Yazı Detayı
27 Aralık 2017 - Çarşamba 14:28
 
İdeolojiler Penceresinden Kadına Bakış
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

Yirminci yüzyıl, tohumlarını yüzyıllar önce Batı’nın ektiği zehirli sarmaşığın filizlendiği asırdır. Değdiği her kültürü ve toprağı çorak kılan batı, bu asırda dünyadaki tüm dengeleri alt üst etti. Batının her hamlesi, kanmak bilmeyen ruhî ve maddî susuzluğunu giderme arayışından doğdu. Ve dünya üzerindeki her toplum, küreselleşmekte olan dünyada, her hareketten farklı seviyelerde payını aldı. Bu asır dünyanın yeni bir çağa hazırlandığı asırdı. Sömürüler, emperyalist gayelerle tarihleri ve ekonomileri emilen halklar, yok olan inançlar, mânâsını yitiren kelimeler ve her biri kendi çapında dünya için panzehirini arayan ideolojiler çağı. Bu çağ da yeni kavramlar doğdu, daha fazlası ise giderek hakiki anlamını yitirdi. Pek çok değer içtimaî planda en sıradan bir anlayış ile alıcı buldu. Artık para, önceki devirlere nazaran hiç olmadığı kadar kutsaldı. Artık en temel kavramlarımız para ve ekonomi üzerinden yeniden tanımlanıyordu. İnsanlığın idraki yeniden şekilleniyor, şehirler bu anlayış üzerine kuruluyor, kurumlar bu gaye ile yeniden yapılandırılıyor, insanlar çağın kimliğini mânâlandırma gayretine girerken kendi kimliğini yeniden tanımlıyordu. İnsanların ve devletlerin kendini yeniden ortaya koyduğu bu çağda ideolojiler, baş sığınak ve kurtarıcı bir ilaç gibi kendisini ortaya koydu. Bu yüzden bazı teorisyenler, ideolojilerin ya eleştirinin ulaşamadığı noktadaki naslara yahut da ferdî veya grup çıkarlarının kılıfı olan öğretilere işaret ettiğini iddia ederek ideolojiye karşı olumsuz bir tutum sergiledi. Oysa eşya ve hadiselerin gelişimi ve değişimi noktasında ideolojiler, modern dünyanın siyasî tecrübesinin ayrılmaz bir parçasıydı. İdeoloji, en öz haliyle, fikrin nizamıdır. Bunun reddine giren birçok teorisyen aslında farklı bir ideolojinin mensubu olarak kendi zıddını yahut rakiplerini eleme amaçlı böylesi bir yola başvuruyordu. Nihayetinde modern dünyadaki siyaset, kilit konumdaki ideolojik gelenekler tarafından şekillendirilmektedir. Bu yüzden ideolojiler, siyasal gerçekliği düzenleme, tanımlama, değerlendirme ve de kimliklerin tespit edilmesinde hayati öneme sahip kaynaklardır. (A. Heywood, Siyasi İdeolojiler, Adres Yay., 2010)

 

İdeolojiler ve Kadının Kimlik Problemi

 

Toplumların kimliğini insanlar belirler. İnsanların kimliğini ise yaptıkları ve yapacakları; tarihleri ve idealleri... Meselemiz burada adres olarak kadınların yaşadığı ve yaşamakta olduğu kimlik bunalımı yolunu gösteriyorsa da kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk demeden pek çok insanın karşı karşıya kaldığı ve çoğunlukla çağın kargaşası ve idealsizliğinden doğan bir kimlik ve fikir buhranıyla yüz yüze geldiği bir vakıadır. Şöyle ki, sistemin kadına (vs.) tayin ettiği kimliğe bürünmeyenler, sistem içerisinde ciddi bir ahlâk, fikir ve varoluş mücadelesi vermektedir. Bu mücadele de sığınılan limanlar çoğunlukla dinî, kültürel yahut da -bilhassa son yüzyılda- ideolojiktir.

 

Topyekûn insanlığın yaşadığı buhran, kadına da sirayet etmiş ve zihninde idealleştirdiği kimlik arayışı, batıl ideolojiler sebebiyle bunalıma dönüşmüştür. Kadın, liberal, sosyalist yahut feminal ideolojilerin kıskacında derin çığlıklar ve iç geçirişler içinde kalmıştır. Bir türlü olamayışın sancısı ile sahte oluşların doğurduğu hal, kadını kadın olmaktan koparmış, erkek kadın arası farklı bir “kimliksiz nesnel meta” haline getirmiştir. Bu olamayışın sebeplerini görebilmek adına, belli başlı bazı ideolojilerin kadınlara teklif ettikleri kimliğe temel noktaları itibariyle değinelim:

 

Liberaller, erkek ve kadın arasındaki farklılıkları tamamen şahsî önemi olan bir konu olarak ele alırlar. Kamusal veya siyasi hayatta bütün insanlar ferd olarak değerlendirilir, içtimaî cinsiyet ise etnik veya sosyal sınıf gibi uygun bir değerlendirme birimi olarak görülmez. (Heywood) Bu açıdan ferdîlik, “içtimaî cinsiyet körlüğü”yle maluldür. Kısacası sermayeyi tek elde birleştirme mihrakı olan liberalizmde kadının fıtrî olarak herhangi bir kıymeti yoktur. Bu gayeyle liberaller ya kadını sermaye edinmiş yahut da onu sermayeyi artırıcı cazibedar bir unsur olarak kullanmıştır. Hali hazırda liberal devletler, kadına bir eşya, figür muamelesi yapmaktadır. Tabi bu durum, liberalizmin temel anlayışına aykırı değildir.

 

Muhafazakârlar, kadın ve erkek arasında işle ilgili cinsiyet ayrımının doğal olduğuna işaret ederler. Yani “içtimaî cinsiyet, topluma organik ve hiyerarşik özelliğini veren faktörlerden biridir.” Şöyle ki; muhafazakârlar genellikle kendilerinden üç-dört nesil önceki yaşam tarzı ve değerleri koruma ve savunma gayreti içerisindedirler. Tabii olarak bu anlayış, dindarlar gibi kökten bir inancı ve geleneği muhafaza edici değildir. Dolayısıyla bir din mensubunun, dininin değerlerini koruma gayretinden farklı olarak sürekli değişen bir kadın perspektifine sahiptirler. Bu yüzden kadına biçtikleri keyfiyet ve içtimaî konum yüz yıl önceki tazeliğini korumayabilir.

 

Sosyalistler, içtimaî cinsiyeti liberaller gibi siyasi açıdan ele alırlar. Sosyalistlerin bu duruma önem atfetmesi, ayrımların genelde daha derin ekonomik ve sınıf eşitsizliklerini yansıtmaları ve yine bu eşitsizlikler tarafından devam ettirilmeleridir. (Heywood) Bu yüzden sosyalizmin kadına bakışında cinsiyetler üzeri bir tavır mevcuttur. Bu anlayış, erkeğin fıtratına mahsus işleri kadına yaptırır yahut erkeğin sorumluluklarını aynı şekliyle kadına yükletir. Sosyalizm, kadına cinsiyetini lağv ederek kendini savunma imkânı sunduğu için kadınlık ruh ve ahlâkına dinamit koyar. Kadına cinsiyetler üstü bir hürriyet sunar fakat onu fıtrî ve cinsî mânâda köleleştirir. Sosyalizmin haddi aşmış hali komünizmdir. Komünizmde ise kadın, en net ifade ile, toplumun ortak malıdır.

 

Faşistler, içtimaî cinsiyeti insanlık içindeki temel bir ayrım olarak görürler. Erkekler doğal olarak liderlik ve karar vermeyi tekellerinde tutarlar, kadınlar ise tamamen evcil, destekleyici ve ikinci bir role uygun görülürler. (Heywood) Bu ideoloji, 1940’lı yıllardan itibaren tesir sahasını kaybetmiştir.

 

Feministler, genellikle, içtimaî cinsiyet ayrımını erkek gücünün bir dışa vurumu olarak görürler. Bu yüzden bu iddia kadınların sistematik bir ezilmeye tabi olduklarının kabulüne; erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerin doğadan kaynaklanmadığı ve dolayısıyla dönüştürülmelerinin siyasal bir imkân olduğu iddiasına dayanır. Hakikatte ise tarih boyunca kadına kimlik ve şahsiyet kazandırma yolunda en büyük kimliksizleştirme hareketi feminizmle gerçekleşmiştir. Öte yandan sosyalist, liberal ve sair anlayışların kadın görüşlerine karşı çıkarlarken bu yolda liberal feminizm, sosyal feminizm, radikal feminizm gibi sentezler yapmaktan hiç çekinmemişlerdir.

 

Bahsini ettiğimiz dünya görüşleri kadına kimlik vaad ederken kimliksizleştiren bir yapıda şu üç teklifi öne sürmektedir: İlki, kadını erkekle aynı kategoriye koyma suretiyle, kadının iş gücünü kullanarak onu cemiyetin mahkûmu kılar. Diğeri, yine kadını cemiyetin tekeline alır lakin ona cinsî obje muamelesi yapar. Son olarak, ham yobaz tavrıyla kadını ikinci plana atarak evine mahkûm eder.

 

İslâm karşısında bir kıymet ifade etmeyen bu görüşlerin hiçbiri kadına bir şahsiyet teklif etmez. İslâm ve İslâm’a matuf dünya görüşüne bakıldığında, zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı olarak, kadını cemiyete ne büsbütün mahkûm etme ne de evine hapsetme söz konusudur. Erkeği cemiyetin inşasına davet ederken, kadını cemiyeti inşa edeni yetiştirme payesiyle kıymetlendirir ve kadını cemiyet nizamını tesis de en faal vaziyette kılar.

 

Batının İdeolojik Kadın Anlayışı İhracı

 

Batının siyasî, ekonomik, kültürel (vs.) hegemonyasının altında dünya çapında pek çok değer ve algı, Batı’nın yeniden tanımlayıp piyasaya sunduğu şekliyle kabul gördü. Bu yüzden dünyanın neresine giderseniz gidin Batı için oranın kadını aşağılanan, ezilen, insanî ve sosyal her türlü haktan mahrum bir kimliğe sahiptir. Bu yüzden daima ezilen ve aşağılanan dünya kadınları(!) liberalizmin, sosyalizmin yahut feminizmin kanatları altına davet edilir. Bu gibi ideolojilerin Asya, Uzak Doğu ve sair bölgelere ihracı, kadınları köksüz ve olmayan bir mücadelenin savunucusu kılmaktadır. Oysa farklı coğrafya ve kültürlerde kadına bakışın tarihî arka planı Batılı kadının yaşadıklarından oldukça farklı bir noktada boy gösterir. Bu coğrafyalarda, tarih boyunca kadının topluma ve erkeğe karşı mücadelesi ön planda değildir. Uzak Doğu’da kadın, kendi iç nizamı içerisinde yüceltildiği için feminizm benzeri kadın hareketlerine ev sahipliği yapmamıştır. Kadının sınıf farklılıklarında doğan problemleri ve bilhassa Hindistan’da geleneğe bağlı yaşadığı acılar vardır. Ancak bunların hiçbiri Batıdaki kadar ifsad edici barbarlıkla neticelenmemiştir.

 

Fikir, toplum zihninin aynası hükmündedir ve bu minvalde Çin felsefesine bakıldığında kadına takdir edilen mânâ kendisini ele verir: Yin dişil ve yang eril, temsilleri boyunca doğum ve ölüm, siyah ve beyaz, yer ve gök... Biri eksildiğinde, diğeri yükselir ve ikisi de içinde birbirini barındırır. Hindistan’da ise ezilen yalnız kadın değildir. Kast sisteminin getirmiş olduğu katı anlayış içerisinde ezilen hem kadın hem erkektir. Üst sınıftaki kadınlar için menfî nitelikle herhangi bir muamele yahud aşağılanmayla karşılaşılmaz. Öyle ki tanrılarının bir kısmı da kadındır. Yüzümüzü kendisine medeniyet süsü veren Batı’ya döndüğümüzde ise, kadının barbar bakışlara, emek sömürülerine, hayvanî muamelelere maruz kalması, hakkını çeşitli ideolojilerden aldığı yardımlarla savunmasını zorunlu kılmıştır. Açıktır ki Batı, kendisinin kadına yaptığı muameleyi, aşağı gördüğü diğer dünya milletleri üzerinde bir propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Batı kadınının aşağılanan ve yok edilen portresi tüm dünya kadınlarına mal edilmektedir.

 

Bitirirken...

 

İnsanın varoluşundan beri, bâtıl koldan doğan bozuk bir mizaca dair anlayışlarla kadının “öteki”leştirilmesi, onun yüzyıllardan beri çözülemeyen bir problem olarak algılanmasının da en önemli bir sebebidir. Çağın hızına nisbeten, çok kısa sürede tüm dünya kadınlarını tesiri altına alan Batı zihniyetinin kadına verdiği özgürlük(!) ancak son 100-150 yıla uzanmaktadır; Müslümanların ilimde ve fikirdeki donmuşluğu ve keza tarih muhasebesinden yoksunluğu, günümüz insanını fikirde atıl vaziyette bırakmaktadır. Bu mevzu ehemmiyetine binaen hem Büyük Doğu, hem İbda Mimarı tarafından işlenmiş ve ölçüler yeniden ortaya konulmuştur. Bundan daha ötesi ilim ve idrak ehline kalan bir iştir ve elzemdir. Ancak ferd ve cemiyet dengesini iyi kurabilen bir yapı kadını ulvi olarak görebilir. İbda bu mânâda kadına, “suretler olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez” hikmetinden mülhem bir anlayışla hem İslâm elbisesini hem de İslamî estetik ruh ve idrakini giydirmiştir. Diğer taraftan kadına fert fert cemiyeti oluşturan bütün unsurların yetiştiricisi olma mevkiini verirken aynı zamanda onu annelik gibi yüceler yücesi bir paye ile nişanlamıştır. Kadın bu dairede olması gereken kimliği kuşanırken kendinde hakikate yol arayan erkeğe de “yol gösterici”  hüviyete sahibtir. Tamamlık ve tamlık bahsine bitişik olarak söyleyecek olursak; ne kadın erkeksiz, ne erkek kadınsız olamayacağı gibi cemiyet ve ailenin de kadın olmadan gerçek kimliğine kavuşması muhaldir. Kadın bu çerçevede ulvî bir fikir olarak belirirken cemiyet içerisinde edindiği statü ve rol sebebi ile nazenin bir yapıya sahibtir. Kadın ulvî soydan, fikirden koptuğu zaman batırıcı bir fikir, kimliksiz ve şahsiyetsiz bir varlık olarak belirirken, mücerred anlamda ulvî fikre yakınlaştığı oranda da erdirici ve eriştirci bir fikir olur. Bu çerçevede günümüz kadınına sorulan soru ile günümüz erkeğine sorulan soru neredeyse aynıdır: Nerede o Ebubekirler, Ömerler, Aliler, Musablar? Hani şimdi neredeler? Onlar nerede ise incelik ve rikkat sahibi Haticeler, Fatımalar ve Aişeler de oradalar.

 

Aylık Dergisi 159. Sayı

 
Etiketler: İdeolojiler, Penceresinden, Kadına, Bakış,
Yorumlar
Haber Yazılımı