Yazı Detayı
31 Temmuz 2017 - Pazartesi 23:49
 
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
Fatih Turplu
 
 

...Çünkü hatibin kendisindeki hareket kâbiliyeti absürd bir vaziyeti ortaya çıkarttı. Hele bu devamlı tekrar eden hareketler bizce bilinen bir hatipten taklit edilerek ödünç alınmış olursa büsbütün gülünç...

Başkasında gülmediğimiz hâl ve hareketin meddah tarafından taklit edilince gülünç olması işte bu sebebdendir.

İnsanlar içinde bulundukları hâl ve devirlere uygun hareketleri sadakatle açıklasalar asla gülünç olmazlar. Çünkü her an değişken olan ruh hayatının tekrarlanmasına imkân olmadığından bu hayata tercüman olacak hâllerin dahî ruh hayatı gibi bir çeşitlendirmede daimâ arz edeceği aşikârdır. Ruhî hayatın tercümanı olmayan hareketler hem taklide maruz, hem de gülünç olmağa namzettirler. Bana kalırsa “olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!” düsturu gülünç olmamak için ne güzel bir nasihat. Bir adamı taklit etmek mi istiyorsunuz? Ruhunda makine gibi yaşadığı hâlleri bulmağa çalışınız. Bütün meddahların sanat sırrı işte buradadır.

Emin olmalı ki hakkiyle, tamamıyla canlı bir hayat asla tekerrür etmez. Birbirine aynen benzeyen ikizleri gördüğümüz zaman gülmemiz bize tabiatın otomatlığa inkılâb etmiş bir hâlini hatırlatmasındandır. Farz edelim ki sahne açılınca aynı boyda yirmi kişinin aynı maske, aynı kıyafet ve aynı raks ile oynadıklarını görüversek, elimizde olmadan kasıklarımız çatlar. Nihayetinde hayat çeşitlendirme ve değişkenlikten çıkıp alışkanlık istikametine meyledince “gülme” hakiki bir sebeb oluyor.

Komikliğin Dalgalanma Kuvveti

Komikliğin bir dalgalanma kuvveti vardır. İçtimâî hayatın gerekliliği olan iş bölümü insanları tabiî hâllerinden çıkararak bir takım itibarî, sun’î ve sahte mekanikliğe sokmuştur. Düşünmeli ki, menfaat yahut zorunlu kurallarla dâhil olduğumuz içtimâî hayat olmasaydı torba gibi şalvarlar, soba borusu gibi pantolonlar giyerek maskaralaşmağa lüzum kalır mıydı?

Her millet ve mesleğin içtimâî hayatta geçirdiği kılık ve kıyafet numunelerini görüp de gülmemek mümkün mü? Vücudumuzun iskeletine intibak eden uzuvlarımızla, bunların üzerine zerre pot verilmeden gerilmiş derimizden daha mükemmel ve tabiî bir kostüm var mıdır?

Fakat dedim ya, menfaat endişesiyle teşekkül eden cemiyet, fertlerini günlük işler ve sun’î bir zihniyetle öyle büyülemiş ki, bu zavallılar da meslek icâbıdır diye katlanmadık kılık, girmedik kıyafet bırakmamışlar!..

Bilmem hatırlar mısınız, içtimâi bir alâmeti farikaları olsun diye kıymetli yavrularımıza taktırdığımız ilk serpuşlar ne komik şeylerdi? Hatta bazı elbiseler bile esasen komik olduğu halde alışkanlık dolayısıyla farkına varılmıyor. Yalnız yeni bir moda çıkınca da bu hâllerin bir tarafına gülmekten kurtulamıyoruz. Çünkü her ne kadar itina edilse de, elbise denilen geometrik olarak çizilmiş kisve vücudumuzun en nazik hudutlarına intibâk edebilecek bir istidadı hâiz değildir.

Bir vakit moda olan kostümlerle kırmızı fesler şimdi niye giyilemiyor? Çünkü düz çizgiden meydana gelen gölgesi onu giyenlerin komikliğini meydana çıkarıyor. Gülünç olmaktan çok korkan kadınlığın eski modaya karşı nefretini asıl bu nüktede aramalıdır. Yani, moda denilen şeyde gülmeyi doğuran şekildeki çabukluk yahut tezat olmayıp esasen elbisenin hayatın içine çuvallanmış hareket kâbiliyetinde mevcut olan komikliğin itiyadımızı kırarak kuvveden fiile çıkmasıdır.

Bir anda görülen bir siyâhîye gülmek bile aynı sebeptendir. Hakikaten, kuzgûnî renk esasen tabiî ise de, bize yaptığı tesir ya bir maske yahut kömürlükte bulanmış sun’î bir surat tesiridir.

Hayâl kuvvetine nazaran bir zenci, tebdili kıyafet gezen bir beyazdır. Akıl ve mantığın perdesini kaldırıp arkasındaki hayâller mahşerine bakacak olursak, bunların dahî kendilerine mahsus bir takım kuvvet ve itiyâda tâbî olduklarını görürüz. Bu mantığa nazaran tebdili kıyafet gezene hayâlini yoğunlaştıracak her adam komiktir. Akıl ve mantık için komik olan o esnada tebdili kıyafet etmiş olmaktır.

Tebdili kıyafet yalnız insanlarda değil cemiyet ve hatta tabiatta bile komik olmaya mahkûmdurlar. Mesela, evvelce kendilerini tanıdığımız aktörlerin sahnedeki kıyafetlerini görünce ilk davranışımız gülmektir. Kezâ, sakal bırakanlarla bıyıklarını kesenler ilk görülüşte gülünç olmuyorlar mı? Kuyrukları dibine kadar kesilmiş araba atları hayâl mantığının gülücüklerini gıcıklamadan bir türlü seyredilemiyor.

Bir vakitler İstanbul’un göze ilişen her tarafını bırakmadıktan başka büyük dere yollarındaki ağaç gövdelerine kadar sırnaşan Rehber-i İttihadı Osmaniye ilanları sokakları adeta tebdil etmiş gibiydi. Denebilir ki ilânlar, şehirleri (tebdil) yaşatan maskaralardır. İçtimâi hayatın zaruretleri kendimizden başka şehirleri ve hatta İsviçre’de olduğu gibi ormanları bile ilanlarla maskara ettiriyor da aşinâlık dolayısıyla farkında olmuyoruz. Tabiî hâli, hayatın çeşitli hâdiselerini takip etmek olan gazete sütunlarında her gün aynı edâ ile “oğlum ne yesin?” ilanlarını görenler canlı bir gazetenin düştüğü bu hâle “taş yesin” diyerek hiddetlenecek yahut güleceklerdir.

Hayatın neşesine sirayet etmiş hareket kâbiliyetleri bizzat cemiyette de vardır. İçinde ve birlikte yaşadığımız cemiyet bize canlı bir mahlûk tesirini yapar. Bu hakikatten şüphe edenler ancak fevkalade aykırı görüş sahipleri olabilir. Tebdili kıyafet etmiş fikrini telkin eden her cemiyet ve hatta her ferd içtimai bir maskaradır.

Sûfîleri görenler belki farkına varmışlardır. Kaç asırdan beri kendilerine has kıyafetinde tabiî yaşamış ve vücutları henüz balta görmemiş bir milletin birdenbire silindir şapka ile iskarpin gibi hendesi şekilleri benimsemek istemesi öyle sırıtkan bir tesir yapıyor ki, bugün sofiye sokaklarında tebessümsüz gezmek dikkatli insanlar için mümkün değildir.

Son zamanlarda hanımlarımızın bir kısmı balo ve tiyatro giyinişlerini İstanbul’un vakarlı bir sadelik ve tabiî bir güzellikle temeyyüz etmiş muhitinde teşhir etmekle erbabı zevke komik bir resmi geçit arz ettiklerinden habersiz görünüyorlar.

Zaten komik olmak şuurlu bir şey olsaydı hiçbir hanım buna cesaret edemezdi. Mütekâmil bir şuur, milli ve asrî bir hafıza ile tamam olmasına nazaran bu nahoş kıyafetleri seçen hanımefendilerin her iki hafızadan da mahrum oldukları anlaşılıyor. Fakat bu acı ihtarla kabahati yalnız kendilerine atfettiğim anlaşılmasın. Asıl kabahat onlara bu şuuru verebilecek komedi muharrirlerimizin yokluğundandır.

Canlı bir cemiyetin sathında yüzen bütün âtıl ve yapma şeyler hayatın derûni yumuşaklığına karşı haykıran cansız yapmacıklar olduğu için gülünç olmak istidadını dâimâ muhafaza eder. Hatta içtimâî hayatın teşrifatı ve merasim tarafları bile kül altında saklanmış komik şeylerdir.

İnsanlar için elbise neyse içtimâi hayatta yaşatılan merasim ve teşrifat aynı şeylerdir. Örf ve âdetlerin bahşettiği fikrî ciddiyet olmasa resmiyet ne kadar gülünçtür. Fakat muhayyile, ruhun bu yaratıcı hamlesi, resmî hayatın ödünç aldığı bu yapma şekillerdeki ciddiyet peçesini kaldırınca altından hemen komik bir manzara çıkıyor. Hikmet tesisi ihmal edilmek ve yalnız yapmacıklığı düşünülmüş olmak şartıyla komik olmayan hiçbir resmiyet yoktur.

Sabit şekillere bürünmüş cemiyet fiilleri olan dağıtılmış mükâfatlarla mahkeme duruşmaları, imtihan heyetlerinin komedi için birer mevzu teşkil etmeleri bu sebeptendir. Nitekim talebe arasında yapılan müsamerelerde imtihan mevzuu daima bir komedidir.

Dikkat edilecek olursa bütün bu komik şeyler ilhâmını hayatın hareket kâbiliyetine bağlanmasından meydana gelmektedirler. İçtimâi hiçbir merasim yoktur ki, sabit muayyen ve mekanik bir takım adap ve teşrifat düsturlarına tâbi olmasın!..

Hayat içindeki bu otomatlığı lakayt bir nazarla seyreden her bir muhayyile gülmemek için çok sabırlı olmalıdır. Hatta aynı kanun ve resmiyetlere tâbi olan bütün meslektaşlar komiktirler. Çünkü hepsinin tâbi oldukları alışkanlıklar, bir takım kayıt ve şartlar onları ister-istemez kendiliğinden bir otomatlığa mahkûm etmiştir. Mesela zabıt varakası tutacağım diye canıyla uğraşan bir memura ahiret sualleri yönelten yahut savcı gelmedi diye bir yaralının tehlikeli vaziyetini değiştirmekten korkan zabıta memurlarını bir düşünmeli!..

Nihayetinde, tabiî kanunlara mukâbil ithâl edilen alışkanlıklar, kaide ve nizamlar hikmet açısından dikkat edilince umumiyetle komiktirler. Çünkü her kaide, her nizam hayata bir alışkanlık sokmaktan ibarettir. Farz edelim ki (Molyer)in komedilerindeki tıpçıların komikliği bu açıdan pek güzel izâh olunabilir. Mesela bunlardan kalbi sağda arayan birine: “Doktor bey, kalp solda, karaciğer sağda değil mi idi?” yolunda vâki olan bir ihtara karşı doktor: “Evet, evet vaktiyle öyle idi. Amma şimdi biz bunların yerini tamamen değiştirdik. Artık büsbütün yeni bir usulde hekimlik ediyoruz” cevabını veriyor!..

İlim ve zekâ ne derse desin hayâl, haberimiz olmadan insanları ruh ve bedenden müteşekkil görüyor ve elinde olmadan ten kafesinde çırpınan hareket ve tesiri bir ruh tasavvur ediyor. Ten kafesinin ruha geçirilmiş bir kalpazanlık olduğunu açıkça htiğimiz zaman derhal komiklik başlıyor. Beden, bir makine inad ve ısrarıyla ruhun hayatiyet ve dâimî hareketini kesintiye uğratınca elde olmadan gülünüyor. Hele bu kesintiler ne kadar değişmez bir hâlde ve ne kadar kalpazanca, yani sahteliğe yakın olursa netice o kadar gülünç oluyor.

Mesela hitabesinin en heyecanlı bir zamanında esnemeye mecbur olmuş bir hatibi düşününüz: Çok şişmanlara gülmemizin sebebi dahî ruh sahibi olan bir insanda bedenin kilolarına dikkat etmemizdendir. Mahcubiyetin bazı hâllerinin gülünç olması, mahcubun, bir türlü idare edemediği vücudundan bezmiş de, köşe bucak bunu def edecek bir yer arayan insan intibâını vermesindendir.

Nitekim tracedya müelliflerinin en çok sakladıkları nokta kahramanlarının maddiyatını htirmemektir.

Bunun sebebi, eserlerini komiklik tehlikesine düşürmemektir. Bir tracedya kahramanında beden kaygısına ait en ufak bir tesirle varlığın hissedilmesi kendisini trajik bir hâlden çıkararak komik bir vaziyete düşürebiliyor. Bu sebeple tracedya kahramanları sahnede ne yiyor, ne içiyor, ne de ısınıyorlar. Hatta mümkün olduğu nisbette oturmazlar bile... Çünkü oturmak, yemek ve içmek bir bedene sahip olunduğunu htirir.

Devrinin meselelerini kavrayan adamlarından olan Napolyon trajediden komediye bir oturmak vak’âsıyla geçildiğine dikkat etmişti.

(Yona) zaferinden sonra Prusya Kraliçesiyle yaptığı mülâkatı anlatırken: “Kraliçe beni bir trajedi kahramanı gibi kabul etti... Adalet! Adalet!.. Hatta böyle böyle, son derece canımı sıkmaya başlayınca rolünü de değiştirtmek için derhal oturmasını rica ettim. Çünkü bir trajedi sahnesini komediye tahvil etmek için bundan daha kestirme bir çare yoktu” diyor...

Bir de, beden gibi hareketli ve katı bir şey, ruh gibi cevher ve canlı bir şeye takaddüm ettirilince hemen komik bir şey oluyor.

Mesela bir memleketi adaletsizlik ve hastalık istila etmişken birisi çıkıp da “yaşasın hâkimler, yaşasın doktorlar!” diye bağırsa kim gülmez? Adalet ve sıhhat gibi ruhlu ve canlı şeylere zerre kadar müessir olmamış cansız kategorisinden bir takım mesleklerin sahibi hâkimlerle doktorlara dua etmek, meslek yahut teşkilat gibi vasıfları adalet ve sıhhat gibi mefhumlara tevafuk ettirmektir.

Vasıta gayeye, şekil esasa takaddüm ederse gülünç bir şeydir... (Bu pek mühim bir tesbittir. Üzerinde ayrı bahis açılsa ve günümüzdeki insan tiplerinin bir çoğunun bu mevzudan ötürü handikap içinde olduğu yolunda mesele edilse birçok husus anlaşılır. Nitekim Büyük Doğu-İBDA Külliyatı’nda bu bahis başka kelimelerle çok defa işlenmiş ve anlatılmıştır... Bizce, namaz kılmak gibi tek tek şahısların mükellef olduğu bir kâideden tutalım, memleket idaresine kadar uzanan bir genişlikte düşülen hatalardan birisi, işte bu kısacık hikmetvârî tesbitin hasrında bulunuyor... F.T)

Çünkü bu zihniyete göre meslek halk için değil, halk meslek için yaratılmıştır! İşte, şekil gayreti, mantığın alışkanlıkla verdiği bir hareketle tatbik edilmesi insanı bir nevi meslek makinesi yapıyor. İnsanlardaki şekilperestlik komikliğini Nasreddin Hoca ne güzel görmüş. Yırtık hırkasıyla gittiği bir ziyarette aş yemeğinin kenarında bırakılan Nasreddin Hoca bir başka gün mükellef kürkünü giyerek gelince mazhar olduğu iltifat üzerine kürkünün eteğini öptükten sonra: “Ye kürküm ye bu iltifat sanadır” diyerek insanlarla ne güzel alay ediyor. Ruh yerine şekle, kıyafete tapan bir mantık karşısında muhayyile nasıl açıklanamasın?

Bir kâide daha: Bize eşya hissini veren her insan gülünçtür. Mâlum ya, Nasreddin Hoca karısına karşı aşırı nazik bir erkek imiş derler. Yine bir gece komşular hocanın evinde gürültü patırtı işitmişler. Bittabi hoca bermutad karısından azar yemiş ve merdivenlerden atılmış! Sabahleyin hocaya rast gelen bitişik komşu: “Hoca efendi gece yine ne oldu?”

- Adam, bizim cübbe merdivenlerden yuvarlandı.

- Fakat Hocaefendi, cübbe bu kadar ses çıkarır mı?

- Canım, sorma ben de içinde idim!

Noktayı izâha hacet yok! Küfelik sarhoşlara gülmemiz bile aynı kâide ile ayrıca izâha ihtiyaç duymaz...

Görülüyor ki, komik hadiseler, bir ağaç gibi cemiyetin sinesinden çıkarak gittikçe büyüyor ve her tarafa dal-budak salıyor. Bu canlı işleyiş, hırsla yaslandıkça en ince nezaket ile rekabet edebilecek bir seviyeye geliyor ve gülmek hâdiseleri ancak bu olgunlukta bediî bir hâl alıyor...

Buraya kadar gördüğümüz komik hâdiselerde henüz büyük ve yüksek bir sanat yoktur. Komedinin bu seviyesine ancak “sanatçık” diyebiliyoruz ki, komiklikler de, tabiat ile asıl sanat arasındaki muvazene bile bu seviyedeki komikliklerdedir. Mesela orta oyunlarıyla Abdurrazzak ve Hasan Efendilerin basit komiklikleri komedi olmayıp, iptidâî bir takım “sanatçık”lardır.

 

Aylık Dergisi 154. Sayı

 
Etiketler: bergson, gülmek, mustafa şekip tunç,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı