Yazı Detayı
28 Mart 2014 - Cuma 15:51
 
Gören Göz
Yahya Yıldırım
 
 

Yükseliyordu… Çatısı uçmuş evinin tavan kısmında süzülerek, dışarıya doğru yükseliyordu. “- Gökyüzüne doğru yükselip uçarken insan, yeryüzünü bir başka görüyormuş buna inan” diyordu. Daha önce baktığı halde bile görmediği şeyleri de fark edebiliyordu. Bu işin nasıl olduğunu o da bilmiyordu… Derken daha da yükseliyordu… Ve, yükselirken aşağıdaki manzarayı seyrediyordu… Şurası evi, burası da mahallesi… Bak şurası da yaşadığı şehirdi… Fakat oda ne öyle?.. Marmara denizine bir haller olmuş, Küçülmüşte küçülmüştü… Bir havuza benzetmişti… Ya diğerleri? Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizi… Onlarda sanki bir göle dönmüştü… Van gölüyse, küçücük bir sodalı su kadar olmuştu. Dereler, nehirler ve ırmakların görüntüsü o kadar cılızlaşmıştı ki; sanki insan vücudundaki kılcal damarlar gibi küçülüp incelmişti… - “zannedersem şu Kızılırmak, şu da Yeşilırmak olsa gerek” diyordu… Nihayetinde o kadar yükselmişti: kıtalar bir park alanındaki yeşil bitkiciklere, Okyanuslarda bu park alanındaki fiskiyeli bir havuza benzetmişti. Sanki, mesafe denen şey vazifesini yitirmişti… Yüksek teknolojinin üstünde hareket eden, kuantum fiziğiyle holografik görüntüler aksettiren, henüz icât edilmemiş bir kamera gibi, görevini harfiyyen yerine getiren gözleri, gezegenimiz olan dünyayı masmavi bir misket kadar ufalmış olarak görüyordu… Sonra nemi oluyordu? Sahilden yükselen ve desibeli yüksek martı çığlıklarıyla beraber, çalar saatinin inatçı sesiyle uyanıyordu. Gayr-i ihtiyarî, miyop olan gözleri için icat edilmiş, siyah çerçeveli gözlüklerini masanın üzerinden alıyordu… Yine gözlerinin önünde mavilik vardı. Fakat bu sefer odasının penceresinden Mavi Marmara’yı seyrediyordu. O ân itibariyle de, Şu satırlar dudaklarından dökülüyordu:

<<Niçin küçülüyor eşya uzakta?

    Gözsüz görüyorum rüyâda nasıl?

    Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

    Sonum varmış, onu öğrensem asıl? >>

Arkadaşının anlattıklarını heyecanla dinleyen sabri birşeyler söylemek istedi… Ve bu sohbet vesilesiyle başladı.

            •           “İlginç bir rüyâyı, gerçek şiirle bitirdin dostum… Rüyâları yazan bir sihirbaz gibi, şairin şiirlerindeki seçtiği kelimelerde de çok farklı bir ses ve âhenk var. Herkes bunu kabul eder… Farklı bir âleme yolculuk var gibi… Sen ne dersin Basri?

            •           “Ben değil de, ‘çile’nin sahibi söylesin… <<Şair odur ki, renk, çizgi, ses, âhenk, hacim, pırıltı, ışık, buud, hareket, eda, mânâ, her tecelliyi şiir, şiiri de Allah için bilir…>>

            •           “Ne güzel tarif, ne güzel bir yol… Ama bir o kadar da zor!.. Senin de söylediği gibi, “çile” de bir yolculuk var gibi… Sanki kimsenin gitmediği, görmediği yerlere gidip gördüklerini resmediyor. Bazen bilinen mânâda bir yolculuk, bazen bir rüyâ gibi yolculuk, bazen de kaskatı bir vâkıa sanki… Fikrinden tüten mânâ ile gördüğü şeyleri yaşıyor… Yaşadığı şeyleri de yazıyor değil mi?”

            •           Evet… Aslolan da yaşamaka zaten… “Rüyâlar gerçeğe dönüştürmek için doğan”, “Mütefekkir”in , “Fikri yaşam, yaşamı da fikir bilen “mütefekkir”in, “Yaşamayı deneme” isimli eserdeki gibi… Zirâ; aralarında, başka kimse de olmayan bir ayniyet var!.. Bunu herkes kabul etmek zorunda… İşte bu benzerlikten dolayı, “Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüya da nasıl”ı ve “çile”yi ancak o izah edebilir.

            •           “İmkânsız gibi görünen bazı şeyler, ihtimaller âleminde mümkün olur. Biraz önce senin de anlatmış olduğu rüyâ gibi – Rüyâlarda her şey mümkün… Ve hiçbir rüyada boş değil”

            •           “Ama nereye baktığın mı önemli yoksa nereye, nasıl baktığın mı? Tabii ki, nereye nasıl baktığın ve ne gördüğün önemli… Bakar körlerden hiç bahsetmiyorum… Sonuçta, “gören göz” olmadıktan sonra… Milyarlarca bakış neye yarar değil mi? Zirâ; “Hakikat bir’dir ve Azizdir!” Yine bir misâl… Fakat bu sefer rüyâ değil… Kıpkızıl bir gerçek… Bak şuradalar!.. Nasıl da kırmızı kırmızı bakıyorlar!.. Nasıl da insâniyeti, mahremiyeti hiçe sayıyorlar… Sende gördün mü?

            •           “Evet evet… Gözleri kör olasıcaları bende gördüm… Onları görmeyen mi? Binaların üzerinde, dükkânların içinde, evlerin önünde… Sokakta, yolda, mahallede, bankada, okulda, fabrikada, karakolda, kışlada, cezaevinde… İnsanın olduğu her yerdeler…

            •           “İnsan mamülü bu metal kırmızı gözler, hem saygısızca insanları gözetliyorlar. Hem de insana değil de makineye güveniyorlar.”

            •           “Güven ve itimadın kalmadığı şu yaşadığımız zamanda, onların işi de bu zaten… Kendi insanını düşman görenlerin hiç mi faydası yok? Tabi ki var… Ama; insan üreten makine, makine üreten insan ve makine üreten makine de var… Nerede insan? … İnsanları insafsızca gözetleyen bu gözleri kontrol edenler, zihinleri ve idrakleri de esir almaya çalışıyorlar. Ve alıyorlar fakat , her şeyin kontrolünün kendilerinde olduğunu zannediyorlar…

            •           “Ama unuttukları bir şey var. İnsanın yada inanmasınlar, bu metal gözleri kontrol edenlerde gözleniyor… Hem de, doğumundan ölümüne kadar, bir sâlisesi bile kaçırılmadan, yaptıkları, yapmadıkları, yapmayı düşündükleri, hatta yapacaklarına kadar istisnâsız ve kesintisiz kayıt altına alıyorlar.

            •           “Bu bir teknik mi? Yoksa ilim mi? Bu bir kontrol mü? Yoksa kalabalıkları hizaya getirmek mi?” zihinlerle beraber, kalıplarında esir alınması mı?”

            •           “İnancın gözü, en güçlü gözdür!” İnsan ister inansın, ister inanmasın, “mutlak bir”in “mutlak nizâmı var!.. Her dâima “kün!” emriyle çalışan, ilahi adalet’in keskin gözleriyle işleyen sistemlerin sistemi – Kainatta olacak, olan ve olmaya devam eden her şeyi kaydederler – Dostum, sana bir şey söyleyeyim mi? Şu ânı bile kaydediyorlar… Gören görüyor!

            •           “Kalpler de İmân yoksa baştaki göz neye yarar değil mi?

            •           Ama, o hain kırmızı gözler, bir gün kör olabilir…

            •           Diğerleri asla!

            •           Peki bunların derdi nedir? Her şeyi kontrol altına alıp mankurt yapmak isteyen, her sokak başını tutmuş, insanlara musallat olmuş, dumansız ateş cinsinden elektrikle çalışan bu hâin gözlerin amacı ne?

            •           İnsan… Sahici insan… Ve insanî hakikat olsa gerek! Yalancılığın, yapaycılığın ve gibi’liğin sınırı yok. Bunlar, insanlık için tehlike arz ediyorlar. İnsanlığı yok etmek istiyorlar – Fakat bilmiyorlar ki; bu savaşın galibi belli… “Hem bu dünya, hemde ötesinde…”

            •           Bunların anlamadıkları şeylerden birisi de bu… Bir işi yapmak için anlamak, anlamak için görmek, görmek için de bakmak lâzım değil mi? Görmeye niyeti olmayınca da…

            •           Aslında niyeti ve tercihi başa almak lâzım değil mi? – Fakat, bakıştan bakışa da fark var… Neyin ve hangi niyetin sahibiysen, o sana hizmet eder – Silah gibi, para gibi, bu metal kırmızı gözlerde kimin elindeyse ona hizmet eder… “Hakikat ’in bir ve aziz” olması gibi, hakikat düşmanları da birdir fakat zelildir. Tercihlere göre ve niyetlere göre insandan insana da fark var.

            •           Burunlarının ucundaki hakikatleri dahî göremeyenlerin aksine, İstikbâli bile görünür hâle getirip “kalbi olan kazanacaktır!” diyenler hiçbir olur mu? Şu ân; hain metal gözlerin sahibi olanlar güçlü görünseler bile hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Zirâ; zafer basiret sahiplerinindir!..

            •           O zaman ne lâzım?

            •           “Gören göz” lâzım… Her meseleyi kuşatan “anlayış” lâzım…

            •           Peki, bu anlayış nerede?

            •           Hakikatin ve hakiki insanın olduğu her yerde! Nasıl ki; “bir şeyin görünebilmesi için göz, gören ve görünen” lâzımsa… “Gören göz” içinde hakikat anlayışı lâzım!.. Zirâ; ışık yoksa, neyi – nasıl göreceğiz değil mi?

            •           Basri, sabri ile sohbetinden sonra gayr-i ihtiyarî elini masaya doğru götürdü. Orada bir kitap vardı. Kitabın kapağındaki resim ufka doğru bir yol, tünel gibi uzuyordu. Yolun sonunda nokta gibi bir insan silueti vardı. Ve karanlığı yırtarcasına yürüyordu. Yolun etrafında karşılıklı dizilmiş sıra sıra ağaçların rengi kapkaraydı.  Ufuktaki güneş bu nokta gibi görünen insanla beraber her şeyi aydınlatıyordu. Kitabın arka kapağındaysa;

               <<Niçin küçülüyor eşya uzakta?

                   Gözsüz görüyorum rüyâda nasıl?

                   Zamanım raksı ne bir yuvarlkta?

                   Sonum varmış, onu öğrensem asıl? >>

Şiiri yazılıydı… bu dörtlüğün altında da, kırmızı renk kullanılarak yazılmış şu satırlar vardı. “Gören bir göz” ya da, görebilen bir göz varsa… Hele bir aynalar tozlu değilse… Sen seyret manzarayı… Neler gösterirler neler! – Neler gösterirler neler!

 Aylık Dergisi 114. Sayı, Mart 2014

 
Etiketler: Gören, Göz
Yorumlar
Haber Yazılımı