Yazı Detayı
25 Eylül 2014 - Perşembe 23:32
 
Diyalektik ve Âhlak Çerçevesinde
Ömer Emre Akcebe
 
 

Diyalektik ve Âhlak Çerçevesinde

Bütün ve Parça - Her Şey Zıttıyla Kâim - İman ve İsbat

Petekten kovulup, camekânın ardından bal tezgâhını seyredip iç geçirmek zorunda kalan “arı”ya benzer bir hâlimiz var. Üstad Necib Fazıl’ın, (1904-1983) Kanunî (1494-1558) devrinin başından beri diye işaretlediği bu dönem, hâlen sürüp gitmekte. Bugün, devlet planında çeşitli iyileştirmelere ve müsbet hamlelere şahitlik ediyor olsak da, kanser olmuş kültürümüzden kaynaklanan sorunların hâlledilmesi noktasında herhangi bir adım atılmıyor. Topyekûn seferberlik ilân edilerek çözüme kavuşturulması gereken ferdî ve içtimâî problemlerimiz yerli yerinde duruyor ve ne yazık ki kimse bu konuyu gündeme getirmeye bile cesaret edemiyor. Kimi kendi çapsızlığının ortaya çıkmasından korkuyor, kimi aktüel meselelerin günlük rüzgârında savruluyor, kiminin ise böyle bir meselenin varlığından bile haberi yok. İşte, böyle bir manzarada İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, temel meselelerden başlayarak benzersiz bir irfan binası inşa ediyor ve tek mihrak hâlinde çağlar üstü “Mutlak Fikir”in irfan dâvâsını güdüyor.

 İnanıyoruz, dünya üzerinde tesis edilecek beşinci hâkimiyetin irfan şubesi, Büyük Doğu-İbda’nın ortaya koyduğu fikir manzumesi merkezinde şekillenecektir. “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte, içinde bulunduğumuz çağın nabzını yakalayan ve ideâli aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzâhta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren” Üstad Necib Fazıl ile, Doğu ve Batı’nın irfan yemişlerini yeni bir dil çarşafına silkeleyerek “Mutlak Fikir” önünde hesaba çekip, bütün dalları tek bir kökte toplayarak “İslâm’a Muhatab Anlayış”ı örgüleştiren Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği fikir, inşa edilecek beşinci hâkimiyet devresinin kılavuzu hüviyetindedir.

Dünya’ya, İslâm Âlemi’ne ve Anadolu’ya baktığımızda gördüğümüz hadiselerin muhasebesi, beşinci hâkimiyet çağının ne denli kıyısında olduğumuzun nişanlarını taşımaktadır. Bu dâvâ öyle ya da böyle hâkimiyetini tesis edecektir de, biz bu işin neresinde ve neyimizle yer alacağız? İşte, kendi adımıza lâyıkıyla cevablandırılması gereken temel soru budur.

İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı -Temel Meseleler- olan “Kültür Davamız” adlı eseri üzerindeki çalışmalarımıza devam ediyoruz. “Diyalektik ve Ahlâk” ana başlığı altından bizim hissemize düşen “Bütün ve Parça, Her Şey Zıttıyla Kaimdir, İman ve İspat” başlıklarıdır…

Ele alacağımız konuya kısaca bir giriş yapmak gerekirse; insanoğlu, aklın hâkimiyetini benimsediğinden beri parçaların bütünle olan alâkasını kaçırmış ve vasıta ile maksatları birbirine karıştırmaya başlamıştır. Bu durumun neticesinde de, gaye hâline gelen vasıtaların hâkimiyetinden, geçmiş zamanın putperestliğine benzer bir anlayış zuhur etmiş bulunmaktadır. Bir diğer taraftan da, gaye ile vasıtayı birbirine karıştıran insanlık, muvazene ölçüsünü de elinden kaçırarak, gelişmiş(!)liğinin nihaî noktasında, elinde oyuncak hâline gelmesi gereken teknik tarafından, burnundan halkalanarak tutsak edilmiştir.

1 - Bütün ve Parça

İnsan aklı, idrak kuvvetlerinin tutsaklığında, kuşatabildiğinden ibaret bir çevreyi arzular. Kendisi olan “ben” başta, kendisinden hariç kalan her “şey”i de idrak kuvvetlerinin tutsaklığında kuşatmak ister. Halk Âlemi dediğimiz parçanın içinde, sonsuz addedebileceğimiz kadar çok kombinasyonu birbirinden tecrit edilmiş parçalar hâlinde inceleyerek bu kuşatmayı gerçekleştirmeye çalışır. Hâlbuki akıl, diğer akıllarla beraber bütünün birer parçalarından ibarettir ve bütün tarafından kuşatılmıştır.

Hazret-i Ebubekir (573-634) diyor ki:

- “İdrakin aczini idrak, bir ilimdir.”[1]

İmam-ı Gazalî (1058-1111) diyor ki:

- “Aklı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim, gördüm ki, o, sınırlıdır ve kendi kendisine varabileceği hiçbir nihayet noktası yoktur. Aklımı kaybedecek hale geldim ve Allah Sevgilisinin ruh feyzine sığınıp her şeyi anladım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın verâsıdır." İşte akıl!..”[2]

Bergson (1859-1941) diyor ki:

- “Demek ki, aklın en üstün ve en nihaî faaliyeti, kendi metodiyle kendi kendisini tahrip etmekmiş…”

Aklın parçalamaktan maksadı ve müzmin çaresizliğine dikkat çekerek yapmış olduğumuz girişin ardından, bütün ve parça hakkında devam edelim.

İnsan

İbda Hikemiyâtına göre; insanın, çeşitli cebheleri ve yönleri ile bölünmez bir bütün olarak kavranması icab eder. İnsanı birbirinden ayrı usul, esas ve kurallarla elde edilen parça hakikatlerle tanımaya, anlamaya kalkmamak gerekir.

Her insan farklı fıtrat, mizaç hususiyeti ve istidatlara sahiptir. Bu şekilde yaradılmış insanları tek bir standart nisbetinde değerlendirmeye çalışmak, onları çeşitli kalıplara sığdırmak istemek sağlıksız sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Bugün içinde bulunduğumuz dünyada hâkim olan Batılı anlayışın, insana bu şekilde bakıyor olmasının neticesinde hâsıl olan ferdî ve içtimâî buhranı hep beraber müşahede etmekteyiz.

Ruhî fakülteler hâlindeki siyasî, iktisadî, sosyal, psikolojik vesair davranış şubelerine, farklılıkları içinde onları birleştirici bütün bir şuurla bakmak… İşte ahlâk!”[3]

Ahlâkın bir mânâsı da, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kurallarıdır. Davranışın tarzı, tutum ve tavır ahlâk olduğuna ve ruhî fakülteler hâlindeki davranışı ahlâk şekillendirdiğine ve tüm bu davranışın kaynağında bir bütün olarak insan yer aldığına göre, parçaların teker teker incelenmesiyle herhangi bir sağlıklı sonuca varılamayacağı muhakkaktır.

Varlık ve Zaman

İnsanın, vücudu ve davranışlarıyla birlikte içinde bulunduğu Halk Âleminin bütünlüğüne gelecek olursak; tasavvufa göre zamanın, bir varlık-bir yokluk temposu olduğunu geçmiş sayılarımızda izah etmeye çalışmıştık. Bir varlık-bir yokluk temposunun bütün ve parça bahsi ile olan alâkasıysa, her ân tecelli eden yeninin, bir bütün olarak tecelli ediyor oluşudur. Yani parça parça tecellilerden meydana gelen bir bütün değil de, Halk Âlemi başlı başına bir bütün olarak yeniden halk edilir ve yok edilir. Mahiyeti yokluk olan varlığın bütünlüğünü en başta bu şekilde değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde “oluş” bahsini de bu bütün içinde değerlendirmek gerekir. Bunun anlaşılması noktasında, her ân yeniden tecelli eden varlığın bütününü meydana getiren tüm unsurların birbirleriyle olan alâkalarının da, her ân yeniden yaradılan yeni bütünden ayrı parçalar hâlinde olmadığını kavramak gerekir.

Ân”ın toplu hakikati de Allah Sevgilisi’nde; bütün zaman… “Hürriyette esaretten sonra hürriyet” davasının mutlak örneği O; içi ve dışı ile mutlak ahlâkın timsâli…”[4] Hürriyet ve ahlâk bahsini yazımızın ikinci bölümü olan “Her Şey Zıttıyla Kâimdir” başlığı altında değerlendireceğiz.

Akıl

Yazımızın başında akıldan başlayarak bir giriş yapmıştık. “Allah, zuhurunun şiddetinden gaiptir.” Akıl ise, beş hassesinin üzerine gölgesi düşen heybetten ötürü gafil…

Akıl, kuşatınca kavrar; kuşatamıyor ve kuşanıyorsa da; ya boyun eğmesini bilir, ya da cahillik edip reddeder.

Ve bir hadîs ölçüsü:

- “Akıldan büyük rızıkla, rızıklandırılmadı mü’min.”[5 ]

Sathî bakımdan değerlendirilince birbirine tezat görünse de, aklın da bir hakikati olduğu ve nimet olduğu muhakkak. Burada üzerinde durulması gereken husus, aklın varlıkla yokluk arasındaki ahenge tâbi oluşu ve bu ahengin dışında idrak edici, kuşatıcı olmadığı hususudur. Yâni, aklî meselelerde son derece önemli bir nimet ve vasıta fakat iş ötelere, ötelerin ötesine, ötelerin de ötesine dayandığı vakit, zirve noktasında çaresizliğini ikrardan edip ancak mihrakına göre şereflenen bir vasıta hâlinde…

Meselâ ruhu ele alalım, akıl, zamanın ahengine tâbi olmayan ruhu idrak etmekten acizdir. Yahut “Mutlak Varlık”ı ele alalım; akıl için, “ne ki O sanırsın, O değil” ölçüsü. [6]

Mihraksız Aklın Teslimiyeti

Batı âlemi teknikte hızlı bir şekilde ilerlerken, bu yolda elde ettiği makine ve teknolojiyi insanlık bakımından anlamlandıramadı ve makine, fıtrata aykırı bir şekilde insanı teshirine aldı. Oysa ki, insan eşya ve hadiseleri teshir etmek üzere Allah’ın halifesi olarak yaradılmıştı.

- «Orta Çağ Avrupası`nda da insanlar ne kadar küçük olursa olsun, Allah`ın her şeyde rol oynadığı bir yaratılışa inanıyordu. Bütün hâdiseler, bu ilâhî amaç ve kabulden etkilenmiş ve ahenkli kılınmışlardı. Orta Çağ`ın son dönemlerinde, dünya, aşağıda semavî küreler, yukarıda kozmos`un değişik seviyelerinin ve insan ruhunun, karşılıklı "ahenk" ve "duygu paylaşımı"yla bir araya getirildiğine inanılıyordu. Birincide meydana gelen hâdise, diğerlerinde de yansıyordu. Eski Çağ ve Orta Çağ dünyasının sakinleri için kâinat-kozmos, bir ana rahminin özelliklerine sahibti. Her zaman rahat olmasa da, en azından mânâlı bir şekilde, bir şeyi hayat boyu destekleyen ve ilerilere götüren ve onu tamamen kuşatan bir şeydi bu; 17. yüzyılda hâdiselerin bu durumu tamamen parçalandı... Bunu parçalayan güç, mekanik ilmin acımasız darbesiydi.» [7]

Mekanik ilmin acımasız darbesinin ardından derinliğine fethedilmek teşebbüsüne girişilmemiş olan mekanik, makine ve teknoloji, bütün bir insanlığı tutsak etti. Hani bilim kurgu filmlerinde olur ya, makineler şuur sahibi olur da, insanlar üzerinde hâkimiyet davası güderler. Bir de bu senaryoyu tersinden ele alalım; ya insanlık şuur seviyesindeki bozulmayla beraber şuurlu bir şekilde kendisini makineye teslim ederse? Tekniğin, insan tarafından anlamlandırılarak doğru yerine konamamış olmasının neticesinde ortaya çıkan hâl tam da budur. Aslında, akıl bu noktada teknik bakımdan üzerine düşeni lâyıkıyla yerine getiriyor fakat bu yolda elde edilen makine ve teknolojinin kullanılmasının şartlarını ortaya koyacak olan ahlâk ve hudutlarını belirleyecek hürriyet dâvâsı havada kalıyor. Tüketim çılgınlığını meydana getirmek için pompalanan hazcı anlayış, insanlığı kendi imâl ettiğinde tutsak hâle getiriyor. Bir nev’i putperestlik çağı yeniden açılıyor ve önünde secde edilen heykellerin yerini, tüm vaktin ona ibadetle harcandığı makine alıyor.

Her Şey Zıttıyla Kaimdir” başlığı altında bu bahse devam edeceğiz…

Bütünün Kavranması

İbda Hikemiyâtından öğrendiğimize göre “küfrün hakikatini bilmeyen gerçek imânda olamaz.” Yâni, gerçek imân sahibi olmak için bile yalnızca İslâm’ın hakikatini bilmek yeterli olmuyor, küfrün hakikatini de bilerek bütünü kaçırmamak gerekiyor. “Hakikate mutlak mânâda zıt söz söylenemez” düsturunu da bu bahisle beraber düşünecek olursak, bütünün tam mânâsıyla ele alınmasından başka bir çare olmadığı görünüyor.

“Bütün Fikrin Gerekliliği”nin, imân bahsinden başlayarak hayatımızın geri kalan bütün şubelerinde ne kadar mühim olduğunu böylelikle anlıyoruz. Yine aklın “Mutlak Fikre” teslim olma ve kendisini buraya mihraklandırmasının hem bu âlem, hem de öte âlem için ne kadar önemli olduğu da bu vesileyle anlaşılmış oluyor.

2 – Her Şey Zıttıyla Kâimdir

Halk Âlemine bakan vücudu ve Emr Âlemine bakan ruhuyla, insan, yaradılmışlar içerisinde zıt kutupların en üstün muvazenesi... Zirvesinde âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaradıldığı Hakikat-i Ferdiyye’nin olduğu ve bu zirveden aşağı doğru “Belhüm Adâl” denen hayvandan aşağı kuyuya kadar geniş bir perspektifte hayat süren insanlık... Her şey zıddıyla kâim ve her şey muvazene ölçülerine bağlı…

Varlık ve Oluş

Geçtiğimiz sayıda bizim ele aldığımız ana başlık, “Varlık ve Oluş”tu. Ne var ki, bu bahisle kendi bildiklerimiz arasında sağlıklı bir muvazene kuramadığımız, kurduğumuz yapılarda da muvazenesizlik göze çarptığı için yalnızca bahsin kültürle olan alâkası bakımından bir çalışma hazırlayarak sizlere sunmuştuk. [9] Geçtiğimiz sayıda ele aldığımız bahisle alâkalı muvazene kuramamış olmamız bile muvazene ile oluş hakkında bizim için birçok ipucunu ihtiva ediyor.

Varlığın meydana gelmesinin ve onun varlık olarak nitelenmesinin en önemli şartlarından birisi de en başta yokluktur. Eğer ki yokluk olmasaydı, varolanı idrak edemezdik. Bu bakımdan zıtlıklar, “Varlık ve Oluş” bahsi için olmazsa olmazdır. “Oluş”un ardından meydana gelmiş varlıkların kendi içlerindeki zıtlıkları bakımından da, şuur sahibi olan insan için irade bahsi ön plana çıkar ki, insanı diğer bütün yaradılmışlardan ayıran en hususî keyfiyet, şuurdur. Oluşan zıtlıklar ve bu zıtlıklar arasında davranış, tutum ve tavrımızı belirleyen ahlâkımın da kaynağında yer alan şuurumuz, bizim “Eşref-i Mahlûkat” olmamamızın da anahtar rol oynar.

Bir başka bakımdan zıtlık, varlığın keyfiyetini ortaya çıkartır, tamamlayıcı vasıflarını ortaya koyar.

Akıl ve Ruh

Üstad Necib Fazıl’ın “Ruh Muvazenesi” adlı konferansında geçen, konuyla alâkalı olan bölüme, biraz uzun da olsa, meselenin tam mânâsıyla anlaşılması adına yer vereceğiz:

- “Ruh fikri, insanî tefekkürün ilk metinlerini ve numunelerini elde ettiğimiz Yunan’dan, hattâ Çin’den, Hint’ten beri daima insana hâkim olmuş, hiçbir zaman kanavası çizilememiş, tesbit edilememiş, ama insanda en haysiyetli bir duyguyu temsil etmiş esaslı düşünce… Geceyi gündüz, hayatı ölüm, gençliği ihtiyarlık, teki çift takip ediyor. Bu ahenk içinde ruh sabit olarak, zamanın üstünde, mekânın üstünde bir kuvvet olarak hissediliyor ve ebediyeti de böylece duyuluyor. Bunun içindir ki, ruhumuzda, biri inanmaya ve tasdike, birisi de inkâra ve tekzibe memur iki fakülte beliriyor: Ruh ve nefs…

Bütün kavga bundan, bu ikilikten, bu zıtlıktan çıkıyor. Bunu böyle görünce, yani eşyanın birbirinin zıtları içinde tezahürüne bakınca, ruhun bir aksi, yankısı hâlinde eşyayı anlıyoruz. Tarihte büyük ruhçular, (Sokrat), (Eflâtun), İmam-ı Gazali, (Paskal), (Bergson) ve (Blondel) gibiler olarak ifae edilebilir. (Sokrat), eski Yunan cemiyetinde –ki muvazene bahsine onun ne kadar dengeli bir cemiyet olduğunu göreceğiz- insanların madde plânına ve madde plâstikasına, yani maddenin dış kabartmalarına bağlılığı şiddetle yermiş, putlara inanmamış, onların dış görünüşlerine bağlı (Sofistik) mantığı çiğnemiş, üstün ruh mantığına çıkmaya çalışmış ve büyük metodu getirmiş insan… O, bir üstün fikirler âlemi tasavvur eder ve bütün maddeyi fikirler âleminin imzası halinde görür. (İdealizm) budur.

İmam-ı Gazali, akıl yolundan kemâli araya araya nihayet aklı iflas ettirmiştir; dünyanın en büyük kafa buhranını çekmiş, büyük idrak kahramanı… Öyle ki, bastığı yere bile inanamaz, içtiği bir damla suyu bile hazmedemez hâle gelir.

Ve der ki:

“ –Herşey ruhtan ibaret; ruh ise Allah ve Resûlünün ruhu… Ona teslim olmaktan başka çare yoktu, ben de teslim oldum ve kurtuldum!”

(Pascal) da İmam-ı Gazali’ye benzer. Dokuz yaşında riyazî keşifleri olan Paskal, akılla hayli uğraştıktan sonra nihayet aklı yırtar. Akıldan akıl üstü bir mıntıkaya geçer, buhran halindeyken bir ışık görür. Tam teslim olur, herşeyi ruhta bulur, aklı onun bir hademesi telâkki eder. Yine tekrar edeyim; der ki:

“-Bana Allah gerek, filozofların anlattığı değil, peygamberlerin haberini verdiği Allah…”

(Bergson), insanî seziş ve anlayış fakültesinin sadece ruhta olduğunu laboratuvar katiyetiyle ispat etmiş, 20 asrın en büyük filozofudur. O güne kadar düşünce meydanına hâkim olan akılcılar, (Bergson)dan sonra perişan olmuşlardır!..

(Blondel), Fransa’da katolikliğin koyu destekçisiydi. “Aksiyon” isimli eserin sahibi… Ruhun tecellisini aksiyonda görür. Herşeyi, faaliyette, hamlede, harekette bulur, onun da motorunu ruh olarak gösterir. Fransa’da bu mektebin adı, yani katolikliği ihya mektebinin adı (Modernizim)dir, yeniciliktir. Aynı işi burada yaptığımız halde adımız gericidir!..

Nihayet ruh üzerinde fikrî ve umumî hüküm şudur: Bir mâna merkezi ki, madde cümbüşlerine kadar herşey onun emrinde ve her sır onda…”[9]

Ahlâk, Hürriyet ve Zıtlık

 “İnsan”ın zirvesi, malûmdur ki Allah Resûlü'dür ve insanoğlu, o zirveden “Belhüm Adâl” denilen hayvandan aşağı kuyuya kadar geniş bir yelpazeyi, yaradılmışlar bütünü olarak karşısında bulur. İnsanlık zirvesinin kaynağı “faziletler” iken; “Belhüm Adâl” denilen kuyuya inişin kaynağı da “rezillikler”dir.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “Berzah” adlı eserinde diyor ki:

- “İnsan cevheri olan “ruh” da bir yaratıktır. Fakat ruh, Halk Âlemi’nden olmayıp Emr Âlemi’nden olması dolayısıyla, onun kendisine has temayülü iyiliklere yönelmektir; lakin Halk Âlemi’nde bedene girince yâni “nefsle” karşılaşınca, onun mahiyeti dolayısıyla zorunlu olarak kötülüklere yönelmiş ve onda kötü istekler doğmuştur.

İnsanı “insan” yapan bu faziletler, dört ana başlık altında toplanmıştır. İnsan, “iç” ve “dış” kuvvetler yoluyla idrak ettiklerini, ruhî “faziletler”i nazarında muhasebe ederek hakikate ulaşmaya çalışır. İşte, insanı hayvandan ayıran iffet, hikmet, şecaat, adâlet gibi faziletler, insan olmanın dört temel unsurudur. İffetin, hikmetin, şecaatin ve adâletin ölçüsüne gelecek olursak, o da şeriattır ve ahlâkın da kaynağıdır.

Bugün içinde bulunduğumuz dünyaya bakacak olursak, insanlığın tutsaklığı hürriyet olarak anladığını ve içinde bulunduğumuz kargaşanın altında da aslında bu yanlış anlamanın yattığını görürüz. Öyle ki, biri bütün hayatını bir kadına tutsaklıkta geçirmekte ve bunu hürriyet addetmektedir. Başka biri, elinde bir akıllı telefon, bütün gün millete lâf yetiştirmekte de bu tutsaklığı fark etmeyip kendisini bu hâliyle hür addetmektedir. Bir başkasıysa, kariyer planlaması adı altında çeşitli şirketlerde maaş karşılığı gönüllü kölelik etmektedir de, bunu hürriyet addetmektedir. İşte böyle bir hürriyet anlayışının hâkim olduğu bir demdeyiz.

Üstad Necib Fazıl, “hürriyette esaretten sonra hürriyet” diyor. Tamam da, hangi hürriyete esaretten sonra hürriyet? İşte burada bizim rezilliklerimizin helâl yoldan karşılandığı ölçüleri belirleyerek bizi rezil etmeyen ve faziletimizin ölçülerini ortaya koyan, böylelikle de aşkın ve muhabbetin son hududunda insanoğluna sonsuzluğun kapılarını açan hürriyet, “Mutlak Fikir” hürriyeti.

Zıt kutupların muvazenesi de burada devreye giriyor. Her mesele de ifratla tefrit arası kurulan muvazene, bir yandan nefsî tatmin ederken, tersinden bile onun tutsaklığına mâni oluyor ve diğer taraftan da faziletlerin ölçüsünü belirliyor. Din edeb demektir, edeb hadlere riayettir, demek ki ifratla tefrit arasındaki hadleri bize İslâm bildiriyor ve biz de ondan nasiblendiğimiz, ölçülerine riayet ettiğimiz ölçüde insan olmak yolunda ilerliyoruz.

Nefse Tutsaklık

İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan sanayileşme ve sanayileşmenin mahsulü olan teknolojinin gelişmesi, 1990’lı yıllardan itibaren ekonomik değer olarak hızlı bir şekilde hayatımıza girdi. Gerek teknikteki hızlı değişiklikler, gerekse bu değişiklikten hızlı bir şekilde etkilenen mamullerin kesintisiz şekilde pazarlanması adına ruhî değerlerin imhasına, nefsanî değerlerin ihyasına girişildi.

Öncelikle, bankacılık sektörünün verdiği kredilerin herkese ulaşması sağlanarak, insanların birbirlerine muhtaç oluşlarından doğan ahenk katledildi ve dostluğun, paylaşmanın, güvenin yerini krediler aldı.

Ardından, inovasyon marifetiyle şeklen bile olsa meydana getirilen her yeni değişiklik yeni ve olmazsa olmaz ihtiyaç olarak empoze edildi.

 Sosyal irtibat platformlarında hazır ve nazır olması şartı olan(!) insanlık, iyiden iyiye burnundan halkalandı.

Nefse tutsaklığın diğer kaynakları olan karşı cins, alkol, uyuşturucu, kıskançlık, bencillik, bilmişlik, açgözlülük… diğer içtimâî ve ferdî hastalıkları da saymıyoruz bile. Bütün içinde bunların hepsinin birbiriyle olan münasebeti de unutulmamalı.

Toparlamak gerekirse, 21. Yüzyılın hürriyet anlayışı hastalıklı bir şekilde nefse tutsaklıktır. “Mutlak Fikir” ölçüleri beğenmeyip, muvazenesiz bir şekilde kendi nefsînin hayvanî kuvvetlerine tutsak olan insanlığın hürriyeti. Hürriyetten bu kadar bahsetmek bize “Hürriyet Gazetesi”ni tedâî ettirdi. Üstad’ın “Babıâli” eserinde Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu olan Sedat Simavî (1896-1953) ile arasında geçen şu vesika, ülkemizde de hâkim olan nefs tutsaklığında “Hürriyet”in rolünü ve “Hürriyet”e bakarak da hâkim olan hürriyet anlayışını resmetmeye kâfi gelecektir sanırsak.

- “Göreceksin, diyor; fikri idam edeceğim! Sadece resim ve göze hitap! Yazıya göre resim değil, resime göre yazı…

3 - İman ve İspat

Akıl ve İsbat, Ruh ve İmân

İnsanın dış dünyayı idrak etmesine vesile olan beş hasse, Halk Âlemi’nin ötesini idrak etmekten acizdir. Aynı zaman da, Allah’ın zuhurunun şiddetinden gaib olduğu ölçüsünü de hatırlatalım. Bir de aklın, zamanın varlık-yokluk temposu içerisinde işlediğini hesab edecek olursak ötelerin ötesi, perdelerin ardı hakkında aklî istikâmetten isbatlar getirilemeyeceği açıktır. Akıl bir şeyi kuşatınca kavrar demiştik. Aklın bulunduğu âlem itibariyle Emr Âlemi’ni ve Zat Âlemini kuşatamayacak olduğunu, ancak kuşatılan olacağını hesaba katacak olursak, imânın zarureti ortaya çıkar. Üstad Necib Fazıl’ın “Ruh Muvazenesi” adlı konferansından anladığımız da şudur ki, akıl kuşatamayacağı ve teslim olması gereken imândan kaçmaya çalıştıkça, ruh imâna yönelir.

Allah’ı aklın kuşatması mümkün değildir. Aklın kuşatmaktan aciz kaldığı yerde ilâhî esrar aklı kuşatır ve ruhun fakültesi olan imana davet eder.

İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “İman ve İsbat” bahsiyle alâkalı söylediklerine gelecek olursak:

- “İmân tam olduğu zaman muhtaç olmadığı yegâne şey, ispattır; imân tam olduğu zaman ispat yoktur. Ortada tek başına, her şeyden mücerret ve bütün alâkalardan kesilmiş tek bir şey vardır: İmân.

İsbat bahsine gelecek olursak, bir şeyin isbat edilmesinin bugünkü kriterinin başında, aklî olması gelir. Oysaki derin ve gerçek mü’min için usulü, Üstad Necib Fazıl, “Çöle İnen Nur,” adlı eserinde şöyle gösteriyor:

 “O’ndan ve sahabilerinden, emin el ve dille ne geliyorsa doğrudur. Gözümün gördüğü, elimin tuttuğu, kulağımın işittiği, burnumun kokladığı ve dilimin tattığı şeylerden hiçbirine, bunların hiçbir kontrolüne inanmayabilirim de yalnız O’na inanırım..."

 “Mutlak Fikir”e göre isbat kriterin başında, “peşin fikir hikmeti” olarak yukarıda verdiğimiz usûl gelir. Derin ve gerçek mü’minin, imânın tam olduğunu düşünecek olursak imânın tamlığı isbatı iptal eder.

İbda Hikemiyâtından öğrendiğimiz ölçü:

- “İmam-ı Şâfi (767-820) Hazretlerine ait “imân tam olduğu zaman ispat yoktur” ölçülendirmesi, ruhumuzda kıl kadar ince bir geçit olan imânın tamlığında, ispata mevzu olan sahanın dışına çıkıldığını gösterir ki, ispata mevzu olan “Halk Âlemi”ne ait bulunduğunu belirtir.

Bilginin Doğuşu

Felsefenin uzun yıllardır yanıt aradığı en önemli sorulardan birisi de bilginin nasıl meydana geldiği meselesidir. Bu bahsin başına şu levhayı asmakta yarar var; “İlk insan, ilk peygamberdi ve peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.”

 Medeniyet; insanca iyi ve ferah yaşayış... Yaşayışta, içtimâî münasebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.

Peki, insanca yaşanmaya değer hayâtı yaşamamızı sağlayacak olan iyi, güzel ve doğruyu ölçülendiren bilgi kaynağımız nerede? Yaşayışta, içtimâî münasebetlerde, ilim, fenn ve san’atta tekâmül etmiş cemiyetleri meydana getiren bilginin kaynağı, nerede?

Bahsin girişine astığımız levhayı şimdi tekrardan hatırlayalım:

- “İlk insan, ilk peygamberdi ve peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.”

Bu kısa girişten sonra İbda Hikemiyâtından devam edecek olursak:

-“ Bilgiden bahsedebilmek için bir “bilen”, bir de bilinen lâzım. Doğru düşünce olmadan doğru düşüne faaliyeti olmayacağı hakikatini gösteren “ışık” unsurunu bir yana bırakarak, şunu da ekleyelim: Bilgi, bilene var.

Bu durumda ortaya bir mesele çıkmaktadır. İnsan bildiği için mi faaliyet göstermektedir, yoksa faaliyet gösterdiği için mi bilmektedir?.. Eğer bildiği için faaliyet gösteriyor ise, o hâlde aramak niye?.. Öte yandan: Eğer faaliyet gösterdiği için biliyor ise, ne aradığını bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilmez ki!..

Mesele bu şekilde ortaya konulduğu zaman; görüldüğü gibi, şuurun kaynağı söz konusudur ki, “akıl” olmadığı besbelli. Yakından bakarsak: Tecrit ve kutuplaşma, birbirini destekleyen tabirlerin bir noktada billurlaşmasıdır… “Varlık”ta alâkalarından sile sile derinleşildiğinde, her şey “ruh” ve “madde” kutuplarında toplanır. Akıl bir şeyi kuşatınca anladığına göre, aklın anlayacağı, kemmiyetler ve keyfiyetler âlemiyle –Halk Âlemi ile- sınırlıdır. Ruh ise, Halk Âlemi’nde cesetle birleşmesine rağmen, ona ait her türlü keyfiyetten uzak olduğu için, aklın sınırları dışındadır. Burada akla düşen pay, ruhun bilinmezliğini, bilinmezliği içinde bilmektir. O hâlde “ben şuurunun” kaynağına inerken “akıl” ve “ruh” kutbunun son tecritinde, “ruh” kalır. “Ruh” olmadan “madde” olmuyor ama “madde” olmadan “ruh” oluyor. ” [10]

Ulvî ölçü meâli:

- “Ben insanı eşya ve hâdiselere hâkim olması, onları teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.” [11]

Eşya ve hadiseleri teshir etmekle mükellef olan insanı diğer varlıklardan ayıran hususiyetlerin başında insanî ruhu ve insanî ruhtan kaynaklanan “ben şuuru” gelir. Buradan şunu anlıyoruz ki, insanî problemlerden olan bilgi gibi meselelerin kaynağında da her daim “ruh” vardır ve işlerin aklî zaviyeden yürüdüğü zannına kapılsak da, nihayetinde insanî olan işlerin tümü ruhî gayrete dayanır.

*

İnşa edilecek kültür sarayının üzerine bina edileceği temel, meydana getiren temel meselelerden birkaç bahsi daha böylelikle işlemiş bulunuyoruz. Her ne kadar meselelere derinliğine nüfuz edemesek de, umuyoruz ki en azından bir alâka celb edebiliriz.

İrfan planındaki beş asırlık kuraklıktan sonra âdeta fışkıran Büyük Doğu-İbda’nın örgüleştirdiği fikir sisteminin umumî hâle gelmesinden başka bir emelimiz yok. İstiyoruz ki, bugün muhatabı olduğumuz ferdî ve içtimâî buhranın gerçek kaynağı olan irfan zaafı günlük itiş kakışın arakasında saklandığı yerden çıksın ve sancağın yeniden yükseleceği diyarda gündemin bir numaralı maddesi hâline gelsin. Gerek mecramız gerekse liyâkatimiz bakımından bu istikamette ne kadar muvaffak oluruz bilinmez ama en azından safımızı belli etmiş oluruz diye ümid ediyoruz.

Batı âleminin ferdî ve içtimâî planda hasta adam hüviyetine büründüğü şu günlerde, gerçek bir kültür ve medeniyet ile meydan yerine dikilme vaktinin geldiği kanaatindeyiz. Umuyoruz ki, bu mesele yalnızca dergi ve kitab sayfalarına mahkûm olmak zorunda kalmaz, bir ân evvel ferdî ve içtimâî planda şahsiyet meselesi hâline gelir de, geç kalmışlığımızdan ötürü pişman olmayız.

Kaynaklar

1. Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi -Giriş, Cild 1, İBDA Yayınları, İstanbul 2012, s. 768

2. Necib Fazıl, İman ve İslâm Atlası, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2000, s. 386.

3. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 87.

4. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 88.

5. Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor –Dünya Bir İnkılâp Bekliyor/Yolumuz, Halimiz, Çaremiz/Ruh Muvazenesi/Her Cephesiyle Komünizma, 11. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2011, s. 29

6. Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi -Giriş-, Cild 1, İBDA Yayınları, İstanbul 2012, s. 389

7. Salih Mirzabeyoğlu, Madde Nedir? -Maddenin Kritiği-, İBDA Yayınları, İstanbul 2007, s. 131.

8. Aylık Dergisi, Sayı 119, Ağustos 2014, s. 22-24.

9. Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor –Dünya Bir İnkılâp Bekliyor/Yolumuz, Halimiz, Çaremiz/Ruh Muvazenesi/Her Cephesiyle Komünizma, 11. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2011, s. 85-86

10. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 91-92.

11. Necib Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor –Dünya Bir İnkılâp Bekliyor/Yolumuz, Halimiz, Çaremiz/Ruh Muvazenesi/Her Cephesiyle Komünizma, 11. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2011, s. 13

Aylık Dergisi, Eylül 2014

 
Etiketler: Diyalektik, Âhlak, Çerçevesinde
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
09 Mart 2017
Deva Hazır da Hasta Hazır mı?
03 Şubat 2017
2016’dan 2017’ye Devreden Bakiye
30 Kasım 2016
Üstün Siyaset, Üstün Sanattır
03 Ekim 2016
Anadolu Baharı - Büyük Satranç Tahtası Kırıldı
30 Temmuz 2016
Bu Millete Yeni Bir Ordu Lâzım
04 Temmuz 2016
Şeytanla Karşılaşmamız
05 Mayıs 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIV
03 Mart 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIII
01 Şubat 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XII
07 Ocak 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XI
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - X
05 Kasım 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - IX
08 Ekim 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VIII
04 Eylül 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VII
05 Ağustos 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VI
05 Temmuz 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti –V-
29 Mayıs 2015
Başyücelik Devleti İktisat Vekaleti-IV
30 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -III-
02 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -II-
09 Mart 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -I-
06 Şubat 2015
Başyücelik Devleti İcra Makamı -Başyücelik Hükümeti-
06 Şubat 2015
Ölüm Odası B-Yedi-Matla’ Beyitler- Eseri Üzerine
12 Ocak 2015
Aydınlar Aristokrasisi ve Başyücelik Devleti
03 Aralık 2014
Devlet Şekilleri – Türkiye Cumhuriyeti – Başkanlık Sistemi Başyücelik Devleti’ne Giriş
30 Ekim 2014
İdeolocyamızın Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik Prensibi Hakkında
28 Ağustos 2014
Kültür Ekseninde Varlık ve Oluş
01 Ağustos 2014
Çeşitli Veçhelerinden Zaman Meselesi
04 Temmuz 2014
Temel Meseleler Etrafında
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme -Donma ve Alışkanlık- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür Davası
28 Mart 2014
Batı Medeniyeti, Hâlimiz ve İslâm
04 Mart 2014
Anadolu'daki Sunî Bir Problem: Türkiye Cumhuriyeti
01 Ocak 2014
Takkeli Truva Atı
01 Kasım 2013
Ayıkları Tasfiye Aracı Olarak Hukuk
01 Ekim 2013
Batı: Hasta Adamlar Manzumesi
01 Şubat 2013
Nakşi Şeyhi İmam Şamil
01 Aralık 2012
Aylık Dergisi Sekiz Yaşında
01 Eylül 2012
Filipinlerin Bilinmeyen Mücahidi: Maktan Sultanı Lapu Lapu
01 Ağustos 2012
Sermayemiz Ne Kadar Milli?
01 Temmuz 2012
Yatacak Yeriniz Yok
01 Haziran 2012
Ekonomik Verilerin Hakikati
01 Mayıs 2012
Ekonomik Açıdan 28 Şubat
01 Mart 2012
Suriye ile Alakalı Kısa Mülahazalar
01 Mart 2012
Mekanik Kainat Tasavvuru ve Makine Mefkuresi
01 Şubat 2012
Çağdaş(!) Eğitim Sistemi
01 Ocak 2012
Hesaplaşmaya Doğru Hatırlatmalar
01 Aralık 2011
Müjdeler Olsun! -O Günün Fecr Vakti-
01 Kasım 2011
Modern Dünya'nın İktisadi Bunalımına Dair Kısa Bir Mülahaza
01 Ekim 2011
İnsanın Muhtaç Olduğu 3 şey
01 Eylül 2011
İktisadi Aksiyon Teklifi
01 Ağustos 2011
Kumarhane Güzel(!) Ama…
01 Temmuz 2011
Ak Parti Neden Yüzde 50 Oy Aldı?
01 Haziran 2011
Olmayan Parayı Harcamak
01 Mayıs 2011
Borcun Suni Zevki
Haber Yazılımı