Yazı Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 11:57
 
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
Mevlüt Koç
 
 

Ferd, içine doğduğu “çevre”nin insanıdır. Çevresini, dünya görüşüne, varlık ve kâinat anlayışına uygun bir biçimde değiştirir, dönüştürür ve yeniden düzenler. Hayatı, sanatın içinden yaşayabildiği nisbette de arınır, yenilenir ve teslimiyeti güzelleşir. Düşünceyi, tutkuyu kelimelerde, biçimlerde yakalama ve yansıtma istidadı kazanır. Elindeki malzemeyi yoğurur biçimlendirir, kalıba döker ve yeni bir dile dönüştürür. Sanat eserini anlamak da bu dili anlamakla mümkün olur. Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde; “Yeryüzü size mescit kılınmıştır.” buyuruyor. Dolayısıyla, Hakk’ın kendisine ibadet etsin diye yarattığı insan, Allah’ın en güzel bir biçimde yarattığı ve bir ibadethane olarak düzenlendiği yeryüzünü temiz tutmak, çevresini insanın rahat ve huzur bulacağı bir biçimde düzenlemek, eşyayı yerli yerine koymakla mükelleftir. Ancak bu kolay bir iş değildir. Bir eğitim, şuur ve kültür meselesidir. Hayatın her alanıyla estetik bir bağ kurmayı, stil sahibi olmayı ilzam eder. Gerçekten de İslâm kültürü bu anlayış çerçevesinde bir sanat-zanaat geliştirmiş, tabiattaki âhenk ve birliği, huzur ve sükûnu, belli bir form ve üslûb içinde mekâna taşımış, eserler üretmiştir. Sanatkârın varlık ve hayata ilişkin tasavvurunu yansıtan, her biri eşsiz bir zevkin numunesi bu eserler, İslâmî kültürün biçimlendirdiği bir toplumun iç âlem düzenindeki âhenk, seziş, bilgi ve tecrübeden neş’et eden bir mesaj bütünlüğü içerirler. İslâmî bir dünya görüşünü ve bu görüşe sahip insanların ruh dünyasını en güzel bir biçimde yansıtırlar. Dolayısıyla İslâm sanatını, İslâm’ın tevhid ve tenzih anlayışından tecrid ederek kavramaya çalışmak, tenkide ve tahlile tâbi tutmak yanlıştır. Zira sanatların en yücesi Allah’ı aramaktır. Zat-ı İlahî ise mutlak olarak bilinemezlik içindedir. Sanatçı, bu yüce sanatın ilkelerinin bilgisine ulaştığı nisbetde tüm sanatların ilkelerinin bilgisine de ulaşacak, gerçek bir sanatkâr olacaktır. Modern sanatın büyük ustaları gibi; kendisini ilahî bir konuma yerleştirip, her şey akılla kavranabileceği tezinden hareketle, kendi metafiziğini yaratma arayışına giren sanatçının eline geçecek olansa, sadece ham bir hayaldir! Eserden hareketle “müessir”e ulaşamayan sanatçının ilham, idrâk ve keşif yolları kapalı demektir. Eserleri, nankörlüğün nişanesi olmaktan öte bir anlam taşımaz. 

Maziye bağlılık şuurunu yitirdiğimiz, geçmişin mânâ ve kültür âlemine ait kurallar bütününden koptuğumuz, modernin içinden gelenek çıkarmaya soyunduğumuz Batı dışı modernleşme sürecimiz, böyle bir süreçtir. Bu devşirme kültür süreciyle birlikte, peyderpey İslâm’ı ihsan veçhesiyle algılama, hayatı estetiğin içinden yaşama imkânını da, istidadını da yitirdik! Kafalarımız değişti... Değişen kafalar, sanatın ruhu olan sûretleri (form) kendine göre şekillendirdi. Batı tarzı görselliğin tuzağına düşen, sanal bir âleme sürüklenen zihin, temaşa zevkini ve iç ahengini yitirdi. İdeal güzelliği estetik boyutuyla yansıtan “muhsinler”den olmak varken, moderni ve muhafazakârıyla, hiçbir estetik kaygısı olmayan, iticiliğini hassasiyetine vehmeden, son derece rahatsız edici bir insan modeli çıktı ortaya. Eşya ile ilgisi kopan sanatkârımız sanatını kaybederken, sanatın beslendiği ana kaynak da kurudu. Birkaç büyük istisna dışında, sanat ve düşünce dünyamızda ortaya konulanların neredeyse tamamı ruh ve yaratıcılıktan mahrum… Sanatın ruhtan ruha yol bulan bir fikir, his ve kıymet alışverişi olduğunu unuttuk. Sanat, formunu da fonksiyonunu da yitirdi. Oysa sanatkârın ulaştığı form mükemmeliyeti, sanat eserlerimize harikulâdeliğini veren aslî unsurdu. Şuursuzluk, teknolojiye duyduğumuz büyük hayranlık, gözümüzü kör etti. Ortamı boş bulan kapitalizm, kötüyü yüzlerce kez teksir ederek piyasanın hâkimi oldu. Hiçbir ahlâkî keyfiyet belirtmeyen, neye doğru ve kimin için olduğu belli olmayan organize bir “ilerleme”nin peşinde maddî bir gelişme yakalamış olsak da, insanımızın iç dünyası, huzur ve sükûnu aynı nisbetde gelişmedi. Etrafımızdaki eşya artıkça, biz eksildik! Bir zamanlar yuva olan evlerimiz, şimdilerde, hiçbir güzellik üretmeyen, hayatı emen bir “yaşama-yabancılaşma” makinesine dönüştü. İçlerine bir türlü sığamadık. Dahası, hiç yerleşemedik! Tıpkı jeolojik hâdiselerde olduğu gibi, tabiattaki gerilim, tek tek nesnelerin içinden geçerek, temas ettiği her şeyi nasıl huzursuz kılıyorsa, başkalarından çalınmış hayatlar üzerine kurduğumuz bir dünyanın biriktirdiği olumsuz enerji de, ferdlere sirayet ederek tüm toplumu huzursuz kıldı. Korku, kaygı, sığınma ihtiyacı post-modern dönemin hayatına da, sanatına da binmiş durumda!

İnsanın talihsizliği, yaradılışı hilafına davranmasında yatar. Allah’a ait olduğunu unutan modern dünyanın insanı da aynen böyle davrandı. Kul olmanın şuuruna varmak yerine, Tanrı rolüne soyundu. “Mü’min gözlerdeki nur”dan mahrum olduğu için, hiçbir delil ona fayda vermedi; teslimiyetin mutluluğuna ve sırrına eremedi. Oysa Allah ile insan arasındaki ilişki, bir ibadet ilişkisidir. Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin bildirdiğine göre; “ibadet sanattır.” Sanat ise biçimlendirilmiş zamandır. Dahası, Allah, inancın gıdası olan amellerin suretlerini inşa etmeyi mü’minlere emretmiştir. Dolayısıyla Müslüman, sanatkârane davranmak, bütün bir hayatı sanat faaliyetine dönüştürmekle yükümlü olandır. Ve bu hâl, imanın ileri bir derecesidir. Bu sebeple de Peygamberlerin ve sıddıkların makamı olarak görülmüştür. Zira bu makamda zevken idrak tamdır. İmam-ı Gazzâlî Hazretlerinin buyurduğu gibi; “tamamlık arz eden estetik bir tecrübede ilim vardır, hâl vardır ve ef’âl vardır.” Dolayısıyla, bu hali kuşanmadan yapılan ibadet, ibadet edenin tabiatının hicabı altında kalır ki, ruhsuz biçimcilikten ibarettir, zevk hâsıl etmez. Zira iman, bedîî olanla bedîhî bir ilişki içindedir ve ancak ahlâkî ve estetik bir düzeyle tezahür etmekle güzelleşir; biz de lâtifin kesifte seyrine şahitlik ederiz… Ve bu hâl tüm letafet ve zarafetiyle ef’âle yansır. Ancak iman-ihsan alâkasını ve bunların her şeyden daha zarif diyalektiğini dikkate almadığınız zaman, iyi, doğru ve güzelden zevk alıp bunları ruhunuza katmanız imkânsızdır. Çünkü fiillerde esas, sağlam bir yaratılışa dayanan imandır. Sahih bir kurala dayanmayan her söz ve davranış ise değersizdir. Zira “doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur.” Beline eşsiz hakikati kuşanmayan güzel, çirkinin yokluğundaki güzeldir. Dolayısıyla İslâm’a muhatap anlayışı temin edecek zihnî bir birikime sahip olmadan, İslâmî zevki yansıtan eserler ortaya koymak, hâl sahibi olmak, hâli ef’âla giydirmek zor, hatta imkânsızdır.

İslâm dünyasının ortak hafızasını, dolayısıyla da ortak kültürünü şekillendiren ana yapı, mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir. İslâm sanatı, bu yapının belirlediği bir tevhid ve tenzih ilkesi temeline oturur. Gaye, bir ve her şeyden münezzeh olan Hakk’ı âlemin Rabb’i olarak tanımaktır. Ancak “var olanın görünebilmesi için varlığın açılması gerekir.” Böyle bir bilgi ise önce âlemi tanımakla mümkün olabilir. Zira hayatın kökeni sırdır ve İslâmî sanatların, suretlerde tecelliye gelmeyen mânânın taşıyıcısı olmak, sürekli yenilenen yaradılışı yeniden temsil gibi bir misyonu vardır.  İslâmî şuurun önemi ve sanatkârın vizyonu da burada ortaya çıkar. “Allah her ân bir şe’ndedir.” ve “âlemde her bir şey Hakk’ın kendisine mahsus tecellilerinin mazharıdır.” Sır idraki güzellik idrakidir ve güzellik, bu tecellilerin aslî niteliğidir. İslâmî sanatın tüm dallarında, şuurlu bir biçimde gözetilen asıl gaye bu güzelliği ortaya çıkarmaktır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde, “Allah her şeyde ihsanı farz kıldı.” buyuruyor. İhsanı da “Allah’a, âdeta O’nu görüyormuş gibi kullukta bulunmak.” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla Müslüman olan bir kimse, kul olmanın bilincine vardığı nisbetde teslimiyeti güzelleşecek, teslimiyetinin güzelliği nisbetinde de imanı güzelleşip görünür hale gelecektir. Bu süreçte güzellik baş semboldür. Ve güzelliğin, dinî hakikatlerin izharında, tüm dünyayı bir anda gözlerimizin önüne sermek gibi bir özelliği vardır. Sır idrâki içinde, formdan düşünceye ve tutkuya ilerleyen gerçek sanatçı, imgeyi, temsil ettiği objeden koparıp, “model” yerine “vesile”de temsile yönelirken, üslûplaştırma ve tecrid kabiliyeti nisbetinde de işaretten işaret edilene doğru yürüyecektir. Varlık mertebelerinde yükseldikçe mesafeler kısalacak, bilinenden bilgiye, kesretten vahdete ulaşma yolunda ciddi bir mesafe katedecektir. Meseleye, İbda Mimarı’nın “resim redd kökündendir.” tesbitinin tedai ettirdikleri sadedinde bakarsak; İlâhî olanın ebediliğini ve ifade edilemezliğini madde halinde dışa vuran zihin, tecrid ve stilizasyonunda (eşyayı hükümlerinden soyma) ‘redd’ini o raddeye vardırmalı ki, sanatkârın ruhundan eserine üflediği son nefes, “Lâ ilâhe illallah” olarak çıksın!

 
Etiketler: Hayatın, Kökeni, Sırdır,, Sır, İdraki, Güzellik, İdrakidir,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
04 Ocak 2017
Aydınlanma(K) Mı – Ateşte Yanmak Mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı’nın Resmî Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı’yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Şubat 2016
Gözden Öz’e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
“Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef“*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı