Yazı Detayı
03 Şubat 2017 - Cuma 12:05
 
Hakikat-i Ferdiyye
Ercan Çifci
 
 

“Çöle İnen Nur - Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna…”

Başlığımızdaki Üstad Necib Fazıl’a ait bu ifade, yazımızla vurgulanmak istenen mânâyı idraklerimize kazımaya yeter de artar bile. Ancak insan anlamaya, isimlendirmeye ve idrâk etmeye memur. Âlemlere rahmet Peygamber. O’nun için Rahman ve Rahim olan Allah buyurdu: “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” Uğruna âlemler yaratılan ve Allah tarafından üstünlüğü ilân edilen bir Peygamber. İsmi yine Allah tarafından, has oda etrafında edeple muhafaza ve telaffuz edilmesi gereken; M......d.

Âmine Hatun’un Kâinatın Efendisine hamile iken gördüğü bir rüya... Rüyasında “Sen insanların en hayırlısına ve bu ümmetin Efendisi’ne hamilesin. O’nu dünyaya getirdiğinde ‘Bütün hasetçilerin şerrinden korunması için tek olan Allah’a sığınırım.’ de ve O’nun adını Ahmed veya M......d koy!” Aylar sonra doğum akabinde rüya hatırlanır ve dede Abdulmuttalib’e anlatılır. İsim artık netleşmiştir; M......d.

O gelmeden ismi meşhurdu ve muradı ilahiye uygun olarak bilinmekteydi. Bütün Peygamberler, kendi Ümmetine O’ndan bahsediyordu ve O’nu müjdeliyorlardı. Müjdede toplu mânâ; “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” Hz. İsa’nın müjdesi yine O ve ismiyle birlikte; Ahmed. Bu müjde üzerine ehl-i kitaptan bazıları çocuklarına Ahmed yahut M......d ismini verdiler. Misâl; Benî Tamîm kabilesinden Süfyân İbn Mücaşi, Şam’da bir rahibin evinde misafir olmuştu. Süfyân, kendisinin Mudarlardan olduğunu söyleyince, rahip ona dedi ki: “Araplar içinde bir peygamber gönderilecek, kendisine M......d denilecektir.” Bu söz üzerine Süfyan, doğan çocuğuna “Muhammed” ismini verdi ve Muhammed İbn Süfyan büyüyünce Hristiyan papazı oldu.

İsimde toplu mânâ; herkes “nur çocuk” benim çocuğum olsun derdinde ve telaşında. Ancak O, tertemiz bir nesilden gelen Nur-u Muhammedî, Allah kime dilerse, ona evlat. Nihayetinde bütün varlık âlemi bu nurdan. Büyük Doğu Mimarı’nın kitabından;

“O’nun nuru, ilk defa Âdem Peygamber’in alnına nakşedildi. Mânâda, bütün fezayı, zaman ve mekânı dolduran, ışık üstü ışık...

Nur, Âdem Peygamber’den, oğlu Şit Peygamber’e geçti. Şit Peygamber’de oğluna, babasından aldığı öğüdü devretti:

O nuru ancak temiz, temizin temizi, Allah huzurunda alacağınız kadınlar yolu ile oğuldan oğula geçiriniz!

Ve Âdem Peygamber’den başlayan nur, peygamberden peygambere atlayarak İbrahim Peygamber’e kadar geldi. Oradan, İsmail Peygamber’de şubelenip, Kâinatın Fahri’ne oymaklık şerefinin sahibi Kureyş’in belli başlı bir koluna geçti.” (Necib Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, sh. 26)

ŞERİAT VE EDEB ÖLÇÜLERİ

Allah bir ve tek. Hiçbir benzeri söz konusu değil. Doğmayan, doğurmayan, yarattığı mahlûkatın hiçbirine benzemeyen, mekândan münezzeh varlık. Bütün yaratılmış olanlar O’nun “Kün” emrinin tecellilerinden ibaret. Bu yüzden hiçbir varlık O değil. Bütün varlıklar O’nun emrinden. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin deyişiyle; “O değil O’ndan. Ne ki o sanırsın O değil, O veraların verasında, ötelerin ötesinde”

Peygambere itaat, Allah’ın emrinden dolayı, Allah’a itaat… Çünkü O, Allah’ın emrettiğinden başka bir şey söylemez ve yapmaz. Nihayetinde Peygamberlik makamı, bütün makamların üstünde; nübüvvet sırrı, sırların ötesindedir. Cenab-ı Allah şöyle buyurdu: “Kim O Peygambere itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir.”(Nisa Suresi, 4/80) ; “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”( Enbiya Suresi, 21/107)

Allah Resûlü bir beşer, beşerin en üstünü ve uğruna âlemler yaratılan Habibullah, Allah’ın sevgilisi. Allah dememek ve O’na benzetmemek kaydıyla Allah Resûlü’nü sınırsız sevmek mümkün. Benzer durum Sahabe için de söz konusu. Onlara Resûl ve Nebi dememek ve yine Onlardan herhangi birisini, Resûl ve Nebilerden üstün tutmamak kaydıyla sevmek mümkün…

Bütün mahlûkat daire daire, halkalar halinde O’nun etrafında, O’na kadro. “O mutlak kâmil insan, bütün kemâller O’nda toplandı.” Âlem O var diye var. Kâfir bile “inkâr-red” ile O’na kadro. Nihayetinde O olmasaydı, kâfir, üstünü örtecek hakikat bulamazdı. Kâfir bile küfrünü aşikâr etmek için O’na muhtaç.

İNSANIN HAKİKATİ NE?

İnsan, kendi sırrı peşinde… Bu sırra giden yollar insan sayısınca mümkün. Bu yolda bulunuyor olmanın gayesi ise  “Benim hakikatim ne?” sorusuna cevap bulmakta.  “Kendinde olmak küfür, kendinden geçmek iman” diyen İbn-i Arabî ve yine “Kişi kendini bildiğince Rabbini bilir” ölçüsünden pay kapan insanlık, hep bu sırrı kurcalama derdinde.

İmân, lügatte; bir varlığı yahut kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, gönül huzuru ile kabul etmek, karşıdakine güven vermek, emniyet içinde olmak, şüpheye mahal vermeden samimiyetle kalben inanmak… Istılâhî olarak ise; Allah ve Resûlü’nün dediklerini pazarlıksız kabul ve tasdik etmek.

İmân, zevken idrak mevzuu. Şöyle ki, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserinden; “İmân’ın hakikati, ‘mutlak hayret, gaflet, yokluk’, tek kelimeyle idrakin aczi; demek ki ‘idrakin aczini idrak’, bu idrakin ilminin söz konusu olduğu yerde, imân, imân edilenin AYNI’dır. Mutlak ve tek olan hakikatin doğruları hâlinde, imân kadrosu.” (Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür, sh. 24)

İdrak; anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme, erişme, ulaşma, ruh, algı. Zevken idrak; aklî olanın, olan biteni anlama dışında vazifeli olmadığı kalbî ve ruhî olanın ise iyi-kötü, güzel çirkin, var-yok sezebildiği, hissedebildiği, şuuruna, farkına varabildiği hâl. Sezerek keşfedebilme, açığa çıkarabilme... Keşfin ölçüsü ve sınırı İslâm.  Akılla değil ama akıl olmadan da mümkün değil. Büyük Doğu Mimarının deyişiyle; “ne akılla olur ne akılsız”.

Herkes bir hikâye yazmakla, yaşamakla meşgul; kimi kendinin kimi başkasının. Bu çerçevede herkesin hakikati kendine. Peki, hakikatin hakikati kimde?

Hakikat; bir şeyin aslı, esası, mahiyeti, doğrusu. Hakikatin hakikati ve onunda hakikati ve daha ötesi. Son raddede “Mutlak Hakikat”. “Mutlak Hakikat”e erişmek ise mümkün değil. Mevcudatlar içerisinde şahit olduğumuz her şey, O’nun Esma’sının ve O Esma’ya muhatap hakikatlerin tecellisi. Bu yüzden hiçbir zaman elde edilen, murad edilenle aynı değil. “O değil O’ndan” hikmeti mucibince buldum sandıkça aramaya devam. Külliyattan ödünç alarak; “İçe doğru oluş, dışa doğru beliriş.”

Fert fert herkes, bu hakikate hasret içerisinde yaşıyor. Mahlûkat içerisinde hiçbir varlık yoktur ki, bu hasretin dışında olsun. Ama bilerek ama bilmeyerek bütün mevcudat “örgütlü” bir şekilde bu gaye istikametinde yol almakta.

Fert; kendine mahsus keyfiyeti kaybetmeden bölünemeyen tek varlık. Aile fertleri; anne, baba ve çocuklar. Aileye rengini veren fert genelde baba, “anne ve baba bütününden” parça parça bir şeyler hissedilen çocuklar ise fertler. Anne ve baba, ailenin varlık sebebi ve “erkeğin kadına önceliği” ilahi emri mucibince baba, her daim remz şahsiyet. Babada toplu aile hakikati…

Fertler!.. Diğer deyişle topluluk. Fert fert oluşan topluluk. Yağmur damlaları gibi. Her bir damlada “su”dan iz var ama hiçbirine “su” demeye iktidar yok. Çünkü “su” kavramında inceden bir topluluk hakikati var. Damlaya “su” demek yerine “su değil ama sudan” deriz. Sonra bir bardakta bana bir “su” ver denilir de “yağmur ver” denilmez. Su, “arınmış” olan, “saf” hale gelmiş olan. Irmak, nehir, deniz hepsi “Su”dan ama “SU” değil, ırmak yahut denizdir. Ve o ırmaklar, denizler, göller milyarlarca “yağmur damlalarından-fertlerden” müteşekkil. Su; fertte toplu topluluk hakikati. Ve hiçbir damla birbirinin aynı değil, temsil ettiği hakikatten ise gayri değil.

Zaman!..

Her şey tek bir “ân”dan ibarettir şuuru ile zamanda toplu “ân”lar hakikati. Ve ruh, “zaman üstü”  tabirine denk bir hâl ile SIR cümlesinden. İbda Mimarı diyor; “Eşya, ‘zaman-mekân’ birliğinde gerçekleştiğine göre, bir ‘an’ daha önceki ‘an’ı dışta bırakırken, daha önceki ‘ân’ın yokluğu izafî yokluktur; zamanın ucunda ‘tek ân’da var.” (Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, sh. 68)

Mekân; yer, yurt, uzay… Kevn’ü Mekân; kâinat, âlem, dünya… Âlemi kev’ü fesâd; Maddi âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harap olan fani âlem. Âlemi Kevn; Varlık âlemi. Kevnî; oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alakalı.

Mekân; insanı, kendi dışındakilerden belli bir ölçüde ayıran ve yine içinde bir takım faaliyet-hareketlerde bulunmasına elverişli olan boşluk. Sınırları, gözlemcisi-gözlemcileri tarafından algılanabilen bu alanın illa da birtakım maddi engeller tarafından kuşatılmış olması gerekmez. Duyularla hissedilebilmesi de mümkün; hayâl, rüya, rabıta gibi.

Fahri kâinat; (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) namları. Bütün alemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. M......d (sallallahu aleyhi vesselam).

Allah Resûlü’nde toplu topluluk hakikati; Hakikati Ferdiyye!.. Tesbit İbn-i Arabî’yle meşhur. Fusûsu’l Hikem’den; “ O’nun hikmeti ancak ferdiyye oldu. Çünkü O, bu insan nevî içinde varlığın en mükemmel örneğidir. Bunun içindir ki iş O’nunla başladı ve O’nunla sona erdi. Âdem henüz su ile toprak arasındayken, O, Nebî idi; nitekim hadîste, ‘Âdem henüz su ile toprak arasında iken ben Nebî idim’ buyurulmuştur... Sonra unsur hâline çıkmasıyla da, Nebilerin sonuncusu oldu.” (İbn-i Arabî, Fusûsu’l Hikem, Çev. Nuri Gençosman, sh. 325)

İbn-i Arabi Hazretleri’ne göre, ebede kadar yaratılacak bütün varlıkların ayan-ı sabiteleri (mahiyetleri) Allah’ın ilminde mevcuttur. Allah, her şeyden önce Allah Resûlü’nün nurunu yarattı. İbn-i Arabî Hazretleri, bütün mahiyetleri icmalen taşıyan bu ilk taayyün-beliriş mertebesine “Hakikat-i Muhammediye”, “Âlem-i Vahdet”, “Vücud-u İcmâli”, “Nur-u Muhammedî” dedi.

Allah’ın insanı yaratıştaki gayesi ise malûm; bilinmeyi murad etmek. İnsan yeryüzüne Halife... Ama hangi insan? Allah Resûlü. Sonra O’nda murad edilen hakikatin diğer insanlarda tecellisi.

KELAM VE MÂNÂ TOPLAYICILIĞI

Son din İslâm; bütün dinlerin kendinde toplandığı ve tamam olduğu din. Son kitab Kur’an; bütün şeriatleri haber veren ve kendinde bütün asılları toplayan İlahi kelâm. Ve son Peygamber Allah Resûlü ise Nebi ve Resûllerde varolan tüm özellikleri kendinde toplayan zât. Nübüvvet, O’nunla başladı ve O’nunla bitti. Allah ruhlardan söz almıştı. Allah Resûlü ruhen önceden vardı, yeryüzünde zuhur ettiğinde sadece vücud elbisesini giydi.

 “Kelimeler manalara giydirilmiş suret” hikmetinden mülhem, kelimeler; bir form, bir biçim, kendinde birçok manayı toplayan öz, şekil. Az sözde çok mânâ olabildiği gibi çok sözde boş lakırdı olması da mümkün. Faydasız sözden uzak durmanın “faydası” da burada. Sözün “mânâ” toplayıcı özelliği kadar söyleyenin de hâli mühim. Öncelik hakkı babından “Sözü güzel yüzlüden dinleyin”. Sahabe anlatıyor: “O; ‘Cevâmiül Kelîm’ idi. Yani, az sözle çok derin ve hikmetli anlamlar içeren cümleler kurar, konuşmalar yapardı.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Varlık âleminde ne varsa hepsi Allah’ın kelimeleridir. Eşya ve hadiseye dair ne varsa, ins ve cin kim varsa, melek yahut cennet-cehennem, bilumum mahlûkat adına ne varsa, hepsi Allah’ın “Kün-ol” emrinden meydana gelmişlerdir. Bütün mahlûkat bu kelimenin “tezahür” yahut “tecelli”lerinden ibarettir. “Hiçbir şey yokken kelâm vardı” hikmetinin sırrı da burada. Kur’an, bu çerçevede “kelâm” olduğu cihetle asla mahlûk değil. Kendine Kur’an inen ilk insan ve Kur’ân kelâmını ilk duyan Allah Resûlü. O’nu anlayan, hisseden, O’nun sırrına ermeye en yakın olan ve vahye her daim muhatap olan yine Allah’ın Resûlü. Bu çerçevede Kur’an Kelâmıyla yepyeni bir DİL ve ANLAYIŞA gark olan Allah Resûlü, bu ilahi kelâm neticesi en yüksek beliğ bir üsluba ve anlayışa “yaratılış gayesine uygun olarak” sahip olmuştur.

Diğer taraftan Allah Resûlü, Arab’ın en fasih, en güzel konuşanı idi. Sahabe-i Kirâm, O konuştuğu zaman sanki başlarında bir kuş varmış gibi dinler, başlarını öne eğerlerdi. O’nun sükûtu, hilm, hayâ, takdir ve tefekkür idi. O Kur’an’la, Kur’an kelâmıyla terbiye olmuştu. Kur’an ise bütün kelimeleri, isimleri, hakikatleri, mânâları kendinde toplamış “ikmâl” eylemişti. İnsanlar Kur’an’ı O’nun dilinden öğrendi. O yaşayan Kur’an’dı. Bu çerçevede O’nda kelâm ve mânâ toplayıcılığı vasfı mucize çapında idi.  Bu durum Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun Hakikati Ferdiyye adlı eserinde şöyle dile getirilmektedir:  “Hakîm ve fesahatli lisana sahip... Allah Sevgilisi’nin diğer bütün nebilere üstün kılındığı 6 hasletten biri de, kelâm ve mânâ toplayıcılığı; derlemecilik değil, toplu mânâ-mânâ topluluğu... Ve O’nun fesahatli lisana malik oluşundaki biricikliği, niceleriyle beraber bir bedahet şivesiyle Hazret-i Ömer tarafından ifadelendiriliyor:

-“Ey, Allah’ın Resûlü; ne halettir ki, sen bizim aramızdan çıkıp, fesahatte, güzel söz söylemekte hepimize galipsin?”

Sözlerin en güzeli O’nun dilinde, o güzel yüzlüde toplandı.

SAHABE VE TOPLULUK HAKİKATİ

Allah Resûlü seçilmişlerin en seçilmişi, özün özü. Bütün varlık âlemi, hâl diliyle ona arkadaş yahut dost olma derdinde. Bu çerçevede Sahabe, ona kadro olma mevkii bakımından seçilmişlerden. Kader sırrı mucibince her şey O’na doğru. İlimde, merhamette, ahlâk ve adalette seçilmişlerden. Herbiri gökteki yıldızlar misali 180 bine yakın sahabe topluluğu. Hepsi O’nun nazarından nasibli, bu yüzden hepsi müçtehid ve yine bu yüzden “hangisine sarılınsa kurtulunacak” topluluk. Hepsi kendi mizaç ve ahlâk hususiyetleri bakımından Resûl’e ayna. Hepsi O’ndan öğrendiklerini göstermeye iştahlı ve yine memuriyet şuuru çerçevesinde hissiyat sahibi. “Anam babam sana feda olsun ya Resûlullah” bu ifade en güzel Sahabe kadrosunda yaşandı. Gökteki yıldızlar nasıl aydınlığını alırsa güneşten, Sahabe de öyle alır aydınlığını Resulden. Ve en büyük yıldızlarda en yüksek parlaklık; Hz. Ebubekir Allah Resûlü’nün “Eminlik” vasfına ayna ve bu yönde en parlak. Hz. Ömer adalette, Hz. Osman merhamette, Hz. Ali ilimde. Bu dört yıldızın hepsi emniyet ve sadakat, adalet, merhamet, ilim sahibidirler. Bu etiketleme sadece mizaç hususiyetlerini izah etme babında. Yoksa adı geçen sahabiler birçok meselede öncü ve ehliyet sahibidir. Diğer sahabilerden; Hz. Fatıma “incelik ve latiflik”, Hz. Hatice “cömertlik ve zenginlik”, Hz. Hamza “cesaret ve yiğitlik”, Hz. Musab “gençlik ve gözü karalık”, Hz. Hanzala “edeb ve itaat” vs. sayısız ayna.

Bunun en canlı örneği Veda Haccında mevcut. Fertte toplu topluluk hakikatinin en güzel misallerinden;

“Allah’ın Resûlü... Veda Haccında... Kızıl tüylü bir devenin üzerinde, yüzbini aşan bir sahabi topluluğuna hitap ediyorlar... Sözleri arkalara doğru her yüz adımda bir sahabi tarafından tekrarlanıyor ve dümdüz meydan, her biri bin kere tekrarlanan bu sözlerin yankısını uğuldatıyor... İslâm topluluğuna Veda Haccındaki bu sesleniş, ebediyet mimarîsinin yerle gök arası “senfonik” çizgilerle resmedilmiş ahenk abidesidir; ve içinde gaye ve dava memuru insanoğlunun, yaradılışından o güne değin hiç bir ferdine nasip olmamış derinlik ve yükseklikte şu cümle vardır:

“İşte zaman yaratıldı yaratılalı devrini yapa yapa nihayet gaye noktasına erişti!” (S.Mirzabeyoğlu, Hakikati Ferdiyye, sh. 13)

ZAMAN SONDAN BAŞA DOĞRU

Geçmiş ve gelecek sadece kayıtlar. Geçmiş geri getirilemez ama seyredilebilir; nitekim mahşerde bize seyrettirilecek geçmişimiz bunu mümkün kılmakta. Ve her insan kendi zamanı içinde, kendi menkıbesi sırrınca yaşama derdinde. Kendi sırrına erdikçe Rabbini bilme davasını “yakîn” derecesinde hissediş ise, “zevken idrak” bahsiyle alakalı olarak insanın gayesi. Büyük bir veliye mahsus kelâm; “Kişi, üzerinde bulunduğu zamanın içindedir.”

Allah ve Resûlü’nün içinde bulunduğu zaman “Nur’unun yaratıldığı ilk ân’dan Rabbin müsaade ettiği zamana kadar.” Sonsuzluk sırrı!..

Hz. Hüseyin, babası (Hz. Ali) kanalıyla dedesinin (Hz. M…..d) şöyle dediğini haber verdi: “Ben, Âdem yaratılmadan on dört bin yıl önce Rabbimin huzurunda bir nûr idim.” Ve yine bir başka Hadisi şerifte Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Ben, yaratılışta peygamberlerin ilki oldum.” (Muhammed Bin Sâlih Ed-Dımâşkî, Peygamber Külliyatı, 1. Cilt, s. 25) Buradaki yaratılış takdir edilmedir, vücuda getirilmesi değil. Nihayetinde Allah Resûlü, annesi O’na hamile olmadığı âna kadar “vücud-madde” olarak mevcut değildi. Bu çerçevede “toprak”tan ilk yaratılan, Hz. Âdem oldu.

Gaye noktasından geçmişe zamanı saracak olursak; KEMÂL SAHİBİ-NUR SAHİBİ ve BÜTÜN MÂNÂ, KELAM VE GÜZELLİKLER kendinde TOPLANAN Allah Resûlü İLK. “Fertte toplu topluluk hakikati”nin tek ve benzersiz misali olarak bütün Peygamberlerdeki hikmet, hakikat ve güzellik, O’nda toplu. Ve bu “toplu oluş neticesidir ki Peygamberlerden her birinin durumu, Allah Resûlü’nde toplu bu hikmet ve hakikatlerin farklı görünüşleri hâlinde aydınlığını Güneş’ten alan yıldızların durumu gibidir. O, Peygamberlerin de Peygamberi. Çünkü O, BÜTÜN İNSANLIĞA PEYGAMBER OLARAK GÖNDERİLDİ. Sadece kendi zaman ve mekânına değil; “tüm zaman ve mekâna.”

Allah Resûlü’nün diğer varlıklara -meleklerde dâhil- üstünlüğü, O’nun “beşeriyet” sıfatıyla sıfatlanmasındandır. Nitekim Abdulhakîm Arvasî Hazretlerine “Hz. İsa mı üstün yoksa Hz. M….d mi?” diye sorulduğunda Arvasî Hazretleri, “Hz. İsa’da “melekiyet”in, Allah Resûlünde ise “beşeriyetin baskın olduğunu” söyledi. Nihayetinde bütün melekler “beşer-insan”a secde ile emrolunmuştu.

İbn-i Arabi’den öğrendiğimiz veçhile; “O’nun hikmeti, ancak Ferdiyye oldu. Çünkü O, bu insanî türde mevcût olanların en mükemmelidir. Ve bunun için iş onunla başlatıldı ve onunla sonlandırıldı. Şimdi Âdem, su ile balçık arasında olduğu halde, o nebî idi. Ondan sonra madde beden olarak dünyaya gelişi ile nebilerin sonuncusu oldu.” (Muhammed Bin Sâlih Ed-Dımâşkî, Peygamber Külliyatı, 1. Cilt, sh. 27)

Yaratılış malûm olduğu üzere emri veren (Allah), emir ve emre itaat eden olmak üzere üç ferdiyet üzeredir. Şöyle ki, Allah bir şeyin OL’masını murad ettiği zaman sadece KÜN-OL der, o şey OL’ur.

Diğer taraftan İbn-i Arabî Hazretleri “FERDİYE HİKMETİ”nde şu hadisi şerifi merkeze alır. Allah Resûlü buyurdu: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve namaz.”

Allah, Hz. Âdemi yarattı ve Hz. Âdem’den Hz. Havva’yı. “Suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez.” hikmeti ışığında, Hz. Âdem surete bürününce müşahede edilmeye başlandı. Müşahede edilen tek iken, O’ndan Hz. Havva yaratılınca ikileşti. Böylece kadınla erkek arasında muhabbet hâsıl oldu; kadın erkeğe, erkek Hakk’a muhabbet duydu. Ve Allah, kadını erkeğe sevdirdi. “İşte erkek, ilâhî muhabbet üzerinde sabit olduğu için Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz hadis-i şeriflerinde “Bana muhabbet ettirildi” yani “Bana sevdirildi” buyurdu. Kadın da erkeğe düşen mânâ bir cephesiyle vuslat, yol alış. Diğer cephesiyle kadın kendi yurduna hasret!.. Tamamlık, tamlık.

NETİCE

“Çöle inen Nur-Çöle ve bütün zaman ve mekâna…” Böyle başladık, böyle bitirelim.

Zaman ve mekân O’nun emrine verildi. Öyle ki, mevcut zaman ve mekân algısını iflas ettiren İsra yürüyüşü ve Miraç Mucizesi, O’nunla gerçekleşti. Emrinde “ay ikiye yarıldı”, ağaçlar o çağırınca yürüdü, mesafeler kısaldı ve Mute harbine o ân gözünün önündeymişçesine kumandanlık etti, ashabına anlattı.

Bütün anlatılanların özeti babında Mütefekkir’den şu iktibasla yazımızı noktalayalım:

 “Bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, ‘tek fert’te tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, ‘tek fert’in kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği, varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber olarak Allah’ın Sevgilisi’dir; Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin Hakikati-Ferd Hakikati... Her Peygamber’de, her birinde her birinin hissesi bulunmak üzere, bir hikmet tecelli etmiştir; Resûller Resûlü’nde ise, bütün hikmetlerin toplamı... Ferdin Hakikati... Ferdî hikmetin aslı!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Hakikati Ferdiyye, sh. 140)

Aylık Dergisi 148. Sayı, Ocak 2017

 
Etiketler: Hakikati, Ferdiyye
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı