Yazı Detayı
03 Ekim 2017 - Salı 12:08
 
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
Fatih Turplu
 
 

Oyuncaklar ve Komedi 

Gariptir! Hissiyat, haz ve elemlerimizi çoğunlukla bütün olarak doğuyor zannederiz. Bunların da bir geçmişi olacağını hiç düşünmeyiz. Hâlbuki mazimizi birazcık yoklasak çocukluktan bize kalan gülünç oyun ve oyuncaklarımızın hareketleri bugünkü gülmelerimizin kaynaklarından birini teşkil eder. Şiddetli gülücüklerimizin çoğunda bunların hatıraları gizlidir. Aile ve hayat cefaları içinde bunalmış yetişkin neslin gördüğümüz kadar gülmeye ne vakti ne de hâli müsaittir. Bununla beraber yine de az gülmüyoruz. Belli bir çağa geldikten sonra ruhumuzun yeni ve taze neşelere karşı tamamen kapanmadığı ne malum?..

Fakat çocukluğumuza şükredelim. Bu altın devrinin ruhlarda derin izler bırakmış öyle şen hatıraları var ki bunlar olmasa gülücüklerimiz belki çoktan sönecekti. Çocuğun ve çocukluğun bu kadar sevilmesi boşa değildir. Hafızamız çocukluk neşelerini hayâtî bir gaye ile muhafaza etmeseydi bu cefalı hayatta kimin yüzü gülecekti?..

Bununla birlikte itiraf edelim ki bizler artık çocuklar gibi oyundan zevk alamayız. Çünkü hayatın geri dönüşe imkânı yok! O halde ister-istemez hayatı taklit eden oyunlara yani komediye koşacağız. Burada ufak bir farkla çocuk oyunlarının bir sembolünü gizlediğimizin bilmem farkında mıyız? Oyuncaklarda soytarıyı oynatan sûnî mekanizma ve iplere mukabil komedide bunların manevîleri vardır. Komediler adeta oyuncakların büyümüş ve tekâmül etmiş şekilleridir. Nitekim, halk komediyi soytarılıkla tarif eder. Sanatkârlar için nahoş gelen bu tabir komedinin esasına karşı halkın doğru ve tabiî bir seziş ifade etmesi itibariyle hiç de kaba bir teşbih sayılmamalıdır. Bundan bayağı mânâsı çıkartmak bu türlü sezişlerin kıymetini anlamamaktır.

(Halkın seziş kuvveti! Belki bu bahiste kısacık geçiyor ama bize tedâî ettirdikleri heyecan verici! Bu mühim bir meseledir. Umûmiyetle bilinir ki kalabalıkların fikri olmaz; böyle olunca da her dâim onlar alt planda görülür, tabiri câizse aşağılanırlar. Fakat bu meseledeki paradoks şudur ki, bir şeyi fikreden onu hmemiş olabilir de, onu hisseden fikretmeye ihtiyaç bile duymadan kavramış olabilir. Halkın seziş kuvveti de böyledir; halk fikretmeyi bilemez fakat bazı, birçok kuvvetli fikrin belki de hiçbir zaman varamayacağı bir hızla sezişin de ustasıdır! Bu mevzudaki bir başka ve pek bilinmeyen paradoks ise, halkın sezdiğini ifade edememesinden ötürü –ki ifade için fikir lazımdır!- zannedilir ki kör kütük cahildir; bilakis sezen, fikrettiğini zanneden fakat sezişten pay sahibi olmayandan çok çok üstündür. Halkın fikre ihtiyaç duymadan sezdiği fakat ifadeye dökemediğini bilmeyen fikirsizler, belli-başlı diplomalar elde edince ve çata-pat kelimeleri ardı ardına sıralamaya başlayınca halkı küçümser, aşağılar. Oysa bu mevzuda aşağılama, ancak halk yoldan çıkınca hak adına olur ki, bunun gayesi onları aşağılamak değil aşağı durumdan çıkartmak gayretidir... Yabancı memlekette iki üniversite bitirmiş, doktorasını en cafcaflı biçimde yapmış filanca profesör halktan herhangi birisinin ömrü boyunca çıkarılmayacağı ve ona söz hakkı verilmeyeceği bir TV’ kanalına çıkıp bas bas bağırarak Allah’ı inkar eder de, Anadolu’nun herhangi köyündeki herhangi bir adam, o profesörün ömrünce bulamadığına sessizce ve en içten bir şekilde bağlanıvermiştir... Bizce ikisi arasındaki bu net fark, sezmek ile sadece aklına bağlanmak arasındaki meseleyi izâh etmektedir.

Elbette kötülükler-yanlışlar halkın birbirlerini taklidinden doğar; bunun için hangi zaman halkın görüşüne bakılıp bakılmayacağı da ayrı bir sanattır!.. Tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın şu teşhisinde söylediği gibi: “His sultan, akıl vezir... Haddini bilmek şartıyla!”

Sosyolojik olarak da iki misâl verelim. Birincisi 15 Temmuz Darbesi’ne karşı milletimizin verdiği reaksiyon net bir biçimde üstün sezişe misâldir! Kendisinin içine sıkıştırıldığı çemberden ötürü her ne kadar amelî olarak zaaflarla örülü olsa da, imânının artık tamamen tehlikede olduğunu sezdiği anda devâsâ bir cesaret heykeline dönüşmesi, milletimizin üstün seziş melekesine dâir tarihî misallerdendir!

İkincisi ise Napolyon’un kendini imparator ilân etmeden evvel yayımladığı kanun maddeleri Paris’te halka açık bir şekilde duyurulunca bir Fransız o sırada yanında bulunmakta olan birisine kanun maddelerinde ne yazdığını suâl edince diğeri şöyle cevap verir: Napolyon!)

Tiyatromuzun en basit şekli olan hayâl’i düşünelim: Hacivat’tan ikide bir tokat yiyen Karagöz yere düşer düşmez (Hacıyatmaz) gibi derhal kalkar ve tokat bir daha iner; yine aynı aksülâmel! Bu hareketler sürüp gittikçe kahkahalar da çözülür. Çünkü çocuklukta gördüğümüz Hacıyatmaz hayâl’de tokat altındaki Karagöz’le benzeşmiştir. Şimdi Hacıyatmazı daha ziyâde şahıslandırırsak kusursuz bir komedi sahnesi olur.

Mesela şu bilinen köylü ile medrese allâmesi hoca efendi arasındaki diyalog manevî bir Hacıyatmazdır. Malum ya, öz ana diliyle derdini anlatmak isteyen saf köylü, hoca efendiden şer’î bir meseleyi danışmak istiyor; fakat hoca efendi allâme lisanıyla kitaptan okur gibi söyler! Zavallı köylü anlamadıkça aynı suâli tekrar eder. Hoca efendi de pür hiddet bildiğini tekrarlar. Artık muhtemeldir ki hoca efendinin anlaşılmadığı nisbette tekdüze olan bu nakaratını seyretmek herkese “kaynana dırıltısı”nı (Kaynana Dırıltısı bir oyuncak türüdür) hatırlatır!..

Klasik komedilerde müptezel usullere dikkat edecek olursak bir şey görürüz: Tekrar. Fakat bu, alelâde bir tekrar değildir. Gülünç olan tekrarlar çocuklukta güldüğümüz bir oyun veya oyuncağın manevî remzi olan tekrarlardır. Mesela “kaynana dırıltısı” dediğimiz oyuncaktaki maddi tekrarlar kaynana çenesinde kolayca remzleşeceği için bu çeneyi komikleştirmek güç değildir. Nitekim Hasan Efendi’nin komedilerinde halkı katıla katıla güldüren düşük bir çenenin dirayetli tekrarlarıdır. Hani kapağı açılınca içinde gözleri patlak, çenesi titrek bir soytarı çıkan oyuncaklar vardır. İşte bir çok komedi oyununda da bu oyuncağı andıran hâller görülür. Mesela Hasis (Cimri) komedisinde hasisin oğlu sözde korsanlar tarafından bir gemiden kaldırılmış. Şimdi hasisten büyük bir fidye istenerek serbest bırakılacağı söyleniyor. Buna aracılık eden kahya ne vakit para dese ihtiyar hasis düşük çenesi ve fırlak gözleriyle kutunun içinden çıkan mahut soytarı gibi: “Hay vücudu kalkasıca ne diye o gemiye bindi?” sözünü alışkanlığın verdiği mekanik tekrarlarla ifade ediyor.

Yine hasis bir adam kızını uygun olmayan birisine vermek istiyor. Kıza acıyan komşular ise hasis pedere hareketinin yanlış  ve haksızca olduğunu ne vakit ihtar etseler muhteris ihtiyar boşalan bir zemberek gibi sıçrayarak: “Habersiz acem!” cevabını veriyor. Burada hemen hissedilir ki, hasisin kafasında “fikri sabit”le kurulmuş bir tekrar makinesi var. Çünkü kafasının belirli bir düğmesine basılınca hep aynı edâ ile aynı cümle çıkıyor.

Hayatın ciddiyeti hür yaşamaktadır. Arzumuza tâbi ve irademiz dâhilinde kalan bütün hissiyat, ihtiraslar ve işlerimiz hayatın ciddi doğallıklarıdır. Bunların komikleşmesi zâhirî bir hürriyet altında Karagöz’ü hatırlatmasıyla kâimdir. Hakiki, ciddi ve hatta ortaya çıkan hiçbir sahne olamaz ki arkasında kukla ipleri sezilsin de gülünç olmasın. Komedilere dikkat ediniz: Güldüğünüz hallerin arkasında hemhâl görünmez ipler vardır.

Sinemalarda ufak bir kaza neticesinde apartmanların kat kat ve süratle yıkılması, çocukken iskambil kağıtlarıyla yaptığımız asker kulübelerinin üst üste yıkılmalarını hatırlatmaz mı?..

Artık çocukluk oyunlarımızın gördüğümüz hâdiselere yansıyarak komedide mühim bir rol oynadıklarına şüphe edilemez zannederim. Hele Orta Oyunları tüm zenginliği ve sahnesiyle çocuk oyunlarının bir devamı gibidir.

Canlılıktan çıkıp da cansıza benzemesek veya temasta bulunduğumuz kimseleri taklit etmesek hiç de gülünç olmayacağız. Komedinin yaptığı şey hayat ve vakaları hayatın dış kılıkları için bir makine gibi toplamaktır. Yalnız bunda muvaffak olmak için hayatın bilinmezlerini bilmek lazımdır.

Hayat, zamanda bir nevî tekâmül ile mekânda bir nevi muğlaklık gibi görünür. Hayata zaman görüşünden bakılırsa daima sır içinde günbegün bir hâlden başka bir hâle geçen değişken bir hareket gibi görünür. Yani, hayat mütemadiyen değişen ve asla tekrar etmeyen bir oluştur. Hayatın yeniliği ve değişkenliğini kaldırıp tekdüze ve tekrarı koyunuz, işte gülünç bir şey!..

(İşte, hayat ve komikliğe dâir mükemmele yakın tespitlerin olduğu bir paragraf... Hemen bu esnada hatırlanması gereken İbda Külliyatı’ndaki “donma ve alışkanlık” bahsi. Kültür Davamız eserinde geçen ve İbda Külliyatı’nın umûmî bütün kaideleri sıralanırken her dâim hatırlatılan hususlardan. Zaten İbda’nın kendisi hayatın-zamanın değişkenliği karşısında her an kendini yenilemenin rejimi değil mi? Üstad Necip Fazıl’ın Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na ithaf ettiği noktamalardan: Yaran kabuk tutmasın her an deş tazelensin! / Sen ağla gafil gülsün, nadan yelpazelensin! 1977...

Hayatın değişkenliği ve yeniliğini kaldırıp yerine tekdüzeliği ve tekrarı koyduğumuzda ortaya çıkan şeyin gülünçlük olduğunu söylüyor Mustafa Şekip Tunç; işte bu gözlerle etrafımıza baktığımızda birçok insan tipinin esasında sahtelikle örülmüş ciddi gibi gözüken pozlar arkasında gülünç olduğunu görürüz. Bunun sebebi ruhîliğin değil aklın temele alınarak hayatın kaidelerine, akışına dâhil olunmasıdır; oysa akıl hayatın-zamanın değişkenliğini tam mânâsıyla bütün olarak kuşatamaz. Nitekim Büyük Doğu-İbda Külliyatı’nda sıkça geçen şu hikmeti alakasına binâen hatırlatalım: “Akıl bağdır, işi tahdit ile tek bir esasa bağlar. Halbuki hakikat kendi nefsinde böyle bir tahdit ve inhisârı kabul etmez…” Tabiî ki burada kastedilenin selîm akıl olmadığı anlaşılmalı; çünkü akıl ruha bağlı bir keyfiyet olması bakımından ruhî tavır ortaya koyarak zamanı kuşatma davası güdebilir. Biz ruhçuyuz fakat aklı büsbütün inkar etmiyor, onun ruhçuluk davasındaki yerini tayin ederek nerede devreye girmesi gerektiğini tespit ve tayin ediyor ve o yerlere nisbetle kullanıyoruz; yani, onun yaratılış gayesi bakımından sınırlarını biliyor ve o sınırlar dâhilinde işletiyoruz. Herhangi bir şeyden en iyi tasarruf ondan tabiatı miktarınca faydalanmak değildir de nedir ki? Nitekim sadeleştirdiğimiz bu eserin kendinin nisbet ettiği Gülme isimli eserin müellifi Bergson geçen yüzyılda aklı akılla mat edip sınırlarını çizmiş ve seziş felsefesini inşâ etmişti...

Tekdüze fikir, insan, şehir; kısaca hayatın kapsadığı ve onun değişkenliği, yeniliğine mukâbil her alanda geride kalan ve yeniliği idrak edemeyip küçümseyen her şey gülünçlüğe namzettir! Baştan başa bir plan dahilinde hazırlanan ve yer altı ulaşım sahaları, nüfus artışı hesaba katılarak yapılan geniş yolları, diğer alt yapı unsurları, yeşil alan ve oyun bahçeleri, acil merkezî yapılanmaları ve binalarının etrafı tarumar edercesine göğe doğru küstahlaşmadığı bir şehir düşünelim. İşte, şimdi etrafımıza baktığımızda gördüğümüz o kırık dökük kaldırımlar, hiç de paraya tekâbül etmeyen bir mesele olarak binalarımızdaki sefalet görüntüsü, kaldırımı değil kafasında kaldırım fikri olmayan insanlarıyla beraber trafikten bunalmış milyonlarıyla şu şehir bir tekdüzelik alâmeti olarak trajik bakımdan gülünçtür...

İnsan olmanın fiziki şartları içinde neyi nasıl ve niçin yaptığının izahını ömrü boyunca değil başkasına kendisine bile edememiş olmak bir yana, hayatta çözmediği mesele yok pozlarıyla etrafına caka satan şu ahmağa bakın; 90’lı yıllarda içine girdiği psikozu atamamış ve o yanlış girdiği psikozu da marifetmiş gibi bugün kör nefsini pazarlamaya çalışan şu şahıs bir tekdüzelik ve tekrar abidesi olarak ne kadar da gülünçtür... Seziş felsefesi ortaya atılalı neredeyse yüzyılı geçtiği hâlde bugün Batı’dan fikir damıtma pozlarıyla intihâl ettikleriyle akılcılık satan, bir de, kendisi Müslüman(!) olduğu yahut Müslüman memleketinde yaşadığı hâlde bedahet davasının B’sinden habersiz, kendi nefsini pohpohlamak ve koltuğunu sağlama almaktan başka bir hayat çabası olmayan, ne yeni bir fikir getirebilmiş ne de kendisinden evvel gelen fikirleri tahkim edebilmiş şu arsız fikir adamı müsveddesinin tekdüzeliği gülünçtür!

Dünyadaki bütün fikir akımları bilerek-bilmeyerek Bütün Fikrin Gerekliliği davasına doğru bağlanırken teoride ve pratikte çürüdüğü halde sırf kuru bir inat ve boş bir gurur yüzünden tekdüze fikirlerin tekrarı da gülünçtür...

Bu esnada iki iktibas paylaşmak istiyorum. Birincisi Üstad Necip Fazıl’ın tekdüzelik ve tekrarın müşahhaslaştığı yobaz tipini anlattığı bir paragraf, diğeri ise aynı bahse bitişik olarak Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız isimli eserinden Donma ve Alışkanlık bahsi:

Necip Fazıl:

“Sakın yobazı, bir davaya, onun en mahrem çilelerini çektikten sonra kıl ve nokta feda etmeksizin emirlere sımsıkı bağlanan ulvi adam sanmayınız! Yobaz, her sahada, asla anlayamadığı ve iç yüzünü göremediği tecelliler karşısında papağan gibi hep aynı aksülamelleri gösterip Nuh diyen, fakat Peygamber demeyen; ve insanda en büyük İlahi nimet, ruh ve fikri, bekçi sopası, tulumbacı narası ve yurya çığlığıyla boğmaya kalkışan, böylece inanışları kör ve havasız nefsaniyetine indiren insan kılıklı insan tersidir.

Yobaz, sadece Allah’ı bulmak için düşünmeye, ürpermeye ve kıvranmaya memur insanoğlunun en büyük düşmanıdır; ve en sefil hayvanlar arasında bile bir eşi bulunmaz esatiri hayvandır.”

Salih Mirzabeyoğlu:

“Donma ve alışkanlık, yeri ve değeri bilindiği takdirde makbul, diyalektik ve ahlâkımızı heceleyememiş paysızların tavır ve düşünüşü olarak menfilik belirten bir dava.

Şuurun kaynağı meselesinde ele alacağımız üzere, şuur her ân maksatlıdır; zihnî vakıa ise hakiki bir tecrit… Ruh, devamlılığın ve yeniliğin temsilcisi; akıl ise, donmanın… Ancak, keyfiyetin kemmiyet ve muhtevanın şekil zarureti gibi, akıl ruha bağlı bir zaruret; ne akılla olur, ne akılsız.

Halbuki eşya ve hadiseler karşısında herşeyi akla nisbet eden ve aklı ölçü alanından, herşeye karşı ilgisiz kalıp aklı büsbütün yok farzedenine kadar- ki aklı yok farzeden de akıl- ikisi de, meçhule hürmetten yoksun ve “sır idrakı”nın nasipsizi olarak yobazdırlar. Yobazlık öyle bir şey ki, donup kalınanın dışına çıkmaya çalışmada bile, düşünme ve tavrın mânâlandırılmasında kendini ele veriyor; yanlışlıkların, yobazlığa karşı oluş niyetinde bile kendisinden geçit bulduğu usul hatası…

Yanlış usul!..

Gayret edasında hamlık ve çiğlik sergileyeninden, büsbütün hareketsizine kadar, çeşitli dereceler içinde...”

İnsanın içinde iki bağımsız idrak meselesi var ve biri akıl diğeri ruh. Yediğimiz yemeklerde bile bir kıvam ararken bu hayat memat meselesinde niçin kıvam sırrı olmasın ki?)

Mekan açısından görülen hayat ise belli parçalardan terkip edilmiş ve hiçbiri başka bir parçaya ait olmayan kapalı ve kendine ait yasaları olan bir düzenden ibarettir. Bir fertte başka bir hayatın kısmen veya bütün olarak sezilmesi her akıcı şeyi çeken bir süngeri hatırlatır. Halbuki hayat tabiî halinde ne tekrar, ne sonraya bırakma, ne de bir başka kalıba girmeyi kabul eder. Yani hayat, tekrar, sonraya bırakma ve kalıp nedir bilmeyen ve her dâim bâkir ve yeni tecellilerle zuhur ve inkişaf eden bir gerçeklik, realitedir.  (Bu cümlenin sonunda geçen “gerçeklik, realitedir” kelimeleri, esasında eserin aslındaki şe’niyet kelimesini karşılasa da bütün kuvvetini tam manasıyla kavramıyor. Açıcı olmak bakımından şe’niyet kelimesini İbda Külliyatı’nda yeri geldikçe geçen bir terkip içinde hatırlatalım: “Allah her an bir şe’ndedir!” Ve bu terkibi kısaca da olsa Baran Dergisi’nde her hafta tefrika edilen ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından kaleme alınan Ölüm Odası B/Yedi’nin ZAMAN (OLMAK İÇİN OLANA) başlığıyla derginin 506. sayısında yayımlanan bölümünden verelim:

İspanyolca, CONTEMPORANEO-Zamandaş. Hadisevi birlik. “Allah her an bir şe’ndedir”. (Bütün Kul kemâlleri, müntehasında Allah’ın Dehri’nin zımnına döner): 5761= 1765: FURKAN SURESİ’nin 53. âyeti – “Meâli: O Allah’tır ki iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmalarını engelleyici bir mania, bir engel koymuştur”. (Ezel, öncesi olmayan zaman; ebed, sonsuz zaman… Ezel ve ebed, İnsan’da birleşti… Ezel, Allah’ın “Evvel-Başlangıcı olmayan” ismi değildir; Ebed de, Allah’ın “Ahir-Sonu olmayan” ismi değildir… İlgi?.. Allah, İnsan’ın bâtınını kendi bilinmez Zatî sıfatlarından Sureti üzere yarattı… Kudsî Hadîs: “Ben İnsan’ın en büyük sırrıyım, İnsan da benim en büyük sırrım.”

Ve Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız isimli eserinin Allah-Alem-İnsan bahsine dâir Aylık Dergisi’nde  daha evvel yayımlanmış bir yazımızdan kısa bir paragraf:

Bir önceki noktalamada “âlemin Allah’ın gölgesi olduğunu fakat tecellisi olmadığı”nı aktarmıştık. Bu bahiste ise âlemin her an yeni bir tecelli ile var olması izah edilir. "Tecellinin bir anlık bile olsa kesilmesiyle âlemin varlığının kalmayacağı, tecellide tekrarlanma olmayacağı, her tecellinin eski varlığı giderirken yeni bir varlık meydana getiriyor" oluşu izah edilir. Zaman ile kayıtlı olan insanın aklı ile kestiremeyeceği bir husus da “tecelli bahsi”dir. “Âlemin her an yeni bir tecelli ile var olması” bahsi bize “Allah her an bir şe’ndedir”i hatırlatıyor. Zamanın bir varlık, bir yokluk temposunda işlemesi mevzuu bize tecelli bahsine dâir bir kıyas unsuru veriyor. Fakat böyledir ve budur demiyoruz. Daha anlaşılır olması bakımından “tecelli”nin sözlükteki karşılığını buraya not düşmek istiyoruz: “belirme, görünme, ortaya çıkma, zuhur etme…” burada Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in tecelliye dâir “Rapor 4-6”da geçen şu sözleri iktibas ediyoruz: “Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı. Daima böyledir. İlâhî tecelliler hep böyle tepeden inme gelir. Allah’ın tecellileri, yapmacıksız ve zorlamasız, boynunuz bükük, köşenizde otururken görünüverir.” Elbette bu bahis Allah’ın tecellilerinin nasıl olduğuna dâirdir. “Tecelli”nin kendisine dâir değildir. Ancak biz burada “tecelli”ye dâir kafamızda bir şeylerin belirmesi için not düştük.)

Bu düsturu hayatî şeylerin bütün görünüşlerine mesela insana, üsluba, edebiyata, tarih ve terbiyeye tatbik edebiliriz. “Tarih bir tekrardır” diyenler hayatın yeni felsefesinden çok uzak kalmış, daha doğrusu tarihini çok sathından görmüş kimselerdir. Hayatın ortak ve umûmi şekilleri tekrar etmekle tarih tekerrür etmiş sayılmaz. Mukayese ve benzerlerinin mahsulü olan tecrit yani akıl melekesidir ki tarihi tekrarla izah etmek ister. Çünkü akıl umûmî hükümler verebilmek için iki şey veya iki vakıa arasındaki hususiyet fırkalarını terk ederek ancak umûmî ve mücerret benzerlerine istinat etmeye mecburdur.

(İbda Külliyat’nda sıkça geçen ve daha evvel düştüğümüz şerhler içindeki şu hikmeti tekrar hatırlatalım: “Akıl bağdır, işi tahdit ile tek bir esasa bağlar. Halbuki hakikat kendi nefsinde böyle bir tahdit ve inhisârı kabul etmez…”)

Halbuki hayat, mücerrette değil müşahhastadır. Tarih vakalarını ayrı ayrı ve bütün hususiyetleriyle teşhis edemeyenler sığ akıl kanununun tesiri altında kalarak çabucak tekrar hükümleri vermekle işin içinden çıkmak istemişlerdir. Halbuki tarih, mukayese meydanı değildir ki sadece iddialarla izah edilebilsin! Tarihin mevzuu her an değişen ve yeni yeni suretlere sahip olan bir hayattır. Bundan dolayı hakiki bir tarihin her sahifesi birçok tarafıyla tamamen bakir bir hayatın yansımasıdır. “Hayat bir komedidir” hikmeti, bu mevzudaki söz sahiplerinin hayata bakarak değil akla dayanarak tarihi bir tekrar gibi görmelerinden doğmuş bir anlayıştır. Gerçekten de hayat tekrar eder gibi göründükçe elbette komediyi andırır.

Hayata tekrar, sonraya bırakma ve bir kalıba girme gibi bakıldığında ne olduğuna dâir birkaç misal getirelim: Çoktan görmediğimiz bir arkadaşa rast gelince gayet tabi bir memnuniyet duyarız. Fakat aynı arkadaşa, aynı günde birkaç defa rast gelirsek her iki taraf da gülmeye başlar.

Bir yankesici düşününüz ki, mahkemede hakime ahlak dersi veriyor; kadınlar kocalarını dövüyor, uşaklar efendilerini azarlıyor!.. Koca bir adam çocuk gibi olmak istiyor! İşte bir hayat ki tamamen tersine dönmüş!..

İstediği zaman bir ördek gibi karnından öten birisine tesadüf edince gülüyoruz. Çünkü bir hayat diğerinin kalıbına girmiş gibi.

 

Aylık Dergisi 156. Sayı

 
Etiketler: Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz?, gülme, bergson, mustafa şekip tunç,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı