Yazı Detayı
02 Nisan 2015 - Perşembe 14:43
 
Endülüs’ü anmak mı, anlamak mı?
Gürsel Tanrıverdi
 
 

Yitirilmiş değerlerimizi anmamızın, yâd etmemizin, “şöyleydi, böyleydi” diyerek göklere çıkarmamızın ne bize ne de medeniyetimize bir katkısı söz konusudur. Dolayısıyla kayıplarımızın üzerine anıtlar dikip onları tarihe gömeceğimize, dönüp asıl soruyu sormamız gerekiyor; “Endülüs bize ne söyler?”

Kurmuş olduğumuz Büyük Endülüs Medeniyetimizin yer aldığı büyük coğrafya, tüm büyük semâvî dinlerin bir arada yaşamasına ve orada hayat bulmasına yol açmışken, bugün “kuyrukçu düzende parya” olmuş durumdayız.

Müslüman mütefekkir Roger Garaudy “Endülüs’te İslâm” kitabında bu minvalde der ki; “Müslüman Endülüs’te olup bitenleri anlamaktan maksadımız, şanlı bir ölüye bir anıt mezar inşâ etmek değil, aksine Endülüs’teki İslâm Düşüncesi ile Yahudi-Hristiyan Düşüncesi’nin o çarpıcı birlik ve beraberlik anlayışını, ruhunu günümüze taşımaktır. Birbirinden ayrılmaz bir şekilde hem Musevî, hem İsevî, hem de İslâmî olan İbrahimî Geleneğin bakış açısından yola çıkarsak umarız medeniyetimiz hayata ve daha doğrusu hayatta kalmaya devam edecektir. Çünkü gâyeler ve iman üzerinde tefekkür, ekonomik büyüme konusunun olduğu kadar, nükleer silahlanma, uzayın fethi, biyolojide genetik manipülasyon kanunlarının da ahlâki boyutlarını tartışmaya açacaktır. Zaten önemli olan da yeni güç ve imkanlarımızı insanî, yani ilâhi gâyelere yönelik olarak düzenleyebilmektir”.

Mütefekkir Roger Garaudy şu çarpıcı soruyu sorar: “Müslüman Endülüs ve mânevî başşehri Kurtuba, neden o ışıldayışın, böylesine parlak bir medeniyetin merkezi oldu? İslâm, Gazneli Mahmud’un kanlı seferleriyle değil,  bu sefere katılan El-Birunî’nin bilgeliği sayesinde Hind’in yüksek manevî ufkuyla tanıştı”.

Zira Efendimiz; “hikmet mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa alır” buyurarak bize ufuk vermiştir ve uçsuz bucaksız tüm coğrafyalar istikamet gösterilmiştir; “ilim Çin’de de olsa alınız”.

Bizim medeniyetimiz vasıtaları teslim alan kadim bir gelenek oluşturmuş olmasına karşı, Batı Medeniyeti vasıtalara teslim olan materyalist-paganist bir zihin inşâ etmiştir. Biz Müslümanlar ise Garaudy’nin öngördüğü gibi ya eşyayı teslim alıp, insanlığın hamiyetinin ve gelişiminin hizmetine sunacağız, yahut intihara sürüklenen beşeriyet ile birlikte yok olup gideceğiz.

Batı Rönesans’ı, bilimi hikmetten ve imandan ayırarak gerçekleştirildiği için nihai olarak materyalist bir uygarlık inşa etti. Sonuç olarak eşya insana değil, insan eşyaya  kul ve köle oldu. Tüm teknolojik ve bilimsel ilerlemeye karşı Batı Uygarlığı bir bunalım uygarlığı olmaktan kurtulamadı.

Köklerimize sarılarak oluşturacağımız -ki bu potansiyelimizde mevcut- ibda ve ihyâ edeceğimiz medeniyetimizi, iman ve irfana sarılıp bilimde, felsefede, sanatta, tıpta, astronomide yeniden söz sahibi olarak insanlığın kurtuluşu için dünyaya sunabiliriz. Bu ancak üzerimizdeki ölü toprağını atmakla mümkün olacaktır.

Medeniyetin başkenti Kurtuba örneğinde olduğu gibi…

Kurtuba’da ne olmuştu?

Felsefedeki İbn Mensere, İbn Arabî, İbn Hazm, İbn Bacce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd, İbn Cebirol, İbn Meymun gibi düşünürlerden beslenen Batı, İslâm’la çatışma içerisinde olduğu asırlarda bile medeniyetimizden beslenerek, kendini zenginleştirmiştir. Bizde ise bir kısım “sözde din öncüleri” ise bunları reddederek kendi ayaklarının altını oymuş ve İslâm düşüncesini kendi zihinlerinde ve muhataplarının algılarında kısırlaştırılmışlardır.

Astronomide; El Zerkâli Kepler’e, Nirettin el Bitruci ise Kopernik’e öncülük etti.

Tıpta; Ebulkasım ez Zehrâvi gibi zirve bir isim, Jerar dö Kremon’a öncülük edecekti.

Sanatta; Batı’ya şiirleriyle İbn Hazm ilham kaynağı olacaktı.

Sevilla, Kurtuba, Gırnata Batı Mimarisi’nin gelişmesinin ana kaynağı olmuştur.

Bu büyük medeniyetin Batı Uygarlığı’nın dâhi ilham kaynağı olmasına mukabil, nasıl olur da Batılılar tarafından barbar olarak görülür, bunun cevabı onların muhtelif kitaplarında şöyle geçiyor:

“Başkalarına ait toprakları ele geçirmek için dünyanın dört bir yanına yürüyen o acımasız ve saldırgan halkı, o Kildaniler’i harekete geçireceğim… Atları parstan daha hızlı ve aç kurttan daha çeviktir. Uzaklardan gelen süvarileri, avına çöreklenen kartal gibi uçacaktır. Kızgın çöl rüzgarı gibi yağmalamaya geliyorlar ve onlar kumlar gibi esir toplayacaklar (…), surlar onlara vız gelir.” (Eski Ahit)

“Bütün diğerlerinden farklı bir krallık olacak; yeryüzünün tamamına yayılacak (…) ve dünyayı küle çevirecektir(…). Rabbe saygısızlık, azizlere de zulmedecek ve dinin hükümlerini değiştirmeyi hedefleyecekler.” (Daniel, 7/23-25)

Haçlı zihniyeti, bu ve benzeri dinî(!) metinlerle, İslâm Medeniyeti’nin önünü kesmeye çalışırken, diğer yandan Batılı filozoflar ve bilim adamları İslâm Medeniyeti önünde diz çöküyorlardı.

Oysa bilenlere malûmdur ki, İspanya ve Batı, orduların önünde diz çökmekten öte, medeniyetimizin düşünce ve eserleri önünde diz çökmüşlerdir. Zira Endülüs’ün fethedildiği asırda İspanya’nın nüfusu on milyon civarında idi. Sözü Garaudy ile noktalayalım: “Aslında sekizinci yüzyılda Avrupa’ya nüfuz eden Araplar değil, İslâm’dır.”

Aylık Dergisi 125. Sayı, Mart 2015

 
Etiketler: Endülüs’ü, anmak, mı, anlamak,
Yorumlar
Haber Yazılımı