Yazı Detayı
09 Mart 2017 - Perşembe 21:10
 
Felsefe ve Hikmet Yolculuğunda Kadın
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

Eşya ve hadiselerin teshirine memur kılınan insan, varlığın efendisi olmaya namzet. Mümin yahut kâfir, bulundukları cephe itibariyle, mânâ planından bu emre muhatap. Muhataplığı nisbetince her biri kendi veçhelerinden bu gayeyi doğrulayıcı ve bu gayeye -şuurlu yahut şuursuz- doğru akmakta. Fakat nefsinde küfür yuvalanmışlarda gayeye doğru akış kendileri için dünya saadeti, insanlık için felaket doğurmakta. Büyük Doğu Mimarından öğrendiğimiz veçhile; İslâm; bulduktan sonra aramanın nizamı. Ölçü; yerli yerinde… İş; insanlık gayesinin mânâsını her nefiste parıldatmak. Kadın, erkek, genç, yaşlı bütün herkes buna memur.

Gaye; kadınlıktan evvel, “insan”ı bulmak, ondan mülhem sonsuzluğa varmak… İnsanî hakikati bulmaya ve varoluşunu tamamlamaya memur insan… Kimileri bu gayeyi “Bulduktan sonra arama” ölçüsünce gerçekleştirirken kimileri ise ters istikamette “başıboş” arayış müessesesine duçar olmakta. Aranan bulunmaz belki ama bulunan aranmakta.

Tarihe ait kitap satırlarında kadının ve kadınlığın üzerinde -bilinçli yahut bilinçsiz gerçekleştirilen- bir sis bulutu mevcut... Adeta kadının üzerine bir “yokluk” perdesi çekilmekte. Bu vakıa insanlar ve cemiyetler tarafından birçok veçheden gerçekleştirilmiş olsa da, zuhur eden en bariz iki hâl mevcut. İlki; kadını cemiyetten tecrid ederek, ona en aşağılık mânâları atfedenler tarafından vuku buldu. İkincisi; “kadına özgürlük” sloganı altındaki öldürücü yafta ile manen ve madden cemiyet malı haline getirilen kadın, kölelerin kölesi gibi bir hale duçar oldu.

Çizdiğimiz bu iki hat, tarih sahnesinde bir kesim tarafından kadının nasıl ademe mahkum edildiğinin en genel tablosudur. Bu demek değildir ki, ilimde, fikirde, sanatta söz söyleyen ve çığır açan kadınlar gelmedi.  Her çağ ve kültürün kendi has dinamiklerine nisbeten kadınların dünya tarih sahnesinde göründükleri alanlar farklı farklı. Yazımızda ise dinî, ilmî, edebî, ahlâkî ve diğer birçok alanda nitelikleriyle parıldayan ve şahsiyetiyle sembolleşmiş kadınların yalnız felsefe ve hikmet sahnesindeki görünüşlerini ele almakla yetineceğiz.

Bilgelik Arayışında Batı Kadını

“Yunan aklı, Hristiyan ahlâkı ve Roma nizamı” üzerine kurulu Batı medeniyetinin kadın idraki de bu üç sacayak üzerinde belirmiştir. Batı Medeniyetinin kadın figürü, mitlerden doğmuş ve muharref Hristiyanlığın getirdiği dogmalar ile Batı, kadınını eksik, kusurlu ve günahkâr algısı üzerinde şekillendirmiştir. Eski Yunan’dan Rönesans’a kadarki dönemde Batı, kadınını şu çerçeveye hapsetmiştir: Kadının tek nefes alabildiği yer evidir ve kadın, ne kendi iradesinin sahibidir ne mal varlığının; vazifesi yalnız soyu daimi kılmaktır. Kimi kadınlar eğitime erişebilse de birçoğu ilimden uzak kılınmıştır. Bu halden mülhem denilebilir ki; Antik Çağ’dan Rönesans’a kadar ilim, bilim ve sanat dünyasında kadın perde ardında tutulmuştur.

Bütün bu yargı ve kalıpların arasından öğrenen, öğreten ve tartışan kadınlar da felsefî ve hikemî alanda günyüzüne çıkmıştır. Antik Çağ’ın bilinen ilk kadın filozofu, Pythagoras (Pisagor)ın eşi ve en sıkı takipçisi olan Kritonlu Theano’dur. Miletli Aspasia ve Mantinealı Diotima Antik Yunan’da felsefe ve retorik bilgisi oldukça derin filozoflardan. Aspasia ve Diotima’dan Sokrates’in ders aldığı iddia edilmektedir. Ayrıca; Platon, Şölen’de Sokrates’i Diotima’nın ağzından konuşturmuştur. Antik Çağ’a damgasını vuran ve Rönesans Döneminde kiliseye karşı sembolleştirilen kadın filozof ise İskenderiyeli Hypitia’dır.

Hypitia; Miladî dördüncü asırda yaşamış İskenderiyeli filozof, gökbilimci, matematikçi. Pagandır. Hristiyanlığı benimsemediği için işkence edilip ve yakılarak öldürülmüştür. Neoplatonist felsefe okulunun başını çeken İskenderiyeli Hypitia, matematik ve astronomi ilgili kitaplar yazmıştır. Güneşi, ay ve yıldızları gözlemleyen, ölçümler yapan “astrolob'un” mucidi olarak da bilinir. 

Henüz Orta Çağ’da üniversitelerin kapılarının kadınlara kapalı olduğu zamanda, kadınlar bilim ve sanat alanında ortaya koydukları fikirler yahut eserlerle değil, toplumun ahlâk yargısına nisbeten adlandırılmış ve anılmıştır. Örneğin; Thomas Hobbes’un Leviathan adlı eserini eleştiren Margaret Cavendish, yazdığı Philosophical Letters ile değil de “tuhaflığı ve utanmazlığı” ile hatırlanır. (Atina’daki Demokrasiden Orta Çağ’a Kadının Dünyası ve Kadın Filozoflar adlı makale, Prof. Dr. Rukiye Akkaya)

Simon de Beauvoir; Yirminci yüzyılın Fransız yazar ve kadın filozofu. Henüz gençliğinde Kadın’ın toplumdaki konumunun farkına varmasıyla kendisini Beauvoir yapan süreç başladı. Beauvoir, feminizmin temellerini atan düşünürlerden. Sorbonne Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi alan Simon de Beauvoir, Jean-Paul Sartre ile de burada tanışmıştır. Varoluşçu felsefeyi edebiyatında işlerken aynı zamanda feminist fikirleriyle de yorumlamıştır. 1983 yılında Avrupa kültürüne katkı sağlayanlara verilen “Sonning Ödülünü” alan Beauvoir’in meşhur sözlerinden biri şudur: “Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra uçamıyor diye yakınıyoruz”

Batı kadınının fikrî mücadele serüveninden misaller; on sekizinci yüzyılda Olympe de Gouges, yazdığı “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi” ile dönemin devrim liderlerine karşı çıkmış ve giyotine gönderilmiştir. Mary Wollstonecraft, Fransız devrimine getirdiği eleştiriler yüzünden Fransa’yı terk etmek zorunda kalmış; Flora Tristan, Fransa’da kadın işçilerin haklarını savunmak adına Fransa’yı karış karış gezmiş; Rosa Luxemburg, Marxsizme getirdiği eleştiriler yüzünden Polonya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Yirminci yüzyılda ise Madam Curie ve Hannah Arendt adı anılmaya değer şahsiyetlerden.

Hikmetle Muttasıf Müslüman Kadın

İslam Hikemiyât binasının Saadet asrında örgüleşmesi ile birlikte, kadın, kendine mahsus mânâsıyla aslî mevkiine kavuşmuştur. Müslüman kadınının şahsiyeti, başta Allah Resûlü’nün hanımları ile cismanileşti, sonrasında ise hanım Sahâbîler ve kadın erenler ile… Müslüman kadın tarih boyunca dinî, ilmî, fikrî ve edebî her alanda mevcut ve oldukça büyük bir paya sahib…

Allah Resûlü’nün hanımlarıyla başlayan ilmî faaliyetler, Tabiin asrını takiben sonraki devirlerde de genişleyerek devam etmiştir. Bu tabloda nice kadın şahsiyetler mevcut. Onlardan misaller:

Hz. Aişe’nin hadis ve fıkıh ilmindeki ehliyeti tartışılmaz bir malum. Nefise bint’ül Hasan, hadis ilminde ehil hanımlardan ve İmam-ı Şafii de onun halkalarında bulunanlardan. “Fahr’un-Nisa” lakabıyla anılan eş-Şeyha Şühde, Bağdat mescidinde kalabalık topluluklara ders veren hanım. Meşhur Emevî şairi Ferezdak’ın karısı devrinin en itibarlı edebiyat tenkitçilerinden. Kadı Ebû Cafer er-Tancalî’nin kızı Ümm’ül-Hasan, birçok ilim dalındaki deruni bilgisine rağmen tıbdaki üstünlüğü ile meşhur. Ve daha niceleri…

Buna rağmen onlara dair bahsin az olmasının bir sebebi kadınlığın mahremiyetine hürmet iken bir diğeri ise “Hakikat yerli yerinde, ona bakan göz nerde” hikmetini hatırlatmakta ve şu suali doğurmakta; “İslam kadınlarının neşrettiği ve nakşettiği mânâ yerli yerinde de, ona bakan göz nerde?”

Ümm-ü Süfyan-ı Sevri: Hicri birinci asır Zahidelerinden ve Tabiin devrinin meşhur Allah dostu Süfyan-ı Sevri’nin annesi. Ümmü Süfyan’ın zahidliği ve ilminin derinliği kendisinin aksi halinde Süfyan-ı Sevri’de mündemiç. Ümm-ü Süfyan’dan oğluna nasihat:

 “Oğlum! On cümle yazdığında kendine bir bak, yürüyüşünde, oturuşunda, kalkışında bir değişme var mı? Eğer ilim seni olumlu yönde değiştirmemişse, sana ne faydası ne de zararı dokunan abes bir şey yapmaktasın.” (İlk Dönem Hanım Sufiler, Hanife Çubukçu)

Râbiat’ül-Adeviyye; Hicri birinci ve ikinci asrın Büyük Kadın Velilerinden… Künyesi Ümmü’l Hayr… Basralıdır… İçtihad sahibi ve erenlerden meşhur Süfyan-ı Sevri’nin çağdaşıdır. İbadetlerinin çokluğu, zühd ve takvasıyla meşhur… O, gönül erlerinden… Kudüs civarında medfundur.

“Bir gün Süfyan, Rabia’nın önünde dedi: ‘Çok mahzunum, çok mahzunum!..’ Rabia cevap verdi: ‘Yalan söyleme. Eğer sen gerçekten mahzun olsaydın, neşe sana hoş görünmezdi. Hoşlanmayı istemezdin. Bense gamlı olarak değil, gamsız olarak mahzunum!..” (Veliler Ordusundan 333, Necip Fazıl Kısakürek)

Fâtımâ binti Müsennâ; Hicri altında asırda Endülüs’ün İşbiliyye şehrinde yetişen Kadın Velilerden… Kurtubalıdır… Şeyh’ül-Ekber İbn Arabi Hazretleri’nin çağdaşı ve hocasıdır. İbn Arabî, uzun yıllar Fâtımâ binti Müsennâ’ya hizmet etmiş; kendisi de Şeyh’ül-Ekber’i manevî evladı olarak vasıflandırmıştır. Şeyh-i Ekber Hazretleri, “Fütuhat” isimli eserinde O’ndan bahseder ve der ki:

“Nice yıllar onun hizmetini gördüm. Hizmetini gördürmekte beni herkese tercih ederdi. Yaşı doksan beşi geçiyordu ve ben, güzellik ve tazeliğinden onun yüzüne bakamıyor, utanıyordum. Onu kim görse, çocukluktan yeni çıkmış bir genç kız sanıyordu. Beni çok sever ve şöyle derdi: ‘Onun gibisini görmedim. Yanıma geldiği zaman dışarıda bir şey bırakmıyor, her şeyi getiriyor, gittiği zamanda yanımda bir şey kalmıyor her şeyi götürüyor.’ Şu sözü hep kulağımdadır: ‘Ne tuhaf şu insanlar ki, Allah’ı severim derler ve kendilerini ona vermezler. Bilirler ki, Allah onları her an görüyor ve işitiyor. Bu bedbahtlar nasıl, utanmadan, muhabbet davasında bulunabilirler?’ Bu sözü söyledi ve bana sordu ‘Ne dersin oğlum?’, ‘Söz işte budur, bu kadardır!’ dedim. (…)” (Veliler Ordusundan 333, Necip Fazıl Kısakürek)

Netice

Bütünüyle İslâm’a hasredilmeyen her bilgi, iş ve verim kısır kalmaya mahkûm. Nitekim bilgelik yolundaki bazı cins kafalar hikmetin kapısına kadar geldiği halde İslâm’dan uzaklığın getirdiği hâl ile ötelere geçmekten mahrum. Felsefî sahada içtimâî kalıpları aşarak zuhur eden birtakım kadın filozoflardan bahsettik lakin İslâm kadınının onlardan istifade ölçüsü belli. Çünkü görmekteyiz ki; madde ve mânâda kalıpların arasına hapis Batı kadınına nisbeten Müslüman kadın, Saadet asrından itibaren şahsiyetiyle hem aile müessesesinde hem de cemiyet planında oldukça mühim bir paya sahip. Müslüman kadın fikirde, sanatta, edebiyatta ve ahlâkta şanlı bir iffet ve edeb temsili göstermiştir. Öyle ki; Müslüman kadının var olduğu cemiyetlerde şehirler, kentler, köyler ve en basit çarşı pazar dahi yüksek bir ilim ve irfan mektebi haline gelmiştir. Çünkü cemiyeti yetiştiren anne-öğretmen İslâm kadınıydı.

Unutulmamalıdır ki; Batı, İslâm kadınına dair misal şahsiyetleri zihinlerden silerken, kendi kadın algısının getirdiği çarpıklığı da zihinlere yerleştirdi. Bu yüzden aslolan Batı Kadını’nın ilmini, İslâm terazisinde tarttıktan sonra kendine hasretmek. Bu hasrediş ise hikmet sahibi hanımlara nisbetsiz olması oldukça tehlikeli. Çünkü onlar ruhu desteksiz kadının çalınmış direği. Yüzünü göstermekten çekinen kadının aynada kendini görmesine eşdeğer.

İşte şimdi yaşadığımız asır, İslam Hikemiyâtı’na dayalı büyük bir Medeniyetin nakış nakış işlendiği bu devir; kadını yüzünü hatırlamaya, kendi mânâsına dair kaybettiği her ne varsa bulup aslî mânâsının, fikrinin, tarihinin üzerindeki tozları silkmeye mecbur kılmakta. Kelebek kozasını parçalamakta… Yalnız kadın değil, Dünya sancılanmakta.

Ötelerin ötesine talip mümin kadının, her insanın üzerine memur vazifeyi var kılmak için din ve hikmet sahaları başta olmak üzere felsefeden edebiyata, fizikten kimyaya, matematikten astronomiye, müzikten sinemaya kadar her alanda zihninde tahayyül ettiği o muhteşem hayali göstermesi kaçınılmazdır. Müslüman kadının ne olduğunu ve ne olması gerektiğini gösterici en yüksek seciyelerden birisi de budur.

Aylık Dergisi 149. Sayı, Şubat 2017

 
Etiketler: Felsefe, Hikmet, Yolculuğunda, Kadın
Yorumlar
Haber Yazılımı