Yazı Detayı
24 Ekim 2017 - Salı 15:19
 
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
Fatih Turplu
 
 

Karakterin Gülünçlüğü (Komedi ve Dram)

Öyle rûhi haller vardır ki, daha ilk temasta insana neşe ve hüzün, hırs ve nefret, haşyet ve merhamet gibi hisler verir. Bu hisler bazen aldatıcı ve çoğunlukla ciddi ve hakiki bir hayatın tercümanıdırlar. Hayat, gülünç olmamak için bize müteessir etmeyecek bir şekilde görünmelidir. Her hangi bir karakter içtimâî ve tabiî hayatı yaşadığı müddetçe gülünç olmaktan kurtulmuştur. Karakterin, mizacın gülünçlük kapanına düşmesi içtimâi-sosyal hayata karşı katılaşması ile başlar.

Teslim edersiniz ki, cemiyet içinde yaşayan her fert, muhitindekilere karşı uyanık bulunmak ve aynı zamanda yalnız kendi seciyesinin havasında gezmemek mecburiyetindedir. Kendilerini peri masallarındaki billurdan saraylara kapanmış ve istediğini yapmağa mezun zanneden safdil sersemler cemiyetin en eziyet verici edep silâhı olan gülme ve küçümsemeden yakalarını kurtaramazlar. Gülünç  olmanın bir parça küçülmek olduğunu nefsinde tecrübe etmeyen kimse olmadığı için bu tarzda sersemlere gülmek etkileyici bir silahtır.

Hayat komedisi, hayatın içinden ve derinden hissedilmesi suretiyle asla görülemez. Gülünç hayat seciyenin en sığ ve mekanik kısmında yaşadığı için kavranması derin ve ince tahlillere muhtaç değildir. Bu hayat ancak uzaktan görülebilir. Gülmek, husûsî olarak estetik ve tamamen hissî bir haz olmayıp, çoğunlukla gizli bir aşağılama maksadını da ihtiva eder. Bu tezyif-aşağılama, hedefi olan içtimâi kusurları tamamen yok etmese de hiç olmazsa hafifletir.

(Gülme meselesine bu türlü baktığımızda -ki gülmelerimizin çoğunluğu bu meyandadır- İslâmî anlayışların gülme meselesine ihtiyatlı yaklaşmasının sebebini de anlamış oluyoruz. Peygamber Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem’in ömürleri boyunca kahkaha atmak şöyle dursun, bir kez dahî sesli şekilde gülmemişler, bir mesele karşısında aşırı hoşnut olduklarında ise ancak mübarek dişleri görünecek kadarcık tebessüm etmişlerdir... Üstad Necip Fazıl bu hususu Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem’in büyük mucizelerinden sayar... Bunun yanı başında hatırlanacak hikmet ise Üstad Necip Fazıl’ın “ciddiyet içinden çöl olsa çıkılmaz!” hükmüdür!

Hayat baştan başa ciddiyet ister; çünkü sayılı günler, nefesler çabuk geçecek ve neticesinde hesap gününe varılacaktır. Bir talebenin derslerini ciddiye almadığında imtihanda felaketle karşılaşmasına hayret etmediğimiz gibi, hayat dersini ciddiye almamakta ısrar edenlerin büyük imtihanda felaketle karşılaşmasına da hayret etmeyelim...

Tabiî ki hayatın her safhasında münasebette bulunduğu insanlara karşı ciddi olmayı, kendisinden ve dolayısıyla inancından nefret ettirecek bir biçimde ekşi surat taşımak zanneden ve halk arasındaki tabirle “mahkeme duvarı gibi” bir suratla ömür geçirenler gibi olmak başka, ahiret hayatını tamamen unutup, bir de üstüne üstlük dünya hayatının muaşeret kaidelerini de yıkıp katıla katıla göbeğini hoplatmak bambaşka bir şey; bütün mesele kıvamda!..

Tüm söylediklerimizden sonra, Mustafa Şekip’in teşhisine tekraren dönersek; gülme hâdisesinin -özellikle günümüzde- hafifseme ve aşağılama bulundurması da doğrudur. Bu da bize gülme meselesinde dâima bir kibir kırıntısının saklı olabileceğini, bu sebepten, İslâmî anlayışın gülme bahsine niçin ihtiyatlı yaklaştığını da anlatır; çünkü kibir, kibirlenmek, küstahlık, üstünlük taslamak bir çok yasaklanan fiile nazaran onlarla kıyas edilemeyecek derecede şiddetle yasaklanmıştır... Daima mütebessim bir çehre ile yılışık bir surat arasında dağlar kadar fark vardır, ekleyelim...

Şimdi bu bahisle alakalı olarak aynı hâdisenin istihfafın başka bir yönünden, onun ciddi mânâda bir silah teşkil eden siyâsî ve sosyal tarafından bahsedelim.

Gülmenin istihfaf-küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir etme gibi bir kuvveti vardır ve bu hâl tabiri caizse cemiyetlerin kuvvetli bir silahıdır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Damlaya Damlaya isimli eserinde, Çin komünistlerinin düşmanlarını zayıflatmak için karikatürleştiklerine dâir bir cümlenin geçtiğini hatırlıyorum...

Neyi mevzu ederek anlattığı ayrı bir mevzu olmak üzere bu esnada bir iktibas paylaşmak istiyorum. Fransız bir hanım münevverden paylaşacağımız hususlar, bugün memleketimizde iktidarı kaybetmelerine mukabil hâlâ “hakim zümre” gibi gözüken ve esasında Batıcı efendilerinin bir uşağı olmaktan öteye gidememiş, senelerce iktidar yalakası olarak özellikle Müslümanları alaya almaya çalışmış kimselere nasıl davranılması gerektiğini komedi ve istihfaf alakasından yola çıkarak pek şairane izâh ediyor:

“...bu insanlar acizliklerini alçaklıkları altında gizlerler, çünkü genel ahlâka karşı bu kadar kuvvetli olan bir zekânın siyâsî kanaatlarında zayıf olduğunun hiçbir zaman keşfedilemeyeceğiyle iftihar ederler; işte namuslu kimselerin fikirleriyle hiç münasebeti olmayan, fakat iktidardakilerin düşüncesi önünde tir tir titreyen bu karakterleri, bu kötülük şarlatanlarını, bu yüksek prensip düşmanlarını, hassas ruhları alaya alan bu kötü insanlar, hazırladıkları gülünç hâle sokmak, asıl bunların mahiyetlerini sefil insanlar gibi ortaya sermek, onları çocukların alayına maruz bırakmak lazımdır. Onları sadece istihfafın kuvvetli tesirine maruz bırakmak hiçbir şey ifade etmez; asıl onların, itibarı kaybetmelerine karşılık bir mükafat olarak güvendikleri o beceriklilik ve küstahlık şöhretlerine kadar el atmak, onu yok etmek gerekir.

Siyâsî müesseselerin makul olduğu memleketlerde, gülünç hallerle istihfaf aynı istikamete götürülmelidir. Zarafet arkasına gizlenmiş kötü huyu, ihtiyatla mücehhez-donanmış olan kötü huyu, kendini beceriklilik şeklinde gösteren kötü huyu alayın zehirli iğnelerine maruz bırakmak lazımdır; bu iğneler kötülerin saadetleri içine sokulan biricik intikamcıdır; artık ne utanma ne de vicdan azabı bilmeyenleri yaralayan biricik silahtır. ...”)

Komedinin vodvil gibi şaklabanlıklı ve aşağılık şekilleri hakiki hayattan uzaksa da, olgunlaşmış şekilleri adeta hayata karışmıştır. (Keşke Mustafa Şekip bu satırları kaleme almadan “bu muhabbet kuşu kay kay yapıyor” gibi günün haberlerini görebilseydi; eğer bunları görebilseydi fikirlerini az da olsa tashih ederdi!) Hakiki hayatın komediye yakın öyle sahneleri vardır ki, bunlar olduğu gibi mükemmel birer komedi olurlar. Bunun için hayatta gülünç olan şeylerin vasıf ve usulleri nelerse, yüksek komedide dahî aynı şeylerdir. Bu vasıfları bulmak gülünç bir şey değildir. Gülünç şeyler zannedildiği gibi ne küçük kusurlar ne de hususiyetle büyük kusurlardır. Küçük-büyük bütün kusurlar ve hatta bazen meziyetler bile gülünç olabilir. Mesela her hangi bir meziyet, şahsın birinde hiç kimsede görülmemiş bir şekilde belirirse gülünç olmaktan kurtulamaz. Bunun için gülünç düşmek daima manevî bir kusurun işareti olmayıp, faziletler bile gülünç olabilir. Bütün tavır ve hareketleri sosyal ahlâka uygun olduğu hâlde gülünç bulduğumuz kimselerin yegane kusurları sosyal prensiplere aykırı yaşamlarıdır. İstediğiniz kadar namuslu, vazifesini seven, düzenli birisi olunuz. Cemiyet sizi kendi kalıplarına tamamen uygun bulmazsa, önünüzden olmasa da arkanızdan gülecektir. Mesela bir ziyafet yahut bir cemiyette yapacağınız en ufak bir muaşeret hatası hemen bir gülücüğü davet edecektir. Bazı mahcupların sık sık gülünç olmaları bu türlü asosyal hallerinden ötürüdür.

Her kalıba giren bir seciyeyi gülünç bir hale sokmak kolay olmadığı halde, hiç eğrilmek bilmeyen bir fazileti gülünç yapmak işten bile değildir. Çünkü cemiyetin gözüne batan aykırılık ve hasbîliktir. Artık bu hasbîlik isterse namus ve haysiyet ve şeref gibi faziletler vadisinde olsun hiç ehemmiyeti yoktur. Cemiyetin istediği esneklik ve ayıplamayı gösteremeyen aykırılar gülücük ve hafifsemeyle karşılaşmaktan emin olabilirler. Fakat hamdolsun ki, içtimaî fikirler ile ahlâkî kaideler esas itibariyle birbirlerinden uzaklaşmıyorlar. Bunun için umûmi bir kâide olarak diyebiliriz ki bizi güldüren hâller bir takım kusurlar ise de, bu noksanlıklar gayri ahlâkî olmaktan ziyâde, gayri içtimâîdirler.  Bir kusur ne kadar hafif olsa da, tesirimizi davet edecek bir tarzda gösterilir ise artık ona gülemeyiz. Buna mukabil en derin seciyemiz ve çok nefret edilen bir huyumuz hassasiyetimizi uyuşturacak bir tarzda tasvir edilince hemen gülünç olabiliyor. Kısacası, seciye ve kusurlar ister hafif ve ister nakil olsunlar, bizi müessir etmeyecek gibi tasvir edilmişseler gülünçtürler; elverir ki komediye has bir üslup mahareti ile yazılmış olsunlar. Komedi müellifleri mizah tesirine meydan vermemek için acaba ne yapıyorlar ve bunda nasıl muvaffak oluyorlar?

İşte nazik bir mesele: Hokkabazlar, göz boyayıcılar ve manyetizmacılar muhataplarının hassasiyet ve hülyalarını nasıl istedikleri gibi idare ediyorlarsa, tıpkı bunun gibi hassasiyetimizi avutan ve bize rüyalar hazırlayan bir sanat kompozisyonu vardır. Bu sanatkarlar tam müteessir olacağımız sırada ruhlara dövüş ettirmeyi pek güzel bilirler. Bunun için en ciddi şeyler onların sanatıyla bir oyun yeri hâlini alır. Komedi sanatkarı, en başta komik yapacağı şahsın ruhundan bir parçasını çalarak, bunu başlı başına yaşayabilen bir tabaka gibi canlı bir halde göstermeye muvaffak olur. Bu suretle bizi hemcinsimiz olan kimseden bu şahsiyet vasıtasıyla ayırdıktan sonra, bütün ruhumuzu o inşaâ ettiği karakterin hayat ruhuyla badana eder. Yavaş yavaş bizde de ruhanî yaşayan öyle bir takım heyecanlar uyandırır ki, bunlar gülünç bulduğumuz şahsi vak’anın rûhi heyecanlarıyla adeta kaynaşmıştır. Kısacası komedi muharrirleri, gülünç kahramanlarının özeline temas etmemize bu rûhi şahsiyet vasıtasıyla mâni olmayı pek güzel biliyorlar.

Bir ikinci maharetleri de, gülünç yaptıkları şahısların işlerinden ziyâde hâller ve zamanlarını yaşatmalarıdır. Komediyi dramdan ayıran bir cihet de budur. (Eğer komedi yazarları bir şahsı gülünç yapabilmek için, komediyi dramdan ayırabilmek için işlerinden ziyâde onların hâl ve zamanlarını yansıtmak ihtiyacı duyuyorlarsa, bugünkü politika sahnesine bakarak dramatik komedi diyebiliriz; çünkü yaptıkları işlerle hâlleri biribirinin içine girmiş vaziyettedir!) Dramda bütün dikkat zaman ve hâllere değil bilakis fiillere temerküz (bir yerde toplanma) ettirilir. Bunun için komedide bütün dikkati anlaşılır eden geniş zaman ve hareket ile gayesiz, mânâsız ve münasebetsiz tekrarlamalardır. (Mustafa Şekip, komedi eserlerinde güldüğümüz yahut gülünecek hususlar, yani dikkat verdiğimiz noktada bizi tebessüm ettiren donelerin geniş zaman içine yayılmış tavırlar ve mânâsız tekrarlamalar olduğunu söylüyor; tabiî bu hususlara gerçek hayatta tesadüf ettiğimizde ise sadece komik olmuyor, aynı zamanda –hiç olmazsa bizim gözümüzde- trajikomik bir hâl alıyor! Felsefî ve edebî mânâda trajik çatışma üstün birşeydir; hayatın bütün şubeleri üstüne ve en mühimi durmadan kendi nefsini didiklemenin bu ekolü, elbette maymunvârî bir taklit içinde cereyan ederse ister-istemez komik olacaktır. Fakat burada cereyan eden komik, bir sahne eserinde yahut hayatta bizi gülümseten komikliklerden ziyade bir nevi tersine trajik hâl içinden doğan ve içinde bulunan için şapşal bir vaziyeti andıran, ona bakan için ise tebessüm ederken içinde acıma hissi de uyandıran bir komikliktir. Bana kalırsa gülmedeki istihfaf-hafifsemenin tamamen tertipli bir şekilde cereyan ettiği durumlardan birisi de budur! İddiamızı delillendirme bâbından bir kaç misal vermek istiyoruz:

Kendi partisini İslâmî bir söylem ile donatıp onu senelerce bir türlü o söylemin esasına getiremeyen politikacı –açtığımız parantezin hemen evvelindeki cümleyi unutmayalım- hâlâ aynı söylemleri mânâsızca tekrarlıyorsa, komiktir; fakat ettiği tekrarlara bakıp meseleye doğru bir şekilde bakanlar için aynı politikacı, trajikomiktir!

İspanya’daki Bask bölgesinde, 1970’li yıllardan beridir silahlı mücadele sürdüren, oradaki sosyal ve siyâsî değişimleri tahlil edemeyen ve kendi gücünü aldığı kitle tarafından bile terk edilip günümüzde silahları bırakmak zorunda kalan Marksist örgüt ETA’nın durumunu, “silah bırakmadı, iyi bir anlaşma yaptı. Bu bir zaferdir!” diye izâh ederken, kendisinin bırakacak silahı olmadığı gibi fikrinin de bulunmadığını görmeyip, her gün bu martavalı çevresinden kandırdığı üç-beş zavallıya anlatan kimse komiktir; fakat bizim bakış açımıza girdiğinde, bu hâl trajikomiktir!

1880’li yıllarla 1940’lı yılların, 1970’ler ile 1990’lı yılların aynı olmadığını, siyâsî ve sosyolojik şartların değiştiğini ısrarla söyleyen; fakat 2017 senesinde 90’lı yıllar güzellemesi ile ömür geçiren, şanlı geçmişten alınanların bugünkü meselelerde şana dönüştürülmedikçe eskiyi tekrarlamanın bir faydası olmadığına inanan adamlara inananlar komiktir; fakat aynı hâdiseye biz baktığımızda ise bu durum trajikomiktir ve söylediğimiz gibi gülmedeki istihfaf-hafifsemenin tamamen tertipli bir şekilde cereyan ettiği durumlardan birisi de budur... Söylediklerimize ek olarak Henri Bergson’un “Gülme” isimli meşhur eserinde bahsettiği şu hususu hatırlatmak istiyoruz: “trajedi kahramanı kendi türünde benzersiz bir ferttir. Taklit edilebilir fakat o zaman iradeli yahut iradesiz, trajediden güldürüye kayılır. Kimse ona benzemez çünkü o kimselere benzemiyordur”)  

Fiilden ziyade laf-ü güzaf-boş söz ve tavırların hâkim olduğu sahneler, hayatta dahî kendiliklerinden gülünçtürler. Mesela ekseriyetle-çoğunlukla bir yana doğru çekilip sürüklenmeyen gürültülü Yahudi kavgalarına şahit olanlar, telaş ve heyecana düşeceklerine gülmeye başlarlar. Çünkü kavga meyli Yahudi ruhunda tabaka olarak yaşayan bir şahsiyet gibidir. Buna mukabil aynı meyli ruhunun derinlerinde yaşayan topluluklarda, kavgaya şahit olunduğu zaman arbedenin derhal fiiliyata döküleceği, bir yana doğru çekilip sürüklenen olarak bir dram şeklini alması düşünüldüğünden, burada gülmek değil bilakis korku ve heyecan his olunur. Kısacası komedi bir takım tavırlarsa, dram bir takım fiillerdir. Fiil, istenerek yapılmış ve idrak edilmiş bir harekettir. Tavırlar ise çok kere haberimiz olmadan sadır olmuş, kendiliğinden hareketli hallerdir. Aldatmalarımızda bütün şahsiyetimiz görünür. Tavırlarda ise şahsiyetimizin habersiz olarak kaçırdığı hareketler çoğunluğu teşkil eder. Dramdaki baştan çıkartma, sebebi olan hislerle tamamen uygundur: Bunun için her durumda histen fiile kadar giden hareketlerde bir azalma görülür ve bu azalma seyirciler tarafından, hayatı birbirine olan yakınlık hissiyle ve fevkalade bir merakla takip olunur. Halbuki komedideki zaman, dâima bir bomba gibi ansızın infilaklarla arası sürmeksizin devam eder ve ciddi görülmeleri pek zordur. Bu sebepten dikkat, fiile değil tavıra çekilince komedi başlar ve dramda esas fiil olduğu halde, komedide tavırdır.

Hülasa komedide seciyenin iyi yahut kötü olmasının o kadar ehemmiyeti yoktur.

(Esasen memleket olarak hâli hazırda dramatik bir manzaranın yahut travmatik bir hâlin içindeyken, TV ve internet ortamının bunca kahkahalarla dolu olmasının izâhını da burada buluyoruz; bilerek ve istenilerek yapılan fiillerin illâ fikre-düşünceye dayanıyor olması, bunlara bir tertip veriyor ve onları kendi hakkında düşünmeye sevk ediyor Böylelikle absürt bir hâl serdedecek kişi, üzerinde azıcık düşündüğünde bundan vazgeçebiliyor. Gerçek hayatta bunları tertipli bir şekilde yapan kimseye komedyen, diğerlerine ise şapşal diyoruz.)

Seciye gülünç olabilmek için ne olursa olsun asosyal olmalıdır. Kusurun büyük veya küçük olmasının da ehemmiyeti yoktur. El verir ki tesiri davet etmeyecek surette düzenli ve tasvir edilmiş olsun. Şahsî hâdisenin cemiyet dışılığıyla, seyircinin tesirine meydan verilmemesi komedinin iki esaslı şartını teşkil eder. Kukla gibi hareketlerin bulunması dahî bir şart gibi gösterilebilirse de evvelki iki şartta bunlar saklıdır.

Bir kusur yahut meziyette gülünç olan yön, insanın haberi olmadan yaptığı şuursuz zaman dışılık ve hareketi ile şuursuz sözleridir.

Dalgınlık ne kadar bariz olursa komedi o kadar yükselir. Hele (Don Kişot) da olduğu gibi dalgınlık bir manzume halinde tertip edilirse, komedinin şaheseri vücuda getirilmiş olur. (Dostoyevski’nin Budala isimli eserini belki mevzuu bakımdan değil de kahramanı bakımından bu meyanda sayabiliriz) Bir insan gülünç olunca söylediği ve yaptığı şeyleri ne kadar bilse de, ne olursa olsun şahsiyetinin şuurundan kaçmış bir yön kalmıştır. İşte bizi güldüren burasıdır. Nitekim masumane ifadeler dâima tebessümle karşılanır. Çocuklara sık sık gülmemiz de bundandır. Bir ayıbın uluorta aniden çıkması, şuurdan kaçmış bir hareket gibi olduğu için gülünç düşer. Dikkatsizlikten sadır olan bu kusurlar ne türde olursa olsun gayri içtimâîdir. Kısacası seciyenin-karakterin gülünçlüğü huyların katılığı, kuklalık, dalgınlık ve asosyallik gibi hallerin birbirleriyle kaynaşmasından meydana gelir. İnsanların bizi etkileyen tarafları bertaraf edilirse uygun bütün halleri gülünç yapılabilir. Bu hallerde ne kadar kuklalık ve aykırılık gösterilebilirse gülünçlüğü o nispette arttırılmış demektir. Şimdi komedinin diğer güzel sanatlar arasında kazandığı hakiki mevkii gösterebiliriz. Bir mânâya göre her seciye gülünçtür. Şu şartla ki, mizaçta, şahsiyetimizde tamamen kurulmuş yani kendi kendine işleyen bir makine anlaşılmalıdır. Zaten seciye, ruhumuzun o kısmına diyoruz ki biz onunla kendi kendimizi tekrar edebiliyoruz. Bizim için kabil tekrar olan bir şey, evveliyatla başkaları tarafından tekrar olunabilir. Bunun için her gülünç şahıs bir "tip"tir; ve bir tipe benzeyen herkes de gülünçlükten bir şey vardır. Bir adamla uzun müddet düşüp kalktığımız halde gülünç bir hâlini keşfetmeyebiliriz. Fakat günün birinde herkesçe bilinen bir dram yahut roman kahramanının hareketini andıracak bir halini görürsek, iş bitmiştir. Artık andırdığı roman kahramanı gülünç olmasa da ona benzemek kafidir. Çünkü hakiki haline karşı dalgın bulunup başka bir ruhun kendi içine girmesine meydan vermek yahut müşahhas bir ruh çerçevesine yamanmak gülünç olmaz da ne olur?

Yüksek komedinin gayesi seciyeler, yani umûmi tipler çizmektir. Bu düstur komediyi tarif etmeye kafidir. Hakikaten komedi yalnız umûmi tipleri teşhir eder. Husûsîyi değil umûmiyi hedefleyen yegane sanat, komedidir. (Burada bir tezat varmış gibi duruyor; çünkü, Bergson’un Rire-Gülme’de işaret ettiği gibi “sanat dâima ferdî olanı hedefler”. Doğrusu kalabalıklar, umûm, yani herkes, tek ferdin hakikatinde kendi gerçekliğini, esprisini bulur ve o zaman bu espri-ruh-incelik-hakikat umûmî bir görünüş arz eder. Burada tezat gibi görünen husus, zannediyorum bir ifade çetinliğinden kaynaklanmaktadır; çünkü, herkesi hedefleyen bir sanat şubesi illâ herkesin kendisini değil, bütün herkesin bir prototipini-baş örneğini hedeflemek zorundadır. Böyle olunca da hedeflenen umûm-herkes ile asıl hedef arasında tezat varmış gibi duracaktır. Bir orduya sahip olmak isteyenlerin tek tek bütün askerleri emri altına almaya çalışmasındansa, o orduya sahip olan rütbelileri emir altına almak, ferdi hedeflemek olduğu gibi umûmîyi de hedeflemektir ve birincisinden daha pratik yoldur.)

Komedinin cevher ve esası ile diğer güzel sanatlar; tamamen zıt bir şey olduğunu ispat etmek için evvela güzel sanatların ihtiva ettiği en yüksek şekli tarif etmek lazım gelir. Bu suretle en yüksek güzel sanattan yavaş yavaş komediye inildiği zaman görülecektir ki, komedi güzel sanatlar ile hayat arasında ve her ikisine hudud bir sanattır. Komedinin umûmi tipler teşhir eden belirleyici yönü onu diğer güzel sanatlardan ayırmaya yeterlidir.

 

Aylık Dergisi 157. Sayı

 
Etiketler: Gülmek, Nedir?, Kime, Gülüyoruz?, -VIII-, ,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı