Yazı Detayı
01 Mayıs 2018 - Salı 01:52
 
Çirkinliğin Ressamı ve Sanat Hakkında Notlar
Oğuz Can Şahin
 
 

Doğduğunda onun öldüğünü düşünüp, bütün gayretlerini anneyi kurtarmaya vermişlerdi. Ressamın amcası Doktor Don Salvador, ufaklığın yüzüne bir nefes aldığı puronun dumanını üflediğinde öldü zannedilen bebekten bir ağlama sesi duyuldu. Minik ressam soyadını annesi Maria’dan aldı. Babası da Malaga'da resim öğretmeniydi. Meşhur sanatçı, babasının resim öğretmeni olması sebebiyle küçük yaşta resim yapmaya başladı. O, sonun hiçbir zaman gelmeyeceğini ifade ederek, her zaman “şimdi”nin eşsizliğine dikkat çekti. Sanatçının kendi çağından mesul olduğunu, dolayısıyla dünyada olup biten iyi-kötü-çirkin ne varsa onlara vurdumduymazlık yapılmaması gerektiğini savunurdu. Resmin düşmana karşı savunma ve savaş aracı olduğuna inandı. Anne Maria, evladının asker olursa general, keşiş olursa papa olacağını geçirmişti gönlünden; ama minik sanatçı daha dokuz yaşında bir matador çizdi. 

 

27 Nisan 1937'de Almanlar tarafından bombalanan İspanya’nın Bask Bölgesi’ndeki Guernica kasabasının durumu, ressamı çok etkilemiştir. Bu kasabadaki bombardıman, onu derinden etkilediği için, aynı isimle bir eser icra etti. Paris’teki bir sergide Alman generalin, “bu resmi siz mi yaptınız?” diye sorması üzerine, “hayır siz yaptınız!” cevabını vermiştir.

 

1931 yılında yaptığı ‘Sarı Saçlı Kadın’ eseri, seneler geçtikten sonra ünlü Fransız Henri Matisse’in "1940 Rüyâsı" isimli eserine ilhâm vermiştir.

 

Meşhur ressam, Gençliğinde Cezayir'de Abdülgaffar isimli bir hattattan ders almıştır, Anadolu kilimi ve halı desenleri hakkında epey bilgi sahibi olduğunu da biliyoruz. Fatih Sultan Mehmet devrinde yaşayan "Kara Kalem" lakablı bir köylü ressama hayranlığı vardı.

 

Picasso’nun resim hakkındaki şu ifadeleri alâka çekicidir:

“Herkes resmi anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun cıvıltısını anlamaya çalışmayız? Neden geceyi, çiçekleri, çevremizdeki her şeyi, onları anlamadan severiz? Nedense insanlar, mevzu resim olunca onu anlamaları gerektiğini düşünüyorlar, öyle sanıyorlar... Ah bir anlasalar; her şeyden önce sanatçının eserini yapmaya mecbur olduğundan, zorunluktan yaptığını, eserin dünyanın önemsiz bir parçasından başka bir şey olmadığını ve ona da dünyada bize zevk veren, ama mânâlandırmaya çalışmadığımız öteki bir sürü şeyden biri gibi bakılması gerektiğini... Ama anlatamıyoruz! Resmi anlatmaya çalışanlar, genellikle yanlış ağaca havlıyorlar!”

 

“İnsanlar her şeyde ve herkeste bir mânâ bulmaya çalışıyorlar; çağımızın hastalığı da bu... Pratikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, ama kendini bütün çağlardan daha pratik sanan bir çağda yaşıyoruz!” derdi. Hayatı film olsaydı, dramatik ve gerilimli sahnelere tanık olabilirdik, çünkü o kendisine gerekli olan şeyin gerilim olduğunu ifade ederdi. Pablo Picasso âsi ruh hâli sebebiyle, her zaman dış dünyayla çatışıyordu, Nisan (1973) ayının bir gününde hayatını kaybetti. Salvador Dali’nin “Portrait of Picasso” diye bir eseri vardır. Ayrıca, “ben güzelliklerin ressamıyım, Picasso çirkinin” demiştir.

 

Avrupa’da Estetik Tartışmaları

 

Sanat, biz ondan haz aldığımız için mi ehemmiyetlidir, yoksa başka bir sebebi mi var? Ya herhangi birine haz veren bir eser, bir başkasını hüzünlendiriyorsa? Yapmaktan hazzettiğimiz eylemler yahut beslediğimiz duygular, pekala bir başkası tarafından nefret edilen şeyler olabilir. Alexander Baumgarten bilim dalları arasına “estetik” diye bir şube eklemiştir. Daha sonra, Heinrich Schütz, Felix Mendelssohn (Johan Sebastian Bach’tan etkilenmiştir), sanat tarihçisi Joachim Winckelmann sanatın temelinin güzellik-estetik olduğuna dair eserler verdiler. Bu Alman yazarlarından sonra Avrupa’nın diğer ülkelerin de estetik adına tartışmalar arttı. Mesela, Edmund Burke, Francis Hutcheson.

 

Lev Tolstoy, “Sanat Nedir” eserinde yukarıda bahsettiğimiz yazarlar-düşünürlerin sanata bakışına dair fikirlerini beyan etmiştir. Baumgarten: “Güzeli, parçaların karşılıklı olarak birbirleriyle ve bütünle olan ilişkilerindeki uyum ve düzen belirler. Güzelin ereği (hedefi) hoşa gitmek ve arzu uyandırmaktır.” (1)  Mendelsshon’a göre sanat: Belli belirsiz bir duygu olarak algılanan güzeli, gerçeğe ve iyiye doğru götürme, yüceltme işidir. Sanatın amacı ahlakî mükemmelliktir.(2) Winckelmann’a göre: “Her tür sanatın temel yasası ve amacı yalnızca güzelliktir; iyiden tümüyle ayrı ve bağımsız güzellik. Üç türü var güzelliğin: 1. Biçimsel güzellik, 2. Nesnelerin durumlarında ifadesini bulan düşünsel güzellik (plastik sanatlar) 3. Yalnızca ilk iki koşulun var olmasıyla ortaya çıkan ve sanatın en yüce amacını oluşturan ifade güzelliği; antik sanatta gerçekleştirilmişti bu güzellik, bu nedenle bugünkü sanat da antik sanata öykünmek zorundadır.”(3) Hutcheson ise: “sanatın amacının güzellik olduğunu belirtir; güzelliğin ise özü, çoklukta tekliğin ortaya çıkmasındadır. Neyin güzel olduğunu anlamada bizi etik içgüdümüz yönlendirir. Bu içgüdü estetiğe aykırı olabilir. (...) güzel her zaman iyiyle birlikte değildir, ondan ayrılır, ona aykırı olabilir”(4)

 

Baumgarten ayrıca hayatta en güzel şeyin tabiat olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla bir eser tabiatı ne kadar taklit ederse, o kadar ehemmiyetliydi. Her eserin bir hikâyesi vardır. Bana kalırsa, hikâyesini en iyi yansıtan, o hikâyedeki hissi, tiyatro, resim ve müzikle karşısındakine aktarabilen herhangi birisi sanatçıdır.

 

Alman besteci Richard Wagner İskandinav mitolojisinden esinlenmiştir. “Uçan Hollandalı” eserini buna misal verebiliriz. Uçan Hollandalı’yı Karayip Korsanları Dünyanın Sonu isimli filmden hatırlayanlar olacaktır. Wagner hayatının bir döneminde anarşistlikle suçlandığı için 1839’da Paris’e sığındı. Sonra başarılı olması sebebiyle memleketi Almanya’nın kapıları tekrar açıldı. Uçan Hollandalı’nın efsanesinden bahsedecek olursak, kaptan Van Der Decken bir zamanlar, ‘yasaklı bölge’ olarak Afrika’nın doğusunda bulunan Ümit Burnu denilen yere doğru mürettebatıyla gitmektedir. Decken, “dünyanın sonu” denilen yerdeki fırtınayı fark etmemiş ve azgın dalgalara yenik düşmüştür. Ümit Burnu’ndan geçmek isteyen Decken, inadı yüzünden şeytan tarafından lanetlenmiştir. Bu efsaneden sonra, insanlar fırtınalı havalarda Ümit Burnu açıklarında Uçan Hollandalı’yı gördüklerini rivayet etmişlerdir. Efsaneye göre Decken ve lanetlenmiş mürettebatı kendisini gören diğer gemicileri öldürürmüş, gemideki ganimetleri de yağmalarmış. Wagner de bir gün Riga’dan yola çıkarak Norveç açıklarında uzun süre denizde mahsur kalmıştır. O esnada Uçan Hollandalı’yı tasarlamaya başlamış. Wagner, efsaneye şöyle bir ekleme yapmıştı; Hollandalı’nın üzerindeki lanetten kurtulabilmesi için bir kadının, ölene kadar kendisine sadık kalması gerekmekteydi. Kadınların sadakatine inanmayan şeytan, kaptanın yedi yılda bir karaya çıkmasına ve onu özgürlüğe kavuşturacak kadını aramasına müsaade verirmiş. Istırapla dolu yedi yılın ardından karaya çıkan Kaptan Decken, bir sandık dolusu para karşılığında tüccar Daland’a evinde kalmak istediğini söylemiş. Tüccar da bu teklifi kabul etmiş... Lanetli Kaptan Decken, tüccarın evine gittiğinde bir tablo görmüş, tablodaki tasvir edilen gemici kendisinden başkası değildir... Tüccarın kızı Senta, Decken’i görünce, onun Uçan Hollandalı olduğunu hemen anlamış. Bir başkasıyla nişanlı olmasına rağmen, Decken’in, evlenme teklini kabul etmiş. Senta, “ölene kadar sana sadık kalacağım” diyerek söz vermiş. Senta’nın eski nişanlısı kadına eski, mutlu günlerine dönmeleri gerektiğini söyleyince, Uçan Hollandalı yine denizlere açılması gerektiğini anlamış. Decken, tam denizlere açılacakken, Senta “şu ana kadar sana sadık kaldım, ölünceye kadar da sadık kalacağım” diyerek, kendini dalgalara bırakmış. Böylece Hollandalı’nın laneti kalkmış. Wagner dinlerken hep bu hikâye aklıma gelir. Demiştik ya her sanat eserinin bir hikâyesi vardır diye. Yine müzikten bir misal daha verecek olursak; Fransız Claude Debussy’nin “La Mer”  yani “Deniz” isimli eseri de harikuladedir. Kendisi yorulduğu zaman, denizi seyretmeye bayılırmış, bu eylem ona yeniden çalışma gücü verirmiş. Deniz isimli eseri dinleyince bin çeşit ses işitir gibi olmuştum. Hülasa olarak, İnsan şaheser olarak doğar, ölünce de yaşayış şekline göre kıymet görür, “insan hayatı yaşayanlarla yaşar” ölçüsündeki gibi.. İnsan eserin tâ kendisi olduğu için “sanat”a dair söylenenlerin her birisi biraz eksikmiş gibime geliyor. Hakikati bulanlar olmuştur elbette, onlar da “ben buldum” der mi, onu da bilmem...

 

Dipnotlar

1-Tolstoy, Sanat Nedir, Türkiye İş Bankası, sh. 21

2-a.g.e, sh. 22.

3-a.g.e, sh. 23.

4-a.g.e, sh. 23.

 

İstifade Edilen Kaynaklar

Elif, Salih Mirzabeyoğlu

Büyük Muztaribler I. ve II. Cilt, Salih Mirzabeyoğlu

Sanat Nedir?, L.N. Tolstoy

 

Aylık Dergisi 163. Sayı

 

 
Etiketler: Çirkinliğin, Ressamı, ve, Sanat, Hakkında, Notlar,
Yorumlar
Haber Yazılımı