar 10:38
 
İnsan Olmaya Çalışan İnsan
Muhammed Yılmaz
 
 

Giriş

Bu çalışma, “İnsan, eşref-i mahlûkat ve esfel-i safilin arasında gidip gelen bir varlıktır.” Hipotezine dayanmaktadır. Tarihten günümüze kadar değişik “insan” tanımları yapılmıştır. Bu tanımların hepsi kısmen doğru olmakla beraber, “insan”ı bir bütün olarak ele almakta yetersiz kalmaktadır. Yapılan tanımlar toplumların örf, kültür, inanç, sosyal değerleri gibi nedenlerden dolayı farklılık göstermektedir. Bu çalışmada daha çok İslamiyet ve modern batı arasındaki insan kavramı üzerindeki farka ve İslâm’ın insana verdiği değere değinilmeye çalışılacaktır.

İnsan, yaratılış icabı düalist yapıya sahip bir varlıktır. İnsanın bir zahirî, bir de batınî tarafı bulunmaktadır. Eşref-i mahlukat denilen, yani yaratılış gayesine uygun hareket eden insan, zahirî ve batınî yönlerinin şuurunda, bu iki zıtlık arasındaki muvazeneyi kurabilmiş, kâmil insandır. Esfel-i Safilin, yani zahirî olana odaklanmış, nefsî arzularının peşine düşmüş, kendinden, çevresinden, yaratıcısından bihaber yaşayan, hayvandan da aşağı seviyeye düşmüş insandır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Nefsini bilen rabbini bilir.” Bu ölçü itibariyle insan, nefsini bildiği müddetçe rabbini de bilmeye başlayacağından, kâmil insan olma yoluna girmiş olur. Modern hayat ile birlikte bu durum kaybolmaya yüz tutmuştur. İnsanlar ferdî isteklerinin peşine düşmüş ve aslî yaratılış gayesini unutmuştur. Bunun sonucunda da modern zamanda içtimâî bütünleşmeden eser kalmamıştır. Sosyal bir canlı olan insan, diğer ferdlerle iletişim ve etkileşim içinde olmaya muhtaçtır. Fizikî ihtiyaçlarının yanı sıra insanın, hissî, manevî ihtiyaçları da bulunmaktadır. Bu ihtiyaçlarını karşılayamadığında yalnızlaşma ve ferdîleşme/bireyselleşme başlayacaktır. İçinde yaşadığımız modern toplumun en büyük sorunlarından birisi narsizmdir. Ferd, kendini her şeyin merkezine koyar, kendi çıkarından başka bir şey düşünemez hâle gelir. Topluluk hâlinde yaşayan insan için de bu durum oldukça tehlikelidir. Ferdiyetçi zihniyet dayanışmayı ve birliktelik anlayışını ortadan kaldırdığı için ferd ve toplum arasında çatışma kaçınılmaz hâle gelir.

1.İslâm Perspektifinden İnsan

İslâm dini iki temel kaynağa dayanmaktadır. Bu kaynaklar, Kur’an ve Peygamber (SAV)’in Sünnetidir. Kamil insan bu iki kaynağa tam anlamıyla itaat eden, hayatını Kur’an’a ve Sünnet’e uygun hâle getirmeye çalışan insandır. Kur’an-Kerim’de Allah, “Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (95: 4) demiştir. Ayette anlaşılacağı üzere insan yaratılış olarak kâmil yaratılmıştır. Kendi yaptıkları eylemler onun bu makamda kalıcı mı yoksa geçici mi olacağını belirler. İslâm’ın yaratılış mevzuunda Hristiyanlıktan ayrılan noktası da buradadır. Hristiyan düşüncede ilk insan Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’nın yasak meyveden yiyerek dünyaya inmesi sebebiyle insanın günahkâr doğduğuna inanılır. Bu yüzden yeni doğan çocuklar vaftiz edilir. Bir bakıma o ilk günahtan arındırıldığı düşünülür. İslâm düşüncesinde ise doğan her çocuk temiz ve günahsızdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar.” İnsan bu ilk doğuştan itibaren kendini günahlardan uzak tuttuğu müddetçe yaratılmış en şerefli varlık olma özelliğini yitirmemiş olur. İslâm’ın insana bakış açısını anlamak ve derinlemesine bir fikir sahibi olmak açısından,Salih Mirzabeyoğlu’nun insan tanımına bakmamız gerekir:

İnsan bir şeyin ortaya çıkması demektir; insana insan denmesi kemal mertebesine yatkınlığı ve ünsiyet ile ilgili olmasıdır. İnsanın hakikati Allah’ın kendisini gördüğü bir aynadır ve bu görme sadece insan vasıtasıyla gerçekleşir. Görmenin olabilirliği, insana benzerlik özelliği kazandıran hakikatlerden ortaya çıkar; dolayısıyla insan, kendi varlığında ilahi hakikatleri barındırır. Bu bakımdan da ilahi varlık ve oluşla ilgili bütün hakikatleri ihtiva etmesi sebebiyle, kemal mertebesiyle ünsiyet etmiş bir aynadır.” (Mirzabeyoğlu, 2009:3)

İslâmiyet, insana hakkettiği değeri ve makamı doğuşundan itibaren vermiştir. Ancak içinde bulunduğumuz modern zaman, bütün değerler gibi, insanın aslî yapısını da yozlaştırmıştır. Toplumda samimiyet denen duygudan eser kalmamıştır. Kamil insan aynı zaman da samimi insandır da. Yaptığı işi Allah rızası için yapar ve maddî bir çıkar gütmez. Ailesine, toplumuna, çevresine karşı taşıdığı sorumluluğun şuurundadır. Modern insanın ise samimiyet ve hâlisiyet duyguları kararmaya yüz tutmuştur. “Hâlbuki samimiyet ve hâlisiyet, insanoğluna düşen biricik haysiyettir; onsuz insan ne dindar, ne dinsiz, ne şu, ne bu, hiçbir şey olamaz.” (Mirzabeyoğlu, 2016:37) İçinde bulunduğumuz zaman, insanlık tarihinin içinde bulunduğu en zor zamanlardan biridir. Güçlü olan güçsüzü ezmekten, sömürmekten, canına, malına, ırzına kastetmekten hicap duymamaktadır. Bu durum ise İslâmiyet ile tamamen zıddır. İslâm anlayışında mazlumu korumak ve himaye etmek vardır. Öyle ki yetimi ve güçsüzü hor görmek, ona kötü davranmak en büyük günahlardan sayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Öyleyse sakın yetimi ezme!” (93.9) diye bir emir yer almaktadır. Allah, hakları koruyan, mazlumun hakkına hassasiyet gösteren, Kur’an’ın emirlerine ve peygamberin sünnetine itaat eden insanı, “O sizi yeryüzünde halifeler kılandır.” ayeti ile muhatap tutmuş ve şereflendirmiştir.

Cemiyet ve ferd münasebetinden hareketle İslâm, kâmil insanların ortaya koyduğu düzenli, güvenli, huzurlu toplumu inşa edip idame ettirmeyi gaye edinmiştir. İslâm Devleti’nin dördüncü halifesi Hazret-i Ali, “Parça bütünün habercisidir.” demiştir. Toplumu oluşturan çekirdeğin ferd olduğu iddia edilse de, aslında cemiyetin en küçük birimi ailedir. Ferdleri kâmil insanlardan oluşan aile, kâmil toplumu meydana getirir. Modern toplum ise tamamen ferd odaklı hareket etmektedir. İnsanlar, cemiyetin değil kendi menfaatlerinin peşinde koşmaktadırlar. “Bugün her geçen gün daha fazla insanın İslâm’a girmesinin nedeni, İslâm’ın bu dünya ile uzlaşmaz yapısıdır. Yani modern seküler uygarlığın yıkıcı eğilimlerine karşı duran büyük direnme gücüdür.” (Pasquier, 1995:70) Bu güç sayesinde insanlar yardımlaşma ve dayanışma içerisinde hayatlarını devam ettirirler. Bu durum ise batı toplumlarına tamamen yabancıdır. Düşünce sistemi ferd odaklı olduğundan, diğer insanların içinde bulundukları zor koşullar batılı ferdi ilgilendirmemektedir. Netice olarak toplumun bütünleşmesi imkânsız hâle gelmektedir. Modern toplumlarda güçlü daha fazla güçlenirken, zayıf olanlar ise her geçen gün biraz daha zayıflamaktadır. İslâm’da ise ferdî menfaatler değil, içtimaî huzur ve bütünleşme esastır. Kur’an-ı Kerim’de aileden başlayarak akrabaya, yakın komşuya, uzak komşuya yardım etmek temel bir vazife olarak tanımlanmıştır. Yani içtimaî bütünleşmeyi sağlamak her Müslümanın üzerine düşen görevlerdendir. Allah Resulü (S.AV.) bir hadisinde “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” demiştir. Toparlamak gerekirse İslâm, toplum hâlinde yaşamaya muhtaç olan insanın bütünleşme ve dayanışma içinde nasıl yaşayacağının sınırlarını gerek ayetlerle gerekse peygamberin sünnetiyle ortaya koymuştur. Kamil insana düşen bu sınırların farkına varmak ve hayatını bu sınırlar dairesinde devam ettirmektir.

2.Batı Perspektifinden İnsan

Batı düşüncesinde insan; alet yapan hayvan, düşünen hayvan, iradesi olan hayvan, sosyal hayvan gibi tanımlamalar ile açıklanmaktadır. Bunlar, baktığı yere göre doğru olan, insanın sadece maddî cihetine odaklanan tanımlamalardır. Rönesans hareketinden sonra batıya yön veren başlıca fikir hareketleri hümanizm ve pragmatizmdir. Bu fikir hareketleri, batının insanı idrak ve izahında da önemli rol oynamıştır. “Batı toplumları sahip oldukları, inanç bilgi ve düşüncelerinin insanı ve evreni anlamakta yetersiz kaldığı düşüncesinden hareketle yeni bir dünya tasavvurunun İnşâına yönelmişlerdir. İşte bu yönelişin ilk adımı “hümanizm” olarak isimlendirilmektedir.” (Yenen, 2015:656) Hümanizm, her ne kadar insan sevgisi olarak algılansa da, aslında insanı merkeze koyan, her istediğini yapmaya muktedir gören bir anlayıştır. Bu anlayış neticesi olarak modern insan, kendisini dünyayı ve içindekileri istediği gibi yönetme yetkisine sahip olarak görmeye başlamıştır. İkinci düşünce akımı olan da pragmatizm, faydacılık/çıkarcılık olarak tavsif olunabilir. “Batı kültüründe insanı harekete geçiren esas saik maddedir. Ferd için önemli olan, bağlandığı şeyin hakikat olup olmaması değil, temin ettiği faydadır.” (Koç, 2017:3) Yani insana fayda sağlayan her şey iyidir. Ferde haz ve mutluluk veren her eylem ve durum iyi olarak tanımlanmıştır. Bu iyinin toplumun genelinin yararına veya zararına olması, ilk elde önemli değildir. Bunun sonucu olarak modern insanda bir bencilleşme baş göstermiştir.

Batı, zihniyetini madde ve akıl üzerine dayandırmaktadır. Bu temellendirme öyle bir hâl almıştır ki; insan tamamen maddî bir varlık olarak ele alınmaya başlanmış ve manevî tarafı ihmâl edilmiştir. Bunun sonucu olarak modern insan, her türlü maddî imkâna sahip; fakat mutsuz ve bencil olarak karşımıza çıkmaktadır. “Batı düşüncesinde akıl, sınırsız, limitsiz ve kendinden menkul değerlere göre insanı yönetebilme özelliğine sahip bir amacı ifade etmektedir.” (Yenen, 2015:654) Bu düşünce insanı “rasyonel olana” itelemiş ve akılla kuşatamadığı her duruma düşman olmaya yöneltmiştir. Bu düşmanlığın başında da din gelmektedir. Rönesans hareketinden sonra ortaya çıkan hümanizm akımı, aslında geleneksel Hristiyanlığın insanı günahkâr olarak gören anlayışına bir tepki olarak doğmuştur. İnsanın günahkâr olmadığını, aksine dünyayı ve içindekileri yönetme yetkisine sahip yegâne canlı olduğunu savunmuştur. Bu savunuş o kadar ileriye gitmiştir ki, artık insana tanrının bile karışamayacağı bir varlık olarak bakılmasını beraberinde getirmiştir. Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu gelişmelerden sonra batı, sadece rasyonel olanı, akılla açıklanabileni dikkate almaya başlamıştır. İnsanın metafizikî şeylerle ilgilenmesinin bir zaman kaybı olduğunu, dünyadaki maddî kazancın daha önemli olduğunu savunmaya başlamıştır. Elbette rasyonelliğin miyarı, aslında kendisi de metafizik olan ve bu yüzden HALEN ANLAŞILAMAYAN ancak tasvir edilebilen akıldır. “Aklı genel kavramlar oluşturma kabiliyeti olarak tanımlayan rasyonalistler, Aristo’dan başlayarak insanoğlunu rasyonel bir hayvan olarak tanımlar.” (Niehebuhr, 1914) Rasyonel olan insan, kararlarında ve eylemlerinde daima aklına başvurur, inançları ile hareket etmesi düşünülemez.

Akıl ve maddenin hâkim olduğu modern toplumlarda, ferdiyetçilik ile birlikte ahlâk, dayanışma, inanç gibi değerler de önemini yitirmiş, faydasız telakki edilmiştir. Bu telakkinin sahibleri, elbette sıradan insanlar değil, toplumun genel fikir çerçevesini tayin inisiyatifini ele geçirmiş düşünürlerdir. Bu tayinin sonucu olarak, yukarıdan aşağıya doğru tedricen içtimaî bütünleşme zayıflamış, insanlar sadece ferdî menfaatlerinin peşine düşmeye başlamışlardır. Bunun muhalif hareketleri –her tür sosyalizm, fabyanizm, kilise hareketleri, vs.- olmasaydı, batı toplumunun bir asır önce kendi içine çökmesi kaçınılmazdı. Bunlar frenleyici ve çöküşü yavaşlatıcı bir vazife üstlenmişlerdir. Ancak ne olursa olsun toplumun temel taşı aile önemini ve işlevini kaybetmeye başlamıştır. İnsanlar bilhassa 2. Dünya savaşı sonrası dönemde her geçen gün biraz daha yalnızlaşmış, bu yalnızlık diğer insanlara nefret beslemeyi de beraberinde getirmiştir. Modern insan ve içtimaî değerler arasındaki uçurum hızını artırmış, önüne geçilemez bir hâl almıştır. Bütün bu içtimaî bütünleşmedeki eksiklikler ve ferdiyetçilik, insanların büyük nevrozlar yaşamasına sebep olmuştur. Erich Fromm nevrozu şu şekilde tanımlamıştır:

“Kişinin üretici ve bütünleşmiş bir yaşam sürmedeki başarısızlığının sonucunu, nevrozdan daha açık bir şekilde gösteren belki de hiçbir olay yoktur. Her nevroz insanın doğasından gelen güçlerle bu güçlerin gelişmesini engelleyen güçler arasındaki bir çatışmanın sonucudur. Fiziksel hastalıkların belirtileri gibi, nevrotik belirtiler de kişiliğin sağlıklı bölümünün kendisini ortaya koymasına karşı yöneltilmiş sakatlayıcı etkilere karşı verdiği savaşın anlatımıdır.” (Fromm, 1994:213)

Ferdin yaşadığı nevrozlar toplumu da olumsuz etkilemektedir. Ferdi sağlıklı olmayan toplumun sağlıklı, huzurlu ve dayanışma içinde olmasını beklemek bir hayalden ibarettir. Bütün bunların ışığında batı toplumunun ortaya koymuş olduğu modern insan, değerlerini ve maneviyatını geri plana atmış tamamen maddî çıkarlara yönelmiştir. Ancak insan sadece maddeden meydana gelmiş bir varlık değildir. Maddî ihtiyaçları olduğu gibi manevî ihtiyaçları da vardır. Öyle olmasaydı bu gün batıda en çok psikologlar iş yapmazdı. Nasıl maddî ihtiyaçları karşılanmadığında huzursuz oluyorsa, manevî ihtiyaçları da karşılanmadığında da huzursuz olur. Ferdlerdeki bu huzursuzluk topluma da sirayet eder.

Netice

Batı’nın insan kavramı, geleneksel Hristiyanlık gibi istisnalarının dışında tamamen insanın zahirî yönüne, yani maddî kısmına odaklanmıştır. Olaylara sırf akılla bakmak suretiyle insanın ruhî ciheti ihmâl etmektedir. Bunun sonucu olarak modern insan, tamamen yok etmeye programlanmış bir makineye dönüşmüştür. Rönesans hareketinden sonra ortaya çıkan “hümanizm” akımı, adeta insanı tanrılaştıran bir rol oynamıştır. Batı’nın beslendiği ana düşüncelerden biri olan hümanizm, insana istediğini yapma imkanı tanımış, modern insanı bir canavar olarak karşımıza çıkarmıştır. İslâmî bakış açısında ise madde ve akıl tamamen değersiz olmamakla birlikte, “gerektiğinde ve yerinde akıl” düsturu hâkimdir. Yani İslâm büyüklerinin sıklıkla tekrar ettiği gibi “Bu iş akılla da, akılsız da olmaz.” Modern dünyanın ortaya koyduğu insan, esfel-i safilin kavramına karşılık gelen insandır. Kendinden başkasını düşünmeyen, bu dünyadan ibaret bir hayat yaşarken ahiret hayatını inkâr ettiğinin bile şuurunda olmayan, menfaati uğruna karşısına ne çıkarsa çıksın yok etmekten çekinmeyen insan… Eşref-i mahlûkat olan insan ise kendini değil, kendi ile birlikte çevresini, toplumunu da düşünen insandır. Çalışmadan da anlaşılacağı üzere, “parça bütünün habercisidir” hikmetinden hareketle güvenli, huzurlu, dayanışma içinde yaşayan topluma ancak yaratılış gayesinin farkında olan, eşref-i mahlûkat olma çabası içinde olan kâmil ferdlerden kurulu aile ve bu ailelerden mürekkep cemiyet sayesinde ulaşılabilir.

 

Kaynakça

ALATLI, Alev. (2016). Batıya Yön Veren Metinler1: Kökler ve Çağlar. Alfa Yayıncılık. İstanbul

FROMM, Erich. (1994). Kendini Savunan İnsan. çev. Necla Arat. Say Yayınları. İstanbul

KOÇ, Mevlüt. (2017).  “Gerçek Yenilik İlahidir”. Aylık Dergisi. Sayı: 151. İstanbul. ss. 2-4

MİRZABEYOĞLU, Salih. (1998). Hikemiyat. İbda Yayınları. İstanbul

MİRZABEYOĞLU, Salih. (2009). İnsan. Cilt: 1. İbda Yayınları. İstanbul

PASQUIER, Roger De. (1995). Birlik Medeniyetinin Kökleri. çev. Hakan Yurdakul. İnsan Yayınları. İstanbul

YAZIR, Elmalılı Hamdi. (2007).  Kuran-ı Kerim Meali. hazırlayan. Mustafa Özel. Asır Yayınları. İstanbul

YENEN, İbrahim. (2015). “Sosyal Kuram ve Din Bağlamında İslam’a Göre İnsanın Temel Özellikleri” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi.  Cilt: 8. Sayı: 37. İstanbul. ss. 650-658

 

Aylık Dergisi 156. Sayı

 
Etiketler: İnsan, Olmaya, Çalışan, İnsan,
Yorumlar
Haber Yazılımı