Yazı Detayı
01 Mayıs 2012 - Salı 19:33
 
İman ve Tefekkür
Sezai Dilbilen
 
 

 

  Mevzu sebepler üstünde; imân, pazarlıksız kabul, yani sebepsiz kabul, daha ötesi sebepler dünyasını da içine alan muhteşem varlık tablosu karşısında hayret içinde olma, aksiyon içinde bulunma hali… “OL” emrine binaen olma ve tam teslimiyet ile itaat. Lakin itaatten kaçan veya itaati reddeden var! Münkir yani inkâr eden bu yüzden kâfir, yani saklayan gizleyen örten, bu yüzden müşrik, yani ortak koşan… Bir de inan’MIŞ gibi yapan var; Münafık!

Sır imtihân sırrı. İmân insanda sır…

Evet İmân mühim bir hakikat. Bu hususta eser sahibi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu şöyle diyor; “İmân akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde, aklın “ruh” anlamı bâki, “imân aklı” da diyebiliriz. O doğrudan biliştir. Ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar… “Dinî”den kasıt, asıl; yâni İslâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan KUŞATAN’ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve İMÂN’la tanır. Herşey bir nasib meselesi.”

İnce bahisler… Kirli ruhlarımız yüzlerce kez dezenfekte edilse, pırıl pırıl berrak sularla yıkansa, hani derler ya, “kussak haramları”, günahlara bulaşmış uzuvlarımız kesip atsak bu bahisler üzere, değil “hâl” üzere olmak, acaba bahsetme hakkımız olabilir mi? Fikir derinlik ister, her mevzuda bu böyledir. Denizin yüzeyinde çöpler dibinde inciler bulunur, halimiz ya derinlerden bize inci devşirenlere kulak verip onların bahsi üzere kendimizi muhasebe muhakeme etmek olacak yada bir şeylerden anlıyormuşuz gibi denizin yüzeyinde kendimize yer bulmaya çalışacağız.

“Kustum öz ağzımdan kafatasımı” sancısı üzere, “yokmuş fikir çilesinden büyük işkence” hesabı üzere; mânâda derin, aksiyonda açık, tevazuda geniş, istikamette şaşmaz, aşkta sonsuz olabilmek… Derine, daha derine ve daha derine… Her nefsin kendi hesabına ızdırab çekmesi ve Allah’ın yüklediği yükü sırtlanması… Kimseye çekemeyeceği yük yüklenmeyeceğine göre, herkesi yüküne sımsıkı bağlı ve ona güç yettirir vaziyette…

Mirzabeyoğlu, ruhumuza ışık tutmaya devam ediyor;  “Mü’min Allah’ın nuruyla nazar eder!”… Büyük veli, bu ölçüyü göstererek, “madem ki Allah’ın nuruyla nazar eder, hiç birşey ondan gizli değildir! Bu yukarıda ki ifadeye ters mi? Hayır. İşin başından ve sonundan haberdar olanlar, ölçü kayıtsız şartsız şeriat olmak üzere, O’nu O’nunla bilen, O’nu O’nunla gören ve O’nda YOK olmuş olanlardır.”

Derin ve gerçek mü’minin hâli, feraseti… Mü’minler derece derece… Her bir Mü’minde aynı istikamette farklı bir hâl. Tıpkı hiçbir nesnenin, hayvanın, bitkininin, insanın aynı ırktan, cinsten, türden olsa dahi birbirinin aynı olmaması gibi… Nazar eden hangi hâl üzere, mertebesi nerede, neyi yakaladı veya Allâh’ın o’na ikrâmı ve lütfu  ne? Bu hususta merkez şahsiyet Allah’ın Resulü, Habibullah. Resul’ün nazarı Allah’ın nuruyla nazara en baş misal…

Cismin kirlenmesi nasıl ki bünyesiyle ilgili olmadığında, temizliği mümkün benzer durum Mü’min içinde geçerli, İman üzere olan için kirlenme temizlikle mümkün ve o temizliğin adı tövbe. Lakin nasıl ki cisimdeki kirlilik nazarı bozuyor ve kalbleri tiksindiriyor, gözleri celbetmiyor, kendine nazarı uzaklaştırıyor, aynen Mü’mine bulaşmış günah kiri de, onu nazardan uzak kılıyor, kalbleri ona karşı tiksindiriyor, bakışları ona karşı çirkinleştiriyor.

Ve yine kendi pis “necis” yıkansa bile temiz olmaz; bu manada necis maddenin “temizliği” mümkün değil. İnsan necaseti misali, necaset bulaştığı yeri pis ettiği gibi, kendisi safi pistir. Madem kendisi safi pistir ondan “temiz bir bakış” beklemek doğru değildir. Kafir, Münkir, Münafık bu cüzden…

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu İmâm’ı Gazâli’den aktarıyor; “İmâm-ı Gazâli Hazretleri: Şeriat haricî bir akıldır-ruhtur; akıl-ruh, dahilî bir Şeriat’tır. Bunların iç içe olmasına bakıp, “bu ikisi bir” demek de mümkündür. Şeriat, haricî bir akıl olduğu için, Allah, kâfirleri, “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bunun için akletmezler” diye akılsızlıkla damgalamıştır.”

 “İmân, dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir.”hükmüyle birlikte tefekkür dünyamıza şunu da aktaralım; “İmân olsa tezahürü olur”. Tezâhür, iman edinilenlerin aksiyon halinde belirişi, belirtilişi… Amel bu mânâda imân etmiş bir zatta beliren “İmân’ından ayrı fiiller-işler-aksiyonlar bütünü. Amel’in ne? Sorusu cevabını büyük ölçüde bulabilirken İmân’ın ne? sorusunun cevabı hep meçhul kalır. Ama zevken idrâk edebilirsin. Burası mühim; ZEVKEN İDRÂK…

Biz ehlinin dilinden devam edelim, İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu ifade ediyor; “Amel, imândan ayrı, imân da amelden ayrı şeylerdir. Müminlerin birçok zaman amellerden muaf tutulması, bunun delilidir. Bu muaflık hâlinde müminden imânın gittiği söylenemez. Âdet gören bir kadın, namazdan muaftır; fakat ondan imânın kaldırıldığını yahut imânın terk edilmesinin emredildiğini söylemek caiz değildir. Şâri (Şeriat sahibi), o kimseye “Orucu terk et, sonra kaza et” demiştir. Fakat imanı bırak, sonra kaza et” denilmesi caiz değildir. “Fakirin zekât vermesi gerekmez!” demek câizdir. Fakat fakirin imân etmesi gerekmez demek câiz değildir.”

Çağın en önemli meselesi imân meselesi… Allah’a inanç zayıf, ahrete inanç zayıf, hesap gününe inanç zayıf… Bunlar zayıf olunca günahları işlemekte cesaret alabildiğince artmakta, zulüm ve haksızlık “hukuk” kılıfına bile girerek insanlığı tüketmekte, “kul hakkı”  bahsi dalgaya alınıp “daha fazla kazanç ve şehevi arzu, tat” peşinde mazlum ve masum insanlar sömürülmekte, tüketilmekte ve imhâ edilmektedir. Mesele “bilgi meselesi”değildir. Mesele bildiğini yerine getirmeme, ifa etmeme meselesidir. Kime sorsanız; “iyi nedir, doğru nedir, güzel nedir?” bilmekte ve “Doğru üzere nasıl davranmalıyız, nasıl yaşamalıyız?” denildiğinde makul ve mantıklı cevap verebilmektedirler. Oysa “Bilme imân’ın aynı değil”. Bilme bir şey ifade etmiyor değil, belki de çok şey ifade ediyor. Lâkin bilme imânın aynı değil. Nihayetinde ilimden murad, imânı kuvvetlendirmek O’na varışta sayısız amelle huzura çıkmaktır. Ve yine “Bilinmez gizli bir hazine idim, Bilinmeyi murad ettim, insanı yarattım” kudsîyetinin insana yüklediği memuriyet bedahet halinde açık. Madem bilmeye memuruz ve bu memuriyetimiz imânımızı kuvvetlendirecek, o halde amellerimiz bildiklerimizin tezahürü halinde zuhur etmeli. Değil mi ki “kitap yüklü merkepler” tabirine muhatap olmak var. Ve yine bildiklerimizle amel etmeye yöneldikçe bu defa da “alimin bir saatlik tefekkürü Abidin bin yıllık ibadetinde iyidir” hikmetine râm olmak var. Mevzuumuzu Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu İmâm’ı Âzam Hazretleri’nden aktardığı şu harika üstü tesbitle noktalayalım:

“İmâm-ı Âzam Hazretleri: Bil ki UZUVLARIN GÖZE TABİ OLMASI gibi, amelde ilme tâbidir. Az amelle ilim, çok amelle birlikte olan cehaletten daha hayırlıdır. Bunun gibi, hayat için zaruri olan azık ile hidayet, cehaletle beraber olan çok azıktan daha faydalıdır. Bundan dolayıdır ki, Allah, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Buyurmaktadır.”

 

Aylık Dergisi 92. Sayı

 
Etiketler: İman, ve, Tefekkür,
Yorumlar
Haber Yazılımı