Yazı Detayı
27 Aralık 2017 - Çarşamba 14:20
 
İlahiyat Fakültelerimiz Oryantalizm Kuşatmasında
Şule Parmak
 
 

İslâmiyet; tüm ayırt edici vasfıyla kesin çizgisini Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat tabiriyle billurlaştırır. Bu tabir, zuhur ettiği zamandan beri kurtuluş çizgisini ifade etmenin yanı sıra bu çizgiden sapanları da keskin gözle afişe etmek gibi muazzam bir mânâyı da haizdir. Allah Resûlü’nün ve ashâbının takip ettikleri yolu izleyenler mânâsında “Sünnet ve Cemaat” ehli, bir mezhep yahud fırka değil, bu mânâya da şamil ana çatıdır. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Belli başlı noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi” olarak aydınlatıcı bir idrak zemini kuran hak mezhepler, ana yolun çizgilerini oluştururken, anayoldan sapmaları da bünyeden arındırarak netleştirmiş olur.

 

 “Her şeye sahtesi musallat” hikmetince aslı çürütme çabaları her daim olagelmiştir. Bunlara ana yolun tâbilerinden her daim set çekilmişse de tarihî akışta filizlenen cereyanlar artmış, saldırılar günümüze kadar gelmiştir. Böylesi bir vakıada ana çizgiyi muhafaza etmek ve ondan gelen anlayışla beslenmek zaruri bir hâl almıştır.

 

Günümüz Türkiye’sini düşündüğümüzde ise bu zaruriyeti yerine getirmeyi vazife bilecek en mühim kurumların başında İlahiyat/İslâmî İlimler fakültelerinin olması gerekir. On binlerce mezun veren bu fakültelerdeki yetkili kişiler ve onların yetiştirecekleri nesil düşünüldüğünde bunun ehemmiyeti idrak edilebilir. Bu anlamda mevzu bahis kurumların ahvâlini gözden geçirmek ve bir neticeye varmak yerinde olacaktır.

 

İlahiyat/İslâmî İlimler fakülteleri, İlâhî emirler doğrultusunda insan yetiştirmek ve bunu nesillere aktararak köklü inkılâba zemin hazırlamak vasfını bünyesinde taşır. Bu fakültelerdeki ilim ehli akademisyenler tarafından Türkiye’nin her yanında yapılan müsbet çalışmalar bunun ispatıdır. Bu kurumlar tarafından sunulan kaliteli eserlerin yanında, İslâmî harflerle neşredilen eserlerin dilimize kazandırılması da hassaten köklerimizle bağlarımızın kuvvetlendirilmesi açısından oldukça mühimdir. Değerli akademisyenlerin yetiştirdiği talebeler tarafından bu müsbet gelişmelerin sürdürülmesi elzemdir. Öte yandan, tüm bu güzelliklere rağmen, söz konusu fakültelerde, ilim adı altında İslam’a uygun olmayan faaliyetler yürütülmekte, Batılılaşma adı altında malum çevreler kendi hezeyanlarını kusmaktadırlar. Bu yüzden İYİ, DOĞRU, GÜZEL yoluna bağlı kalabilmek açısından ana çatı hüviyetine sahip “Ehli Sünnet ve’l Cemaat”in esas ve usul bilgisine muhtacız. 

 

Propaganda, Oryantalizm Üzerinden Yürütülüyor!

 

Cumhuriyet dönemi sonrasında, bilhassa Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun çıkarılmasıyla birlikte kurumlaşması sağlanmış olan ilahiyat fakültelerinin, değişen şartlar içerisinde ana yoldan sapmalar gösterdiğine de şahitlik etmekteyiz. Bu fakülteler ana çatının muhafaza edildiği yerler olmanın yanı sıra, bu çizginin dışında kalan görüşlerin de kol gezdiği ve yaygınlaştığı kurumlar olarak belirmektedir. Tohumları Saadet Asrı sonrasında atılan ve günümüze kadar bin bir fitnenin içerisinden geçerek gelen muvazene ölçülerinin yitikliği bu fakültelerde âyan olmaktadır. Mevzuya kısaca değinelim:

 

Net tarihi hususunda farklı görüşler olan, Rönesans ve Haçlı seferlerine kadar götürülebilen lakin temelleşmesinin 18/19. yüzyıl da olduğu kabul edilen oryantalizm, “Doğu dünyasını inceleyen ve Doğu hakkında değer yargıları üreten Batı kaynaklı kurumsal faaliyet” olarak tarif edilmektedir. Batı, geçmişte de çeşitli sebeplerle Doğu hakkında araştırma yapmak istemiş, bunların önemli bir kısmı 18. ve 19.yüzyıllarda gerçekleşebilmiştir. Bu gaye yolunda dil çalışmalarına ehemmiyet verilerek Arapça, Süryanice, İbranice ve sair kürsüler kurulmuş, ayrıca İlâhî vahiy ve İslâm kaynakları üzerine tercümeler yapılmıştır. Batı, emperyalizmle dünyaya hâkim olma mücadelesinde, oryantalizmi “Doğu’ya hâkim olmak” için onu tanıma yolu saymış ve bundan dolayı eleştirilere de mevzuu olmuştur. Bu eleştirilerin başında da Batı’nın “öteki” sıfatıyla belirttiği diğer toplumları kendi zihin yapısına göre belirlemesi gelmektedir. Bundan daha vahimi ise “modernleşme” adı altında zihnimizin de Batıya göre programlanması ve bu zihniyetin yaygınlaşmasıdır. Bu anlamda oryantalist zihniyetteki yetiştiricilerin fakültelerdeki varlığı ve bunun empoze edilerek yayılması, oryantalizmin bünyemizdeki tesirini de gösterir. Emperyalist emeller için kullanılan bu dal, ilim namusuna riayet edenler zaviyesinden dahi alınacak olsa bu zihniyet kabul edilemez. Oryantalistlerin siyer, hadis mevzularına bakışında bu görülür. Bazı akademisyenler, oryantalistlerin Peygamber Efendimize bakışlarını iki görüşle ele almışlardır. İlki dini bakıştır ki, Hıristiyan görüşüyle yapılan bakışta “dini, kimlik ve misyonundan ayırma, sosyal reformcu kabul etme” şeklindedir. İkincisi dünyevi bakıştır ki, akıl yolu ve maddeci yaklaşımının sergilenmesidir. Bunların neticesinde yazılanlar ise hezeyandır. Oryantalistlerin çalışmalarının İlahiyat/İslâmî ilimler fakültelerinde tabii olarak incelenmesi gerekir. Lakin evvela belli bir fikri zemin kurulduktan sonra yapılması elzemdir. Nihayetinde bugün ise bu zihniyetten pay almış kimi akademisyenlerin dudak uçuklatan hezeyanlarıyla karşılaşabilmekteyiz. Bunların verdikleri dersler, yazdıkları ve okuttukları kitaplar yahud makaleler, Ehl-i Sünnet inancı sağlam olmayan yahud bu yönde fikrî anlayışı olgunlaşmamış genç zihinleri tesiri altına alabilmekte ve akıllarını karıştırabilmektedir. Nitekim bu çizgide ilerleyerek faaliyetlerde bulunan ve bu görüşleri yayan talebeler, bu fecaatin devamını getirmektedir.

 

Mezhepsizlik Oryantalistlerin Projesidir

 

Geçmişten günümüze gelen görüşlerin yanında çok uzak zamanı belirtmeyen hususlardan biri de mezhepler mevzuudur. Bu mevzuyu da “mezâhibin telfiki” yahud “mezheplerin gerekliliği” başlığı altında tartışmaya açarak güya bunlara cevaplar verilmektedir. Mevzu bahis fakültelerde bid’at mezheplerin görüşlerini benimseyenler ve bu fikirleri aşılayanlar bunu İlâhî vahye dayandırarak (!) mantıkî izahlar getirme çabasıyla yapmak gibi gayret sarfetmektedirler. Bunlar “Zaman değişince ahkâm da değişir.”, “Asrın icaplarına göre yeni içtihatlar gerekir.” gibi mevzuların arkasına saklanmaktadır. Mâlum olduğu üzere içtihat kapısı nazariyatta açık olmakla beraber o yolun tamamlanmasından dolayı ihtiyaç kalmayarak ve yapabilecek istidatlısı da bulunmamak kaydıyla kendiliğinden kapanmış kabul edilmiştir. Bunun yanında ilâhî vahiydeki bilhassa müteşabih ayetleri yorumlamaya verilen ruhsat oldukça rahatsız edici boyutlara varmaktadır. Oysa burada takip edeceğimiz usul İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz kadarıyla şudur: “Din edeb demektir, edeb hadlere riayet.”

 

Bazı akademisyenlerin ifadelerine göre; Batı, İslâm dini ile İslâm medeniyetini ayırmış ve birincisini reddederken ikincisine hayranlık duymuştur. Kimi akademisyenlerimiz ise yönünü Batı’ya çevirerek medeniyet esas almış ve onun zaviyesinden İslâm’ı değerlendirme hatasına düşmüştür. Oysa başkalarının kavramlarıyla basit meseleleri düşünmek bile akla ziyan iken böylesi bir durum asla kabul edilemez. Batı’nın tutulduğu akıl illetiyle meselelere yaklaşmak “Sır İdraki”nden mahrumluğu getirirken, bu mahrumlukla mevzuular anlaşılamamakta ve mantıkî izahlar üretildiği sanılırken akıl hezeyanına tutulma yaşanmaktadır. Bunun neticesinde ana çatıdan sapmalar kaçınılmaz olurken, batıl fikirlerin yaygınlaşması da kendini göstermektedir.

 

Nisbet noktası olmayan her akıl, mihraksız olarak, çeşitli beyanlar ileri sürmektedir. Neticesinde ayetleri kendi zannına binaen yorumlamaya kalkan, hadisleri tartışmaya açan, İslâm’ın bâtını hükmünde olan tasavvufu inkâra yeltenen birçok ses çıkar olmuştur. Bunları söyleyenler arasında sadece Kur’ân’a bağlı olduğunu, hadislerden kimini buna binaen inkâr ettiğini savunanlardan, Ashâb’ın mânâsına şüphe düşürmek isteyenlere kadar türleri çeşit çeşit. İdrak etmedikleri incelik ise şu kelamda kendisini bulur: “Sahâbeyi inkâr Allah Resûlü’nü, Allah Resûlü’nü inkâr ise Allah’ı inkâra götürür.”

 

Bugün medreselerde de bazı noksanlıklar olmakla beraber, fakültelerin bahsettiğimiz bu umumî manzarasına karşı, Ehl-i Sünnet inancının talebelerde daha sağlam yerleştirilebildiğini söyleyebiliriz. Şüphesiz İslâm medeniyetinin izlerini taşıyan medreseler, buna mutabık seyri daha kolay oluştururken, Batı zihniyetinin hâkim olduğu zamanda kurumlaşmış ve ana çatı altında yekpârelik gösteremeyen fakültelerde bu tam mânâsıyla yerleşememektedir. Nitekim bu fakültelerde Ehl-i Sünnet çizgisinde yetiştiricilerin bulunması bu çizginin genişlemesini sağlarken, tek başına da yeterli olamamaktadır.

 

Nihai Sözümüz;

 

Yaşadığımız zamanı “arınma çağı” olarak kabul ettiğimizde ise her sahadaki noksanlıkları gidermek çabasıyla “İBDA İNKILÂBI” muvazenesinde bir kültür inkılâbına, fikrî bir hamleye muhtacız. Ehl-i Sünnet’in yâni İslâm’ın çerçevelediği fikir hamlesiyle fakültelerle birlikte medreselerin de kalitesi yükselecektir. Dünya görüşü zaviyesiyle İslâmî ilimlere yaklaşmamız ve Ehl-i Sünnet’in çizdiği fıkhî hükümlerin yanı sıra İslâm’a Muhatab Anlayış zaviyesinden terkibî hükümleri de idrâk ederek yenilik getirmemiz icap etmektedir.  Bu da ana çatının esas alınmasıyla gerçekleşebilir. Dolayısıyla, İslâm yâni Ehl-i Sünnet her daim, hassaten fakültelerimize, istikamet veren yegâne yol olmalıdır.

    

 

Aylık Dergisi 159. Sayı

 
Etiketler: İlahiyat, Fakültelerimiz, Oryantalizm, Kuşatmasında,
Yorumlar
Haber Yazılımı