Yazı Detayı
03 Haziran 2017 - Cumartesi 00:06
 
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
Mevlüt Koç
 
 

Batı Medeniyeti’nin insanlık için en ideal, tüm insanlığa teşmil edilebilir âlemşümul bir medeniyet olduğu yönündeki yaygın fikir, kendi kaynaklarından doğduğu, dolayısıyla da özgün olduğu hususundaki yanlış kanaat, beşiğinin Antik Yunan olduğu efsanesi, âri model gibi Batı’nın ileri sürdüğü pek çok iddia, aslında 19. Yüzyılda geliştirilmiş, sipariş üzerine üretilmiş spekülatif modellerdir. Tüm bu iddialar, akademinin süzgecinden geçmiş “organize bilgi”nin, modern zamanlardaki yazılış ve yorumlanış biçimlerinden ibarettir. Dolayısıyla Fernand Braudel; “Batı önce tarihçileri buldu, onlara tarih yazdırdı” derken yüzde yüz haklıdır. Ancak bu, eksik bir tesbittir. Zira Batı öncelikle sadece tarihçileri bulmadı; tarihçilerle birlikte antropologları, bilim adamlarını, sanatçıları da buldu… Bunlara da bulunmasını istediklerini buldurdu. Yönlendirilmiş araştırmalar, hep “Batı yakasının hikâyesi”ni anlattı. Farklı kültürlerden devşirilenler, Batı’nın öz malıymış gibi pazarlandı. Dolayısıyla, yabancı kültürlerden devşirdiklerini çıkardığınız zaman, Batı kültürü hayret edilecek kadar naif ve tutarsızdır.

Tüm bu zafiyetine ve tutarsızlığına rağmen Batı kültürünün insanı, her zaman dünyayı kendi tapulu arazisi, Avrupa dışındaki halkları da, anasından doğar doğmaz kendisine tahsis edilmiş şahsî kölesi gibi gördü. Hep insanlıktan, insan haklarından, demokrasiden söz etti; ama insanlığı da bulduğu yerde yok etti. Hiçbir ahlâkî davranış normu olmayan bu vahşi hayvan sürüsüne karşı ilk ciddi, şuurlu, sistemli karşı duruş, Osmanlı’dır. Osmanlı; müslim-gayrimüslim ayrımı gözetmeksizin, Doğulu halkları, Batı’nın kendi imge ve kalıbına göre yoğurup şekillendirmesine yüzyıllar boyu izin vermeyerek, bu insanlar için büyük bir umut olurken; Batı için de büyük bir endişe ve korku kaynağı oldu. Bu sebeple Batı entelijansiyası Osmanlı’yı asla affetmedi; tarihteki gerçek yerini örtbas etmek, devlet biçimi olarak billurlaşmasından başlayarak, tüm imparatorluk geçmişini küçük göstermek, bunları bilim kılıfına sokup insanlığa yutturmak için her türlü edepsizliğe başvurdu. Osmanlı’yı Rumeli’de fethettiği topraklardan söküp atmak, iktisadî, siyasî ve askerî olarak zayıflatmak, Batı’nın yüzyıllar boyu başlıca politikası oldu. Tanzimat ve Cumhuriyet’in, aklî ve ahlâkî pejmürdeliğini sergilemekte mahir madrabaz aydını da, hiç utanmadan bu namussuzluğa soyundu. Ne yazık ki, efendi olma hevesiyle efendilerinin ideolojisini devralan bu insanların elinde; tarihine, dinine, değerlerine en azılı düşmanlarımızdan çok daha kudurganca düşman edilmiş milyonlarca insan yetişti. Dolayısıyla hesap sorulması, affedilmemesi ve bir an önce tasfiye edilmesi gereken insan modeli ve zihniyet, gönüllü köleliğe soyunmuş bu insan tipi ve onların zihniyetidir.

Esasında Doğu-Batı kapışması bugünün meselesi olmaktan öte, kökleri Eski Çağlar’a kadar giden netameli bir meseledir. Bu kapışmanın kökeninde de insan unsuru vardır. Zira Doğu ve Batı’nın ‘insan’ı, insanî hasletler itibariyle, zihniyet, ruh ve kültür olarak birbirinden oldukça farklıdır. Doğu’nun insanı mânen soylu, iç âlemimizdeki düzenin tamlığı-tamamlığı nisbetinde kâinatta değişikliğe ihtiyaç duymayan, başkası olmadan başkası için olmaktan büyük bir zevk duyan bir ruh ve disipline sahipken; Batı insanını şekillendiren ruh ve kültür materyalist, bireyci, hazcı, yasacı ve şeklîdir. Dolayısıyla Batı insanı şeyleri, içinde yaşayarak değil, onları kesip biçerek, ölü kabukları itibariyle tanır. Doğu’nun insanını harekete geçiren temel saik, ruhtur. Aklın inanca ağır bastığı Batı kültüründe ise insanı harekete geçiren aslî unsur, maddedir. İnsan kendi ürettikleriyle harekete geçirilir… Maddî şeylerin bataklığında mükemmeliyetini ararken, tüm benliğini ve ruhunu yitirir. Dolayısıyla, emperyalistçe bir keşif ve fetih kültü olan Hıristiyanlığın ve diğer Avrupa merkezci teorilerin ruhun sorduğu sorulara, insanı vicdanından yakalayacak hiçbir cevabı yoktur. Onun için, Tanrı’yı kendi yarattığı âlemden tahliye eden ve kâinatı yeniden yaratmaya soyunan zihniyet, ruhu olan her şeyi ya susturur ya da yok sayar.

Doğu ve Batı arasındaki anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, benzemezlikler, konjonktürel olarak, dönemin nabzına göre şerbet verir biçiminde, Haç-Hilâl, uygarlık-barbarlık, ilericilik-gericilik gibi bir çeşit terakkiperver ilerleyişe dâir kavramlarla perdelenmeye çalışılsa da, tüm bu keyfî tanımlamalarda güdülen esas gaye, Batı vandalizminin, soygunculuğunun, sömürü düzeninin üstünü örtmeye yöneliktir. Böylelikle, Batı dışındaki tüm ülkeler peşinen Üçüncü Dünya Ülkesi, kültürleri de “geri” kabul edilirken, Batı emperyalizmi ve sömürgeciliği haklı kılınmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), namaza başlarken; “Ya Rabbî, Doğu ve Batı’yı birbirinden uzaklaştırdığın gibi hatalarımı benden uzaklaştır” diye dua ederdi. Meseleye bu açıdan bakarsak, Doğu ve Batı sadece mesafe olarak birbirinden uzak iki coğrafya değil, özellikle uzaklaştırılmış iki ayrı insan tipini temsil eden iki ayrı kültürdür. Dolayısıyla, sorgulanması gereken asıl mesele, feodalizmden kapitalizme geçiş süreci değil; sadece egoizme, katliama, soysuzlaşmaya ve edepsizliğe yol açan bir “ilerleme”nin niye dünyanın başka bir yerinde değil de, bir tek Avrupa’da gelişme imkânı bulduğu meselesidir. Devlet ve kapitalist güçleri örtüştüren en uygun şartlar, niye başka bir yerde değil de sadece Avrupa’da teşekkül etmiştir? Dolayısıyla, Avrupa kanla yazılmış kendi tarihinden kaçmak isterken, hâlâ Batılı olmaya özenmek, Batı’nın yüzlerce yıldır insanlığa karşı yürüttüğü suça ortak olmayı istemektir ki, hainlik değilse düpedüz ahmaklıktır! Ne yazık ki ülkemizde bu “garbzede” tiplerden mebzul miktarda mevcut! Üstelik öyle az uz falan değil; bunların hepsi çok eğitimli, çok donanımlı… Kendilerini böyle tarif ediyorlar. Ama neyi bilmediklerini de bilmeyen bu “aydın beyler, münevver hanımlar”ın durumu oldukça ironik… Bunlar ya kendilerinde vehmettikleri kadar eğitimli-donanımlı değiller ya da İslâm düşmanlığı gözlerini iyice kör etmiş… Zira tamamı, tüm umudunu, siyaseten, “Pazar ola Hasan Bey”den hallice “zavallı operet figürü”ne bağlamış durumda. Dolayısıyla, insanımız için en büyük nimet, bir an önce, mide bulandırıcı bu maymun sürüsünden kurtulmak olacaktır.

Ancak hiçbir işgalci güç, çöreklendiği yerden kendi rızasıyla çekip gitmez. Hele bizdeki gibi, efendilerinin her sözünü Tanrı’nın kanunu hükmünde gören ezikler sürüsünün bol olduğu bir yerden hiç gitmez. Dolayısıyla efendi ve beyaz beslemeleriyle birlikte bu parazit sürüsünün zorla sökülüp atılması gerekir. Osmanlı sürekli boğuşmak zorunda kaldığı tüm iç ihanetlere ve dış gailelere rağmen, hep yeniden toparlanarak bu çapulculara karşı Doğu’yu yüzyıllar boyu savundu ve tüm ezilen halkların umudu oldu. Görünen o ki, Osmanlı’nın tarihteki bu şerefli görevini, günümüzde Müslüman Anadolu insanı devraldı ve geleceğe taşıma kararlılığında… Tüm engellemelere ve kumpaslara rağmen, 2007 Referandumuyla ilk defa elde ettiği iktidar kullanma hakkını, 15 Temmuz’da sokakta kurduğu iktidarla bir kez daha pekiştirdi. Dava uğruna şehid düşenler, davaya büyük bir güç kazandırdı. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, Müslüman Anadolu insanı bu hakkını nihaî noktasına kadar taşıyacak, “gayesine ermemiş savaş”ı gayesine erdirecektir. 16 Nisan bu sürecin devamıdır. Ve bugünden çok, geleceğe dönük bir hamledir. Tanzimat’tan beri devam edegelen Meşrutiyet-Cumhuriyet çizgisi, bu süreçle birlikte yeni bir safhaya evrilmiştir. Bu safha, Türkiye’nin gerçek düşmanlarına ve onların yerli işbirlikçilerine öldürücü darbeyi vurmanın zemini olacaktır. Ancak hiçbir aracı, belli bir amacı olmadıkça harekete geçmez… Toplum buna hazır! Harekete geçmek için kendisine ruh üfleyecek fikrin nefesini bekliyor… İslâm dünyasının ve Türkiye’nin geleceği bu fikrin önderliğine bağlı.

“Gayb’ı Allah bilir, bir de Allah’ın bildirdikleri.” Makbul olan tavır, bildiren olmadan Gayb’ın bilinemeyeceğini bilmektir. Ancak hadiselere “sır idraki”yle, meçhule hürmet tavrı içinde bakmadığınız zaman, bilinmeyeni de var olmayanla karıştırırsınız. Görünen o ki, tarihin merkezi giderek daha çok Doğu’ya kayıyor… Durumu tüm ayrıntılarıyla açıklayamamak, mantıklı izahlar getirememek gidişatın bu minvâlde olmadığını göstermez! Çünkü sıra dışı hadiseler ancak tahmin edilebilir ya da sezilebilir… Yahut onlarla ancak semboller aracılığıyla temasa geçebiliriz. Dolayısıyla dünya yeniden dizayn edilirken, Türkiye’nin de tarihî misyonuna uygun yeni politikalar geliştirmesi, bu politikalar istikametinde yeni kurallar, yeni davranış alışkanlıkları edinmesi gerekir. Zira iki yüz yıldır yaptığı gibi, kalıp hâlinde ithal edilen, toplumun bünyesine hiç uymayan devşirme modellerle yoluna daha fazla devam edemez… Emperyal gücün kolonyal dişlisi konumundaki insanlarla kendi değerlerini kalıcı kılamaz! Bir an önce hem kurumlarındaki hem de insanımızın ruhundaki ikilemi yok edecek; birleştirici, bütünleştirici bir “Bütün Fikir”de karar kılması gerekir. Zira fikirsiz hiçbir hareket olamayacağı gibi, yetişecekleri yetiştirecek kadro da olmaz. İnsanın değişmediği bir yerde de hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Dolayısıyla enerjimizi verimsiz itiş kakışların yaşandığı, tarafların birbirini yitirdiği tuhaf bir diyalog ortamında tüketmek yerine, bir an önce toplumun genel fikir çerçevesine kendi dünya görüşümüzü yerleştirebilmenin çaresine bakmamız gerekir. Aksi takdirde, hem İslâm dünyası hem Türkiye Haçlı-Siyonist ittifakı tarafından yok edilme tehdidi altında yaşamaya devam edecektir.

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

 
Etiketler: Geleceğe, Dönük, Bir, Hamle, Olarak, 16, Nisan,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
04 Ocak 2017
Aydınlanma(K) Mı – Ateşte Yanmak Mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı’nın Resmî Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı’yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Şubat 2016
Gözden Öz’e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
“Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef“*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı