Yazı Detayı
01 Mart 2018 - Perşembe 08:43
 
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
Ercan Çifci
 
 

Edebiyatımızda Tanzimat’la başlayan Servet-i Fünun’la devam eden Batılılaşma serüveni, Cumhuriyet dönemi ile büsbütün batıya teslimiyetle noktalanmıştır. Tanzimat'tan itibaren Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami, Namık Kemal, Nabizade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın edebi eserlere yansıttığı batılılaşma taraftarlığı; Cumhuriyet dönemi yazarları Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Memduh Şevket Esendal, Kemalettin Kamu ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nda farklı boyutları ile ele alınır. Kitleleri fikir, sanat ve estetik açıdan yetiştirmeyi arzu eden ancak batıya mahsus kültür emperyalizminin taşıyıcı rolü olmaktan ileri gidemeyen bu dönem aydınları, kendi içerisinde yabancılaşma ile beraber ciddi manada ruhi bunalıma da sebep olmuşlardır. Hasta olmayan bünyeye zerk edilen bir ilaç nasıl ki şifa yerine zehir tesiri gösteriyor ise, bunun bir benzeri de Tanzimat dönemi edebiyatı ile büyüyen ve yetişen, Cumhuriyet döneminde ise filizlenip çıkan aydında kendini göstermiştir. Cumhuriyet dönemi, batılılaşma yanlıları için tam bir saltanat dönemi olmuştur. Siyasi iktidarın programları ile edebiyat ve sanatçıların gaye ve istikametleri artık birdir. Dilde meydana gelen köklü değişim, İslâm alfabesinden Latin alfabesine geçiş, eğitim kurumlarında görev alan birçok ulema ve münevverin cehalet ve geri kafalılıkla suçlanıp, aynı zamanda Kemalist devrimler karşıtı gösterilerek görevden men edilmesi, medrese, tekke ve zaviye gibi yerlerin kapatılması, batı tipi liselerin açılıp eğitimcilerin “aydın ve öğretmen”lere dönüştürülmesi, kılık ve kıyafette de batı tarzı giyimin mecburi kılınıp dini ve örfi giysilerin yasaklanması gibi uygulamalar bu dönem eserlerine de yansımış ve devrimlerle mutabık eserler üretilmeye başlanmıştır. Nurullah Ataç’ın dile dair şu ifadesi meselemizi özetlemektedir: “Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir uygarlığın kurduğu dil, başka bir uygarlığın düşündüklerini söyleyemez, yetmez onu söylemeye. Bir ulus uygarlığını değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.” (9 Kasım, Ulus Gazetesi, 1951)

 

Cumhuriyet dönemi aydınlarının birçoğu kökleriyle bağını koparmış, batıyı ilerlemenin şartı görmüş, kendi öz kültür ve değerlerine düşman kesilmiş bir görünüş arz eder. Fakat dikkat çekici bir husus; batılılaşmanın öncüsü bu şahısların bir kısmının edebiyat çevrelerince “Milli Edebiyat Dönemi (1911-1923)” kategorisinde değerlendirilmesidir. Oysa hem ürettiklerine hem de idealize ettiklerine baktığımızda milli olmaktan uzak olunması bir tarafa, kitleleri binlerce yıllık kültür ve irfan birikiminden koparma gayesi içerisinde oldukları da apaçık görülmektedir. Bu dönem aydınlarının çoğu batıcı anlamda ideolojik bir dil ve anlayışa sahip olduğundan eserleri de bu minvalde gelişmiştir. Şiir, hikâye ve romanda sade bir Türkçe iddiası ile eser verme gayretinde olan bu dönem aydınlarının genel fikirleri, yabancı dilbilgisi kuralları, Arapça, Farsça ad ve sıfat tamlamalarının terkedilmesi hatta diğer Türk lehçelerinden dahi hiçbir şekilde kelime alınmaması yönündedir. Bu yazımızda Milli Edebiyat Dönemi yazarları başta olmak üzere aynı dönemde yaşamış diğer edebiyatçılardan birkaçının eserleri ve görüşleri tahlile tabi tutulmuştur.

 

Üç Dönemin İzini Taşıyan Edebiyatçılar

 

Malum olduğu üzere Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki bütün aydınlar Osmanlı’ya nüfuz eden batılılaşma taraftarlarının planladığı tedrisatın ve eğitim programının neticesidir. Tanzimat’la başlayan Serveti Fünun’la devam eden bu yetişme süreci, farklı tezahürler halinde cemiyet sahasına çıktı. Medreseler eğitim vermeye devam ederken, onun üzerinden ihya hareketi başlatma yerine, Mekteb-i Harbiye (1837), Darülmaarif (1849), Mekteb-i Mülkiye (1859), Mekteb-i Tıbbiye (1838), Galatasaray Sultanisi (1868), Darülmuallimat (1870) gibi batıcı eğitim anlayışı üzerine kurulu eğitim kurumlarında ülkenin geleceğine yön verecek aydınlar yetiştirilmeye başlandı. Ve buradan yetişen aydınların birçoğu Osmanlı’nın yıkılması ve koca bir İmparatorluğun tavsiyesinde görev aldı. Bu aydın tipinin neredeyse bütün özelliklerini üzerinde taşıyan Abdullah Cevdet, mevzumuzu şahsında gayet güzel özetler. Abdullah Cevdet, Mekteb-i Tıbbiye mezunu, Jön Türkler hareketine mensup, II. Abdülhamit karşıtı ve yazdığı bazı yazılarda Allah Resûlü’ne hakaret eden bir tiptir. Bu tip “Kurtuluş Savaşı” döneminde İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesidir. Türkiye'nin nüfus politikasıyla ilgili yazdığı bir yazıda “Neslimizi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa'dan ve Amerika'dan damızlık erkek getirmek gerekir!” diyecek kadar kendi köküne yabancılaşmıştır.

 

Bir diğer misal Halide Edip Adıvar’dır (1884-1964). Bugün edebiyat dünyasında kendisine oldukça fazla değer verilen, hem Meşrutiyet döneminde hem de Cumhuriyet döneminde çeşitli ceza ve sürgünlerle karşılaşmış birisidir. Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye, Türk’ün Ateşle İmtihanı gibi birçok telif ve onlarca çeviri eserin sahibi Halide Edip, bir dönem Tevfik Fikret'in çıkarttığı Tanin gazetesinde Halide Salih imzasıyla yazar. İttihatçılar tarafından ölümle tehdit, Cumhuriyet döneminde ise Amerikan Mandacılığı iddiası ile sürgüne gönderilişi Halide Edip’in aslında kimseye yaranamadığını göstermektedir. Nitekim M. Kemal’in ölümünden sonra, İnönü tarafından sürgünün kaldırması ile, ülkeye dönen Halide Edip ileriki yıllarda Demokrat Parti’den milletvekili olur ama “Amerikan mandacılığı” suçlamaları sebebiyle istifa eder, üniversite görevine geri döner. Halide Edip, Amerikan Lisesi’nden mezun olan ilk Müslüman kadındır. Dönemin batılılaşma rüzgârı Halide Edip’i de içine çekmiş, dini değerlere ve yerli olana yabancılaşmasına sebep olmuştur. “Vurun Kahpeye” adlı eseri bunun canlı örnekleri ile doludur. Roman, Milli Mücadele günlerinde, Batı Anadolu’nun küçük bir kasabasında Aliye adlı bir öğretmenin başından geçenleri ve Kuvayı Milliye etrafında gelişen hadiseleri anlatır. Aliye eğitimli, modern, anlayışlı ve vatansever bir kadın öğretmeni temsil ederken, Hacı Fettah Efendi üzerinden sembolize edilen tip, Yunan’la işbirliği yapan, vatana ihanet eden, kaba softa şekil ve anlayışa sahip, cahil, geri kafalı gösterilir. Halide Edip, çokça eserinde yaptığı gibi okurda büyük bir heyecan ve duygusal öfke uyandırdıktan sonra meseleyi sembol şahsiyet üzerinde örgüleştirir. Bu eserinde de Hacı Fettah Efendi’yi ve onu seven dindar cemaati Kuvayı Milliye güçlerini Yunan’a ihbar eden kişiler olarak gösterir. Bununla yetinmeyen Halide Edip, Yunan başkomutanın Aliye’ye dönük şehvet ve arzu dolu isteklerinin işlendiği satırlar vatan, namus, din kavramları yerleştirilerek günümüz algı yönetimine benzer bir yapıda roman kurgulanır.

 

Kısa bir anekdot: Türkiye’de şiir ve romana verilen ilk edebiyat ödülleri 1942’de verilen “CHP Roman Ödülü”dür. 1928 Harf Devrimi’nden sonra yayımlanan romanlar arasında yapılan yarışmada, Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal’ı (1936) birinci, Yakup Kadri Karaosmanoğlu‘nun Yaban’ı ikinci, Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz adlı romanı (1941) üçüncü oldu.

 

90 yıldır okullarımızda Halide Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Halit Ziya, Tevfik FikretMehmet Rauf ve sair edebiyatçıların eserleri okutulur. Gençlerin bunları okurken ne düşündüğü, nasıl bir etkileşim ile hayata başladığı bir tarafa, bununla yetinmeyen okullarımız dünya klasikleri başlığı altında aile yapımıza, kültür ve ahlak dünyamıza tamamen yabancı eserlerle takviyeye girişir. Onlarca nesil bu eğitim anlayışı ile yetiştiği için neticesini yakın dönem eğitim tarihimize bakarak rahatlıkla görebiliriz. Cinsel sapkınlıkların artması, ailelerin çözülmesi, rüşvet ve hırsızlık gibi suçlarda korkunç artış, uyuşturucu bağımlılığı ve intiharın bir salgın haline gelmesi, eşlerin birbirini aldatmasının normal karşılanması, metres, flört ve nikâhsız birlikteliklerin sevimli ve meşru hale getirilmesi bu anlayışın ürünüdür. Her şeyi alıştıra alıştıra günümüze kadar getirdiler. Dün roman arasına sıkıştırdıkları birkaç cümle ile algı dünyamız kodlanırken, zamanla o üç beş kelime romana, şiire ve resme döndü. Ardından tiyatro, film ve sinema iyice hayatımıza girdi. Halide Edip’in “Ateşten Gömlek” ve Yakup Kadri’nin “Nur Baba” adlı eserlerinin aynı isimle Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya aktarılması bunlardan sadece birkaçıdır.

 

Anadolu Düşmanlığını Anadolu ile Maskeleyenler

 

Reşat Nuri Güntekin (1889-1958) ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), her ikisi de hedef kitle olarak gördüğü Anadolu’yu “gerici-eski kafalı” düşünceden kurtarıp milli, modern, batıcı ve uygar bir yapıya kavuşturma derdindedir. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu, Yeşil Gece, Acımak adlı eserleri ve Yakup Kadri’nin Nur Baba, Yaban ve Ankara adlı eserleri bu iddiamızın en güzel misalleridir. Reşat Nuri’nin adı geçen eserlerinin yayını, tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925), hilafetin kaldırılması (1924), harf devrimi (1928) gibi ideolojik faaliyetlerle paralellik arz eder. Belli ki örgütlü ve programlı bir işlem yapılmıştır. Reşat Nuri, Çalıkuşu adlı eserinde geri kalmış Anadolu köylüsünü eğitmek isteyen ideal bir öğretmen profili (Feride) çizer. Bu öğretmenin karşısına ise bağnaz, cahil, kaba softa cinsten imam ve dindar kimlikli şahsiyetleri yerleştirir. Bu “bağnaz ve yobaz” tipleri modern eğitimin, ilmi gelişmenin, Anadolu insanının medenileşmesinin önündeki en büyük engel olarak gösterir. Benzer bir olguyu daha sert ve aşağılayıcı hali ile Yakup Kadri “Nur Baba” eserinde yapar. Romanda Bektaşi bir şeyh üzerinden din ve dindarlara saldırılır. Bektaşi Şeyhini cinci, körlerin gözünü açan bir şifacı gibi gösterdikten sonra, kendine gelen kadınları aldatıp onlarla beraber olan, onlarla eğlenen ırz ve namus düşmanı bir profilde canlandırır.

 

Aynı zamanda Yakup Kadri, tek parti dönemi uygulamalarının edebiyat dünyasında yaşatıcısı ve tatbik edicisidir. Bu “kutsal” vazifesini, Yaban adlı romanında olduğu gibi, ideolojik olmanın dışında bir ibadet hassasiyeti ile yapar. O, Yaban romanında M. Kemal ile Hz. İsa arasında bir benzerlik kurarak Kurtuluş Savaşı’ndaki M. Kemal’i çeşitli tasvir ve hikâyeleştirmelerle yüceltir. Bu hususta Berna Moran (2016: 206)’a kulak verelim: “Luka İncili’nde İsa çobana benzetir kendini. Bundan ötürü de, bilindiği gibi, Batı edebiyatında ve sanatında ‘çoban’ İsa’nın simgesidir. ‘Yaban’da bu simgeyi kullanır Karaosmanoğlu. ‘Hani çoban nerede? Çoban, Ankara’nın yalçın kayası üssünden sesleniyor, sürüyü toplamaya çalışıyor. Sana selam ey mübarek çoban; gazan mübarek olsun! Fakat birinde sürünü topladığın zaman ben onun içinde bulunabilecek miyim?’ (s.146)

 

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal de İsa gibi sürüsünün başına geçmiş, onları kurtarmaya çalışan bir çoban. Böyle olunca Kemalistler de yeni mezhebe katılan havarilere benzese gerek. Nitekim öyledir de. Ahmet Celal köyden geçen Kemalist subaylardan söz ederken ‘bunlar bir ordunun alelade subayları olmaktan ziyade yeni bir mezhebin öncüleri gibidir.’ (s.104) der.”

 

Yakup Kadri’nin benzetmeleri ve göndermeleri bununla sınırlı değildir. Anadolu toprağı için kullandığı teşbih “Burada Türk milleti çölde Beni İsrail’i andırır.” (Karaosmanoğlu 1977: 191). Köyün yakınında duyulan ilk top sesleri karşısında romanın kahramanı Ahmet Celal’in söyledikleri “Sanki bir kıyametin yaklaştığına şahit olmaktayım. Tevrati efsanelerde türlü türlü tarifleri okunan ilahi ukubetlerin, ilahi gazapların bir tanesi de sanki şu anda vuku bulmaktadır.” Ve son olarak Hz. İsa’nın muharref İncil’deki anlatımla “Ey baba, onları bağışla; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlardı.” çıkışına benzer bir çıkışı “Yaban” da Ahmet Celal, düşman kuvvetleri köyü yakıp yıkarken o mahşer gününde bunları bağışladığını söyler ve ekler “bunların hiçbiri ne yaptığını bilmiyor.” (Karaosmanoğlu 1977: 236)

 

Ve son bir not: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1915 yılında “Çarşaf ve Peçeye Dair” adlı bir yazı kaleme alır, orada şöyle der: “Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin (ortamın) yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir.” Ancak yıllar sonra Cumhuriyet döneminde kılık kıyafetle ilgili getirilen düzenlemelerde batılılaşma yanlıları ile aynı safta yer almaktan çekinmez. Aslında bu “ikiyüzlülük-omurgasızlık” hali dönemin birçok aydınında vardır.

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar’da yine Halide Edip ve Yakup Kadri gibi Osmanlı döneminde yetişip Cumhuriyet döneminde faaliyetlerini yürüten bir edebiyatçıdır. Dönemin birçok edebiyatçısı gibi Fransızca bilen ve Fransız edebiyatçılarının etkisinde kalan Gürpınar, “Eski Edebiyat”ın insanların duygularından uzak olduğunu düşündüğü için Divan Edebiyatı’ndan hoşlanmaz. Fransız Edebiyatı, onun için batılılaşmanın ilk ve asıl kaynağıdır ama modernleşmeyi ve ilerlemeyi savunurken, bazı yeniliklerin olduğu gibi alınmasının, alt yapısı olmadan körü körüne taklit edilmesinin doğru olmadığını söyler. Ancak diğer batılılaşma yanlısı aydınlar gibi Gürpınar’da İslâmî değerlere, Anadolu’nun öz kültür ve geleneğine şiddetle karşıdır. Eserleri bu manada batıcı bir dünya görüşü üzerine kurulu olan sembol, olay, şahsiyet ve karakterlerle örülüdür. Eserlerinde mevzuları bazen kınarmış gibi görünür lakin geniş tasvirleri, teferruatlı anlatımları ve muhayyilesindeki kirliliği “varmış gibi” anlattığı uyduruk romanlar, toplumun ahlâkının bozulmasına, Türk aile yapısının çözülmesine ve çirkinliklerin bünyeleştirilmesine sebep olmuştur. Berna Moran (2016: 125), Gürpınar’ın tek bir romanında vuku bulan ilişkiler ağını zikrettiği şu tesbiti oldukça mühimdir ve Gürpınar’ın dünyasının şifrelerini vermektedir: “Mürebbiye’de evin bütün erkekleri Fransız fahişesinin peşindeyse öteki romanlarında da Türk hizmetçilerinin peşindedirler. Daha kötüsü, ailenin üyeleri arasında bu aşk tutkusu işleri çığırından çıkarır. Örneğin ‘Cehennemlik’te hep birlikte yaşayan kalabalık bir aile ele alınır. Ailenin başı, yaşlı Hasan Ferruh Efendi’nin genç karısı Cazibe, görümcesi Ferhunde’nin oğlu Muzaffer ile sevişir; Ferhunde Hanım kendi yaşlı kocasını beğenmez ve kardeşi Ferruh Efendi’nin evlat edinip büyüttüğü Şemsi’yi baştan çıkarırken kendi kızı Mahmure de aynı Şemsi ile sevişmektedir; oysa Ferruh Efendi’nin kızı Afet de Şemsi ile nişanlı gibidir. Aldatmalar, kıskançlıklar, gebe kalmalar, intiharlar içinde sürüp giden bir rezaletler yumağı.”

 

Cumhuriyet aydını bu ahlaksızlığı sadece bir hayalden ibaret romanlarda tutmaz, aynı zamanda gerçek hayatta yaşatır ve yeni bir aile, erkek, kadın tipi üretmeye bakar. Bunun acı misali Anadolu kadınını soyma girişimi olan güzellik yarışmalarıdır. Şöyle ki: Tarih 2 Eylül 1929. Yunus Nadi gözetiminde Cumhuriyet Gazetesi organizasyonluğunda 16-25 yaşındaki kızların katılması istenen bir güzellik yarışması düzenlenir. 125 genç kızın müracaat ettiği yarışmada, 48 genç kız mayolu olarak jüri önüne çıkarılır. Jüri üyeleri şu tanıdık isimlerden oluşur: Abdülhak Hamit Tarhan, Halid Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Peyami Safa, Hüseyin Rahmi Gürpınar. “Feriha Tevfik” adlı kızın birinci olduğu bu yarışmadan sonra 1930’da “Mübeccel Namık Hanım”ın birinci olduğu bir yarışma daha düzenlenir. Bu yarışmada Cumhuriyet’in o çok meşhur bildiği edebiyatçıları şu iğrenç ifadeleri kullanır: Hüseyin Rahmi Gürpınar: “Bire bir alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor”; Halit Ziya Uşaklıgil: “Bayıldım”; Abdülhak Hamit Tarhan: “Cennete girdim sanıyorum”; Hüseyin Cahit Yalçın: “Hayranım”.

 

Şiir ve Hikâye İdeolojinin Emrinde Olunca

 

Şiirde batılılaşmanın en büyük öncülerinden biri Abdülhak Hamit’dir. İlk şiirlerinde Divan Edebiyatı’na yakın duran Tarhan, “Sahra” adlı eseri ile Divan Edebiyatı’ndan fersah fersah uzağa düşen bir üslup ve şekille yazmaya başlar. Corneille, Moliere, Victor Hugo, Voltaire ve Musset etkisindedir. Bu yazarların eserlerini muhabbetle okuyuşun ardından bilfiil taklide yelteniş mevcut. Tarhan’ın edebi görüşü bu anlayış üzerine kuruludur. Divan Edebiyatı eleştirileri ile yeni neslin Divan Edebiyatı’na olan ilgisini kırar. Bir nevi Divan Edebiyatı’nı parçalamak gibi vazife yerine getirir. Namık Kemal, Recaizâde Mahmud Ekrem, Tevfik Fikret ve Ali Ekrem gibi batılı anlayışı yaşatan yazar ve şairlerin yetişmesine vesile olur.

 

Yeri gelmişken belirtelim. “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı birçok yönden ideolojiktir.” ifadesinin en güzel örnekleri o dönem yazılan şiirlerdir. Birkaç misal: 30’lu yıllarda Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) “Atatürk Mevlidi” yazar ve şöyle der: “Merhaba ey baş halâskâr merhaba/Merhaba ey ulu serdâr merhaba!/Merhaba ey milletin mahbubu sen/Merhaba ey Türklüğün matlubu sen/Ger dilersiz bulasız şevkü necat,/Can verin tek Türk'e râm olsun hayat./Ger dilersiz, bulasız halktan necat,/ Atatürk'e Atatürk'e es selât.”

 

Meşrutiyet’te Kemalettin Kâmi olan adını “Türklük aşkına” Kemalettin Kamu olarak değiştiren bir başka Cumhuriyet şairi ise: “Burada erdi Mûsâ/ Burada uçtu İsa,/ Bülbül burada varsa, Hürriyet için öter…/ Ne örümcek, ne yosun/ Ne mûcize, ne füsun,/ Kâbe Arab’ın olsun/ Çankaya bize yeter...” gibi dizeler döktürür. Bunların dışında Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Edip Ayel gibi şairler de benzer üslup ve anlayışla onlarca şiir kaleme alır.

 

Edebiyat tarihinde Milli Edebiyat Dönemi içerisinde gösterilen, tam teslimiyetle batılılaşma yanlısı diyemeyeceğimiz ama köklere de sımsıkı bağlı olmayan Ömer Seyfettin’in (1884-1920) hikâyeleri oldukça dikkat çekicidir. Fransız Devrimi sonrası birçok coğrafyayı saran ırkçı ve milliyetçi dalga Osmanlı topraklarında da hızla yayılıyordu. Başta Ziya Paşa ve Ahmet Vefik Paşa olmak üzere Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi aydınlar bu akıma kapılmışlardı. Ömer Seyfettin’in “Primo Türk Çocuğu Nasıl Doğdu, Primo Türk Çocuğu Nasıl Öldü” adlı hikâyeleri bu manada ırkçı fikirlerle doludur. Bir asker olan Ömer Seyfettin, 23 Ocak 1913 tarihinde Enver Paşa'nın organize ettiği Bab-ı Ali Baskını'na katılır. Daha sonra askerlikten ayrılarak yazarlık ve öğretmenlik yapmaya başlayan Ömer Seyfettin, Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirilir ve burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazar. Şeker hastası olan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde Haydarpaşa Hastanesi'nde hayatını kaybeder ancak onca ününe rağmen hastanede onu tanıyan kimse yoktur ve cesedi kadavra olarak kullanılmak istenir. Gazetede yayınlanan bir fotoğrafla harekete geçen yakınları hastaneye koşarlar lakin kafası gövdesinden ayrılmış ve karnı yarılmış bir cesetle karşılaşırlar.

 

Osmanlı ile başlayan batılılaşma serüveni içerisinde Cumhuriyet Türkiyesi’nde de devam eden Türkçülük, Arapçılık, Kürtçülük gibi akımlar, batıcı dünya görüşünün farklı versiyonudur. Batı, kendi iç cephesinde, dilde ve kültürde emperyal gayeler güder ve genişlerken, kendi dışındaki ülkeleri, milletler ve kavimler halinde küçültmek istemiştir. Milliyetçilik, her kavmin ortak nefsine hitap ettiği için cazibedar olmuş, ama nihai noktada kendi kavimleri de dâhil, savunan bütün milletleri çürük bir ceset haline getirmiş, medeniyetlerini kaybetmelerine sebep olmuştur. Ziya Gökalp (1876-1924), örneği üzerinden gidelim: Önceleri “Kürtçülüğün Esasları” diye kaleme alınan eser, daha sonra Cumhuriyet Döneminde “Türkçülüğün Esasları” halinde yeniden güncellenmiş ve resmî ideolojinin en önemli kaynağı haline getirilmiştir. Sosyolog Emile Durkheim etkisinde bir dünya görüşü oluşturmaya çalışan Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğu’nda halk edebiyatı-aruz vezni, Türk müziği-Osmanlı müziği, Halk edebiyatı-Osmanlı (Divan) edebiyatı gibi ikiliklerden kurtulmak ve Türkleri dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmek ister. Gökalp’in beslemeye çalıştığı bu dünya görüşünün adı “Turan”dır. İlk defa Macarlar arasında 1839’da Türk kavimlerine kök araştırma yolu olarak kullanılan “turan” kelimesi, Türkçü-milliyetçi akımlar tarafından çabucak benimsenmiş ve ideolojik bir form haline gelmiştir. Gökalp’in bir şiiri bu ideolojinin genel formunu vermektedir: “Vatan ne Türkiye’dir Türk için ne Türkistan;/ Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir; Turan!...”

 

Nihai Olarak

 

90 yıldır eğitim sistemimize nüfuz etmiş bu eserler gençlerimizi tarihinden, içinde bulunduğu toplumdan, ailesinden, dini ve örfi yaşam tarzından uzaklaştırmakta ve karşılığında ise faciadan başka bir şey vermemektedir. Ülkemizin uzunca bir zamandır, neden bir türlü köklerine bağlı bir nesil yetiştiremediği bu eserlere ve bu eserlerin bağlı olduğu dünya görüşünün hayatımızdaki rolüne bakılarak rahatlıkla söylenebilir. Ciddi anlamda bir revizyon, yenilenme ve elemenin şart olduğu kültür faaliyetine girişmek gerekmektedir. İkili, üçlü anlayışla, evde başka, okulda başka, camide başka, sokakta başka bir dil ve diyalektikle sürdürülen yaşam şekli doğrunun ne olduğunu gençlere öğretmediği gibi ideolojik anlamda kamplaşmalara da sebebiyet vermektedir. Batı bunu isteyebilir, hatta İslâm ve Anadolu düşmanları bu kamplaşmaları memnuniyetle karşılayabilir ama biz istiyor muyuz, biz memnuniyetle karşılıyor muyuz? Bir çeşit pornografi olan Hüseyin Rahmi’nin ve Halid Ziya’nın kitapları hala niçin 100 Temel Eser arasında sayılır ve okutulur? Şaşkınlıkla karşılıyoruz. Diğer taraftan her kitabında Anadolu insanını aşağılayan, dindar insanları geri kafalı olmakla itham eden, eserlerinin birçoğu bu manada rezaletle dolu olan Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri niye okunması zaruri kitaplar arasında önerilir? Burası da gerçekten anlaşılmaz. Kaldı ki bir dokunulmazlık olayı varsa bütün bir millet olarak bilmek hakkımız. Uzatmayalım ve yazımızı muradı muradımız olan Üstâd’ın bir ifadesi ile noktalayalım: “Türkiye’nin bir buçuk asırdır beklediği gerçek ruh ve kültür ihtilali, önce ‘Bâbıâli’nin millileştirilmesi, ahlakileştirilmesi ve temel görüşe oturtulmasıyla başlayacaktır.”

 

Kaynaklar:

  1. Gür, Âlim, ve Ertan Engin. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. İstanbul: Akçağ Yayınları, 2015.
  2. Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. C:1. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016.
  3. Kısakürek, Necip Fazıl. Bâbıâli. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 1990.
  4. Enginün, İnci. Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016.
  5. Gökalp, Ziya. Türkçülüğün Esasları. İstanbul: MEB Yayınları,  1990.
  6. Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Yaban. İstanbul: Birikim Yayınları, 1977.
  7. Güntekin, Reşat Nuri. Çalıkuşu. İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2010.
  8. Adıvar, Halide Edip. Vurun Kahpeye. İstanbul: CAN Yayınları, 2017.

 

Aylık Dergisi 161. Sayı

 
Etiketler: cumhuriyet dönemi edebiyat,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı