Yazı Detayı
01 Ağustos 2014 - Cuma 14:27
 
Çeşitli Veçhelerinden Zaman Meselesi
Ömer Emre Akcebe
 
 

“…Böyle daldan dala tedâilerle

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

Döllenir kelimeler kelimelerle

Sura üflenmeden önce soyumuz”

(Salih Mirzabeyoğlu)

 

Mesele çetrefilleştikçe, insanın o mesele üzerinde kalem oynatma rahatı da kaçıp gidiyor. Sonsuz adet meselenin meselenin, geri kalan sonsuz adet meseleyle olan bağı ve toplamda tüm meselelerin tek bir merkezde toplanışı içerisinde, biz kendimizce meseleleri anlamaya ve kendi adımıza anlamlandırmaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz sayımızda “Temel Meseleleri” ele almıştık. “Kendisini insana empoze eden, izahına yanaşılmasa da, duygumuz, düşüncemiz ve iradî faaliyetlerimizde hâkim olan ve tüten mânâlar.” Temel meselelerden birinci dereceden öz olan meseleler hakkında derinliğine bir çalışma yapmamış, bunun yerine ikinci dereceden özle ilgili meseleler üzerinden birinci dereceden meselelerden bahsetmiş ve bu meselelerin çözüme kavuşturulması noktasında İBDA Fikriyatını işaretlemiştik. Bu yazımızda temel meselelerde özele iniyor ve zaman meselesi üzerine çalışıyoruz.

Temel meseleler diyoruz, yâni dünya görüşü olmak iddiasındaki her fikrin kendi açısından çözüme kavuşturması gereken meselelerden bahsediyoruz. Yalnızca felsefî araştırma sahası olarak da anlaşılmasın. Kültür ve medeniyet, temel meselelere verilen yanıtlara göre şekilleniyor. Eski Mısır Medeniyeti’ni ele alalım, firavunlar devrinden bu devre sarkan eserler arasında belki de en dikkat çekici olanlar, mezarlardır. Eski Mısır’ın inancına göre ölüler yeniden dirileceği güne hazırlık için mumyalanır ve büyük bir hazineyle beraber defnedilirlerdi. “Mısır Ölüler Kitabı”, ölümü ve sonrasında yaşanacak olanları tafsilâtlı bir şekilde anlatır. Bu misâl bize Eski Mısır’ın temel meseleler arasında yer alan ölüm ve ölümsüzlük bahislerine getirdiği çözümü ortaya koyması bakımından önemli. Ölümden sonra bir hayat olduğuna Eski Mısır’da inanılır. Ne var ki, bu dünya ziynetlerinin ölümden sonra fayda sağlayacağına da inanılır. Ölümden sonra bir hayat olduğu, mutlak hakikat. Bu hakikat Mısır Medeniyetine Allah’ın gönderdiği peygamberlerden biri vasıtasıyla bildirilmiş yahut nakledilmiş fakat ölümden sonrasına dair olan malûmat akıl zaviyesine indirilerek tahrif edilmiş. Eski Mısır’ın ölüm ve ölümsüzlük meselelerine getirdiği çözümlerden bahsediyoruz, çünkü biz biliyoruz ki temel meseleler ancak “Mutlak Fikir” ile çözüme kavuşturulabilir. Temel meselelere getirilen çözümler ya “Mutlak Fikre” muhatab çözümlerdir, ya “Mutlak Fikir”in tahrif edilmiş hâline muhatab çözümlerdir, ya da “Mutlak Fikre” muhatab anlayışın çözümlerinin tahrif edilmiş hâlidir. Bizim içinde bulunduğumuz ahir zamanda “Mutlak Fikir” olan İslâm tahrif edilmekten münezzeh, tüm zamana ve mekânâ şamil olan dindir. Hâliyle, “Mutlak Fikrin” tahrif edilmesinden bahsedilmez. O zaman bizim temel meseleleri lâyıkıyla çözüme kavuşturamıyor oluşumuzun kaynağını “Mutlak Fikre” muhatab anlayışın tahrif edilmesinde aramamız icab eder. Üstad Necib Fazıl (1904-1983) diyor ya:

- “- İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.

- Anlayış mı?.. Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…

- Güneş yenilenemez, Göz yenilenir.

- İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her ân biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…

- “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.” [1]

İşte, bugün temel meselelerin çözüme kavuşturulamaması noktasındaki a’raz Üstad Necib Fazıl tarafından teşhis edilmiş, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından da “Mutlak Fikir”e muhatab “Bütün Fikir” olan İBDA ile anlayışın yenilenmesi dâvâsı ortaya konmuştur.

Bugünkü manzaraya bakacak olursak, insanlık, tarihi boyunca inşa edilmiş olan irfan bütün şubeleriyle yıkılmış ve topyekûn insanlık bu enkazın altında kalmış gibi bir vaziyet hâkim. İşte, böyle bir vaziyette Büyük Doğu-İBDA, enkaz hâlindeki irfan verimlerini “Mutlak Fikir” önünde hesaba çekerek yeni bir dil, anlayış, ahlâk, fikir, sanat ve bunların toplamından ibaret olan irfanı tesis etme davası güden yegâne mihraktır. Tarihte kayıtlı bulunan ve bugün bizi hayrete düşülen birçok değişim, gerçekleştiği devirde toplum tarafından ânı ânına idrak edilememiştir. “Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet”i ele alalım. Osmanoğlu Beyliğinin kuruluşu safhasında, beylikte yaşayan kaç kişi üç kıtaya adaletle hükmedecek, hilâfeti taşıyacak bir devletin temellerinin atıldığından haberdardı? Bugün de benzer bir manzara hâkim. Anlayış bakımından insanlık, tarihte eşine az rastlanır cinsten bir devrime hazırlanılırken, birçokları istikbâlden habersiz şekilde olup biteni günlük zaviyeden, mahallî bakımdan seyretmekle yetiniyor. Çağ değişiyor, dünya, mihraklandıramadığı için kendisine ruhî buhrandan başka bir şey getirmeyen madde-makine çağını terk ediyor ve “Mutlak Fikre” muhatab “Bütün Fikir” İBDA çağına doğru yelkenlerini doldurmuş ilerliyor…

Bahsedeceğimiz meseleye dönecek olursak, birkaç sayıdır olduğu üzere, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı “Temel Meseleler” olan “Kültür Davamız” adlı eseri üzerindeki çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bu sayımızdaki konumuz “Varlık ve Zaman”. Bu başlık içerisinden bizim hissemize düşen ise; Zamanın Üç Buudu, Ruh ve Zaman, Zamansız Varlık, Varlıksız Zaman ve Dehr ve Zaman başlıkları. Başlıklardan da anlaşılacağı üzere “zaman” gibi girift bir meselemiz var. Bu münasebetle zamanın ne olduğuyla başlayalım. Unutmadan, bu yazıdaki bahisler kendi şuur seviyemizi yansıtmaktadır. Meselelerin çözüm çekirdekleri İBDA Külliyatında mahfuzdur.

Zaman

Meseleleri ele alırken, o meseleye çeşitli suâller yöneltiriz ve karşılığında aldığımız yanıtlarla da meseleyi çözüme kavuştururuz. Benzer soruları eğer ki “zaman”a soracak olursak, karşılığında hiçbir yanıt alamadığımız gibi kafamız karışır, apışıp kalırız. Zaman da, tıpkı diğer ruhî meselelerde olduğu gibi akılla kuşatılmaya müsait olmayan, üzerinde analitik denklemler kurulamayan, idrakin aczini idrak ettiren meselelerden… Öyle ki İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, zaman ile alâkalı olarak söze şöyle başlıyor:

- “Başkası olmasa da, büyük ZAMAN muamması kâfi bir mucize değil midir? Zaman dediğimiz o hudutsuz, sessiz, duraksız şey ki hızla akar, atılır ve denizlerin meddi gibi her şeyi kucaklar; üzerinde biz ve bütün kâinat buğu gibi, şimdi var ve bir an sonra yok olan hayâller gibi dalgalanırız.  Evet bu, kelimenin tam mânâsı ile bir mucizedir; bizi müebbeden dilsizliğe mahkûm eden bir şey ki, onun hakkında söyleyecek bir tek kelimemiz bile yoktur.” [2]

Böyle bir meseleyi ele aldığımız için zaman şudur diyemeyeceğimiz için meselenin etrafından dolaşmak niyetindeyiz. Böylelikle en azından zaman meselesi hakkında bir fikir sahibi olmayı ümid ediyoruz.

I - Varlık Mertebeleri

Varlık ve Zaman ile başladık. Bu girişten muradımız öncelikle varlık mertebeleri içerisinde “zaman”ın içinde bulunduğu âlemi işaretlemek ve yazımızın bundan sonraki kısmında faydalanmak içindir.

İBDA Hikemîyatına göre varlık mertebeleri, “birbiriyle ilgili bir tasnifle üçe ayrılır; “Zat Âlemi”, “Emr Âlemi”, “Halk Âlemi”. İçinde bulunduğumuz âlemden itibaren sıralayarak bu âlemlere bakacak olursak:

Halk Âlemi: Ölçülüp biçilebilir varlıklar.

Emr Âlemi: Halk Âlemine nisbetle her türlü keyfiyetten uzak ve Zât Âlemine nisbetle keyfiyet dairesine giren, bölünme ve terkib kabul etmez keyfiyet hâlindeki tecellilerdir. Ruh, Emr Âlemi’ndendir… Mukaddes ölçü meâli:

- “De ki, ruh Rabbimin emrindendir.”

Zat Âlemi: Görünür ve görünmez her türlü keyfiyetten uzak, insana şahdamarından daha yakınken ne O sanılır ki O’na perde, ötenin ötesinde, ötenin ötenin de ötesinde, sonsuz kere ötenin ötesinde, bütün varlıkların yaratıcısı “Mutlak Varlık”ın zat ve sıfatlarını ifâde eden Âlem… Mukaddes ölçü meâli:

- “Biliniz ki halk ve emir O’nundur.”” [3]

Zaman, bu âlemlerin ilki olan Halk Âleminde tecelli eder. Emr Âlemi’ne tâbi olan ruhun zaman dışı olduğunu hesaba katacak olursak, Emr Âlemi zamandan münezzehtir. Zat Âlemi zamandan münezzehtir. “Allah Evvel’dir, Ahir’dir zamanla alâkası yoktur. O Zâhir’dir, Bâtın’dır, mekânla alâkası yoktur.”

Ve son olarak zaman, “sonsuz olana nisbetle sonlu olanın değişme ölçüsüdür.”

II - Varlık ve Kontinyum (Continuum)

Âlem, vücûd-ı mutlakın arazları olarak zahir oldu

O vücûd-u mutlak olmaksızın âlem ayn-ı ademdir

Her bir anda sana bir vücûd gelir

Binâenaleyh O’nun her nefesine* ihtiyacın vardır[4]

[*Ya-nî vücûd-ı mutlakın feyz-i mukaddesle tecellisine]

 

Kontinyum, art arda gelen elemanların birbirinden bariz şekilde farklı olmadığı, ancak aşırı uçlardaki elemanların birbirinden çok farklı olduğu sıralı dizi. Melodide devamlılık ve sürüp gitme mânâsında da kullanılıyor.  

İBDA Hikemîyatına göre zaman; “bir varlık-bir yokluk temposunda, sürekli ve arazsız dönüşte tecelli eder; bu öyle bir hızdır ki, yokluk varlığın-varlık yokluğun aynıdır. Hem varlık ve hem de yokluk, bütün zıtlıkların künhü olarak toplandığı iki kutbu temsil ederken, “her şeyin zıddıyla kâim olması” ölçüsü ile, yaratılmış vasfıyla vardır. “Yok” yoktur; yok da bir mahlûk olarak vardır… Ve Halk Âlemi’nin her ân ve her ân yok oluşu içinde zaman tecelli etmektedir.” [5]

Bir ân için farz edelim ki “Halk Âlemi” bir bütün olarak tek bir kadraja sığabilsin. Büyük Patlamadan sonra kütle çekiminin diğer güçlerden ayrıldığı düşünülen en kısa zaman süresi olan Planck Zamanı (10-49 saniye) kadar bir aralıkla da Halk Âlemi’nin kare kare fotoğraflandığını düşünelim. İnsan beyninin görüntü olarak saniyede 24 kareyi idrak edebildiğini biliyoruz. Bir de düşünün ki 10-49 saniyede bir varlık-bir yokluk… Bir, iki hatta birinci ve yüzüncü kare arasında bile ciddî bir farklılık söz konusu olmayacaktır ve ard arda sıralanan fotoğraf karelerinin çekimi kadar bir zaman aralığı bırakarak film şeridi üzerinde oynatıldığında süreklilik arz edecektir. Bizim verdiğimiz misâldeki zaman aralığında bile Halk Âlemi’nin yokluğunun idrak edilmesi mümkün

 Unutmadan, idrak edilemese bile gelen her yeni kare bir öncekine nisbetle farklı ve yeni. Ve yine unutmadan, film, fotoğraf karelerinin belli bir hızla beyaz bir perdeye yansıtılması işiyken, fotoğraf değil, film. Bizim verdiğimiz misâldeki zaman aralığında bile Halk Âlemi’nin yokluğunun idrak edilmesi mümkün olmayacaktır.

Meselenin İBDA Hikemîyatında işaret edilen sırrına dönecek olursak; varlığın zaman adıyla bir varlık-bir yokluk temposu içerisindeki vaziyeti aslında her nefeste yenileniş, yeniden yaradılış, “Mutlak Varlık”ın ân be ân tecellisi gibidir. Her yeni tecelli yeni bir yaradılıştır ve bir önceki hâlin aynı değil mislidir. Muhyiddin-i İbn Arabî (1165-1239) Hazretleri bu hususla alâkalı olarak şu mukaddes ölçü meâline işaret etmektedir:

- “Belki onlar her ân yeni yaratılıştan şüphededirler.”[6]

III - Zamanın Üç Buudu

“Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kâinat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.”

(Necib Fazıl)

Eğer ki yazımızı başından itibaren okuyarak geldiyseniz, yazımızın başını okumakla geçirdiğiniz ânlar geçti ve artık yok. Yazımızın geri kalanını okumak niyetindeyseniz, yazının geri kalanı da şimdiden istikbâl. Bu okumuş olduğunuz satırlar ise idrak edinceye kadar mâziye karışsa da hâl.

İBDA Hikemiyâtında zamanın üç buudu bahsinde kendisine genişçe yer ayrılmış olan ortaçağ filozoflarından Agustin, zamanla alâkalı olarak diyor ki:

- “Âlemin varlığından önce zaman düşünülemez, diyor.  Siz hiçbir zaman hiçbir şey yapmadan kalmadınız, çünkü zamanı siz yaptınız. Eğer zaman ezelî olsaydı, zaman olmayacaktı. Vakıa, zaman nedir? Onu kolayca kim açıklayabilir? Onu kelimelerle kim ifâde edebilir? Ama yine de bize ondan daha mahrem ne vardır? Zaman nedir diye kimse bana sormaz, onu biliyorum; eğer bana sormuş olsalar ve ben açıklamaya kalksam onu artık bilmiyorum. Fakat kuvvetle söyleyebilirim ki, eğer bir şey geçmiş olmasaydı, geçmiş zaman olmazdı. Olacak bir şey olmasaydı gelecek zaman olmayacaktı. Şimdi bir şey olmasa, hâldeki zaman olmazdı. Geçmiş ve gelecek, bu iki zaman nasıl vardırlar? Çünkü geçmiş artık yoktur ve gelecek daha olmamıştır. Hâle gelince, eğer o hep hâl olarak kalsa, geçmişe karışmasaydı, zaman olmaz, ezelîlik olurdu. Hâl daima geçmişe karışıyorsa, onun var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Öyleyse zaman vardır ve hep var olmaya meyleden bir şeydir. Geçmiş artık var olmayan, gelecek de henüz var olmamış olandır; ve sadece hâl ölçülebilir. Geçmiş ve gelecek, vardırlar; çünkü onları düşünebiliyoruz.  Geçmiş ve gelecek tasavvurlarımızda hazırdırlar. Zaman, hareket değildir, olsa olsa hareketin ölçüsüdür. Zaman, ruhun bir farkı, mesafesidir. Biz, geçmişi zihnimizde hatıra ile ölçüyoruz; geleceği bekleme ile ölçüyoruz. Sonlu varlığın uçup giden zamanından, sonsuz varlığın ezelîliğini çıkartıyoruz.” [7]

İBDA külliyatından öğrendiğimize göre Agustin’in ortaya koyduğu bu fikir 19. yüzyılda Kierkegaard’la (1813-1855) başlıyan ve Heidegger (1889-1976) ve Jaspers’in (1883-1969) geliştirdikleri varoluş felsefesinin “varlık zamanı”nın kökleridir. Köklerin hakikati de, “hâl”in hakikat rejimi olan İslâm’da.

Şimdi dönüp tekrardan zamanın üç buudundan bahsedecek olursak; hâl, bir varlık-bir yokluk temposunda “Mutlak Varlık”ın tecellisi… Geçmiş zaman yok olsa da, biz geçmişi hafızamızda var edebildiğimiz için zamansız bir varlık hâlinde var… Gelecek ise tahayyül edebildiğimiz için yine zihnimizde var… Öyleyse tabiî olarak zamanın üç buudunun bizimle, insan ile bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Bahsimizi açacak olursak insanlık, tarih buyunca zamanı kayıt altına almaya, onu yönlendirmeye, ortak bir zaman paydasında buluşmaya çalışmıştır. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar ve asırlar hâlinde kayıt altına alınmaya çalışılan, esasında insanın kontrolü dışında tecelli eden varlık-yokluk temposunun ahengidir zaman. İnsan, ruhî bir varlık olması, yâni zamanın varlık-yokluk temposuna dâhil olmayan bir tarafı olması, ayrıca cesedin idrak cihazlarının da kısıtlı olması dolayısıyla zamanın varlık-yokluk temposundaki ahengini maddî bakımdan müşahede edemez. Ayrıca ruhtan gelen sonsuzluk hissinden ötürü oluşun devam edeceğine son derece emin şekilde geleceği tahayyül eder. Zamanın içinde bulunduğumuz hâlden evvelki tecellilerini geçmiş diye hem kendi hafızasında hem de tarih başlığı altındaki umumî bir hafıza da kayıt altına alır. Böylelikle geçmişte cereyan hadiselerden tecrübe çıkartarak içinde bulunduğu hâle nisbetle geleceği kestirmeye çalışır. Tüm bu hâllerin tamamı, zamanı da var eden şuurla ilişkilidir ki bunu zaman şuuru olarak ifade edebiliriz.

Zamanın müşahhas âlemdeki tecellilerini biz harekete ve eşya üzerindeki değişime bakarak anlayabiliyoruz. Buradaki en büyük sıkıntı ise zamanın bir süre olarak algılanması. Yâni eşyada meydana gelişen değişimi düz bir doğru üzerinde ileriye doğru bir akışmış gibi idrak etme yanılgısına düşüyoruz. Zamanla alâkalı misâllerde, akış hâlinde olmasından ötürü çok sık kullanılan nehri ele alalım. Nehirde sular yukarıdan aşağı doğru akış hâlindedir. Gözümüzün, gözümüze nisbetle işleyen aklımızın vardığı sonuç bu. Peki, gerçekten böyle mi? Su bir noktadan diğer noktaya doğru acaba gerçekten de akıyor mu? Bir varlık-bir yokluk temposuna göre nehri ele alacak olursak, öncelikle söylememiz gereken bütün Hâlk Âlemi ân be ân yeniden yaradılış içinde olduğudur. Yâni su bir noktadan diğer bir noktaya akmaz, su başka bir noktada yeniden yaratılır ve bu yaradılış temposu o kadar hızlıdır ki, biz suyun akış hâlinde olduğu vehmine kapılırız. 

Bu bahsi yazarken aklımıza gelen bir hususu da paylaşalım; Rahman Sûresinin 19-20. Âyetlerinden, meâlen:

- “İki denizi salmış birbirlerine kavuşuyorlar – (ama) aralarında birleşmelerine engel bir BERZAH vardır…”

Nehrin sularının, bütün bir Halk Âlemi ile beraber yeniden misilsiz bir şekilde yaradılıp yok edildiği, nehrin akış hâlinde olmasının bizin idrak cihazlarımızın yetersizliğinden kaynaklandığını yazarken şunu fark ettik; iki denizi salmışlar, birbirine kavuşuyor ama karışmıyorlar. İki denizin karışmaması hususu bile eşyanın bir zaman doğrusu üzerinde hareket etmediğinin delilidir. Her ân yeniden yaradılan Halk Âlemi’ndeki her yeni tecelli tabiî olarak Bedî olan Allah’ın emri üzeredir ki bu durum zamanın üç buudu bahsinin insan vehminden ibaret olduğunun delili olarak ele alınabilir. Tabiî, burada insanında akış hâlinde idrak edebildiği zaman içerisinde yaşadığı ve bunun da bir hakikati olduğunu inkâr ettiğimiz anlamı çıkmasın. Meseleyi biz farklı bir veçhesinden ele alıyoruz.

İBDA Hikemîyatının zamanın üç buudunu nasıl ele aldığıyla beraber toparlamak gerekirse:

- “Zamanı kayıtlayan, yâni geçmiş ve gelecek zaman kayıtlarını koyan biziz; yâni bu nisbet ve izâfetler Allah’ın “Dehr” isminin zımnına dahil değildir, bizim koyduğumuz kayıtlardır… “Mutlak Varlık”a göre, zaman bir yokluk nisbetinden ibaret kalır ki, bu da “Dehr” isminin tecellisinden hâsıl olmuştur… Dehr, Zât’a dalalet eden bir isimdir; ve Arş’la taayyün eden zaman da, onun suretdir. Bu izahlar çerçevesinde “ân”, bölünme kabul etmeyen bir vakittir ki, geçmiş ve gelecek, sadece farzediştir; işte bu ân deveran etmekle varlıklar zâhir olur ve “Dehr”in hükümleri meydana gelir… Topluluk mertebesinde “ân”, açılış mertebesinde “zaman”… [8]

Ruh ve Zaman

Ruh ile zamanın ilişkisine gelecek olursak, “ruh”, Emr-Âlemine ait olmasına rağmen Halk Âlemindeki vücudu dolayısıyla zamanla münasebet hâlindedir. İnsan fâni bir varlıktır ve zamanın bir varlık-bir yokluk temposundaki ahengine tâbidir. Buna mukabil ruhî tarafı ile sonsuzluğu hisseder. Ruh, Emr Âlemi’nden olmasından ötürü bir varlık-bir yokluk temposundan doğan sürekli değişim içerisinde değildir. Yalnız üflendiği cesedin Halk Âlemi’nin hâllerinden müteessir olmasından ötürü, yahut üflendiği cesedin idrak kuvvetleriyle idrak ettiği için de zaman ile alâkası vardır.

Bizim bu âlemde müşahede ettiğimiz eşyanın eskimesi, demirin paslanması, suyun akması, dünyanın dönmesi, insanın yaşlanması gibi çeşitli müddetler içerisinde tecelli eden hâllerden ruh münezzehtir. Hâl böyle olunca da bütün bu maddî âlem içerisinde, insanın eşref-i mahlûkat olmasına da bir nedendir ki; Halk Âlemi’nden olan vücud ile Emr Âlemi’nden olan ruh beraberdir. Sonlu ile sonsuzun üstün muvazenesi…

Zamansız Varlık-Varlıksız Zaman

Zaman, bu âlemlerin ilki olan Halk Âleminde tecelli eder. Emr Âlemi’ne tâbi olan ruhun zaman dışı olduğunu hesaba katacak olursak, Emr Âlemi zamandan münezzehtir. Zat Âlemi zamandan münezzehtir. “Allah Evvel’dir, Ahir’dir, zamanla alâkası yoktur. O Zâhir’dir, Bâtın’dır, mekânla alâkası yoktur.” Ve Allah’ın Zâtına delâlet eden “Dehr” ismiyle karşılaşılan ve hareketin bulunmadığı süre bahsi.

Zamansız Varlık-Varlıksız Zaman bahsi üzerinde sözü pek de uzatmaya mecalimiz yok açıkçası. Yalnız İmâm-ı Rabbânî (1564-1624) Hazretlerinin “Mebde’ ve Mead” adlı eserinden bir iktibasla zaman bahsinin de Emr Âlemi’nin de daha iyi bir şekilde idrak edileceğini düşünüyoruz:

- “Allah’ın kelâmında, meselâ Kur’an’da geçmiş ve gelecek zaman ile ilgili fiilî kalıplar bazı insanlar için problem olmuştur. Delâlet edenin (sözdeki fiilin) önce veya sonra olmasından yola çıkarak delâlet edilenin (işaret edilenin) önce veya sonra oluşuna hükmediyorlar. Oysa burada problem yoktur. Çünkü geçmiş ve gelecek zaman, bir zamanın (devir) özel sıfatlarındandır ve o bir ânın genişlemesinden oluşmuşlardır. Delâlet edilen mertebesinde ise, o bir ân kendi hâli üzere olup orada hiçbir genişleme vuku bulmamıştır, geçmiş ve gelecek zamana yer yoktur.

Mantık ehli demiştir ki: Bir tek mahiyyeti, vücûd-ı haricî (gerçek varlık) olmak hasebiyle kendine has gerekleri vardır, vücûd—ı zihnî (hayâlî varlık)  olmak hasebiyle de ayrı sıfatları vardır. Mâdem ki bir tek şeyde varlık ve hüviyetin farklılığına göre sıfatlar ve gereklerin farklı olması caizdir, o hâlde gerçekte birbirinden ayrı olan delâlet edici ve delâlet edilen şeyde bu farklılığın olması öncelikle caizdir. “Ezelden ebede kadar geçen tüm süre, tek bir ândır” demek, anlatım zorluğundan ve ibare darlığındandır. Yoksa oraya ân da sığmaz. Ân da zaman gibi oraya ağır gelir.

Bilmek gerekir ki, Allah’a yaklaşmak makamlarında, imkân dairesinden (yaradılmış âlemden) dışarıya adım atan kul, ezel ve ebedi (zamanın evvelini ve ahirini) birleşik ve tek olarak görür. Peygamber Efendimiz mîrac gecesinde yükseliş makamlarında Yûnus Aleyhisselâmı balığın karnında bulmuş, Nûh tufanının oluşunu görmüş, cennetlik insanları cennette, cehennem halkını da cehennemde müşahede etmiştir. Yine Hazret-i Peygamber sahabenin zenginlerinden olan Abdurrahman b. Afv’ın, diğer insanların cennete girişinden dünya hesabıyla beş yüz sene, ahiret hesabıyla yarım gün sonra cennete girdiğini görmüş, bu gecikmenin sebebini sormuş, o da kendi engellerini ve sıkıntılarını anlatmıştır. (Geçmiş ve gelecekle ilgili) bütün bu olaylar bir ân gibi görünmüştür. Orada geçmiş ve gelecek zamana yer yoktur.

Bu fakîr de bazi zamanlar Hazret-i Peygamberin sadakası ile bu hâlleri yaşamış, meleklerin Hazret-i Âdem’e secde ettiğini ve henüz başlarını secdeden kaldırmamış olduklarını, iliyyîn meleklerinin bu secde ile emr olunmadıkları için secde edenlerden ayrı durduklarını ve gördükleri manzara karşısında istiğrak ve kendilerinden geçmiş vaziyette olduklarını görmüştür. Ahşrette vâdedilen hâlleri kendisine göstermişlerdir. Bu olay ve müşahede üzerinden uzun zaman geçtiği için ahiret hâllerini detaylı olarak anlatmıyorum. Çünkü kendi hafızama güvenmem. Fakat bilmek gerekir ki, bu hâller ve görüntüleri Peygamber Efendimiz beden ve ruhu ile yaşamış, hem beden hem de ruh gözüyle görmüştür. Ona vâris olan diğer insanlar ise tâbi olma hâli el verirse bu hâlleri sadece ruh ve kalb gözleriyle görürler.” [9]

Bu iktibasla birlikte zaman ile alâkalı olarak bizim izah etmeye takat getiremediğimiz bazı hususlarında açıklığa kavuştuğunu ümid ediyoruz.

Dehr ve Zaman

Zaman ile alâkalı çeşitli hususlardan bahsettik, şimdi Dehr’in ne analama geldiğini İBDA Hikemiyâtından işaretleyerek başlayalım ve ardından da bu hususta düşündüklerim hakkında çeşitli bakımlardan Dehr’i anlamaya çalışalım.

- “Dehr, Zât’a delâlet bir isim ve arşla taayyün eden zaman da onun suretidir. Bu izâhlar çerçevesinde “ân”, bölünme kabul etmeyen bir vakittir ki, geçmiş ve gelecek, sadece farzediştir; işte bu “ân”, deveran etmekle varlıklar zahir olur ve “Dehr”in hükümleri meydana gelir… İcmâl mertebesinde “ân”, tafsil mertebesinde “zaman”.” [10]

İBDA Hikemiyâtında yer alan çeşitli eserlerde, ki bizim yazımızda kullandığımız iktibasların kaynağı olan eserlere bakılabilir, Dehr bahsiyle alâkalı birçok husus vardır. Bu konu üzerinde çalışma yapmak isteyenler bu eserlerden istifâde edebilirler. Bizse zaten bulunan iktibaslar yerine Dehr bahsinden kendi şuur aynamıza aksedenleri paylaşmak niyetindeyiz.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, yukarıda da paylaştığımız iktibasta, “Dehr”in ne olduğundan bahsederken, zamanın varlık-yokluk temposu içerisindeki her tecellinin Dehr’in hükümlerinin tecellisi olduğundan bahsediyor anladığımız kadarıyla. O zaman şimdi meselenin başka bir veçhesine dönelim. “Allah’ın kendi nurundan yarattığı Muhammedî Nur’dan, ilk yaratılan Kalem, Levh-i Mahfuz ve ARŞ… Bundan sonra bütün âlemler ve bütün varlıklar…” [11] Levh-i Mahfuz’un zamandan münezzeh olduğunu biliyoruz. Mukaddes ölçülerden meâlen:

- “Burûc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir.(Buruc: 22)[2], ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i mahfûz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayetde de "Bu, Kitap'ta (levh-i mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır.”

Anladığımız kadarıyla, Levh-i Mahfuz, Emr Âlemi’ndendir. Allah’ın emridir. Dolayısıyla Halk Âlemi’yle alâkalı zaman ve mekândan münezzehtir. Bununla beraber Hâlk Âlemindeki zamanın bir varlık-bir yokluk temposundaki tecellisinin her “ân”ı bu kitabda kayıtlı vaziyettedir. Burada iki husus karşımıza çıkıyor, bunlardan birincisi tecelli eden her “ân”ın, yâni Hâl Âlemi’ndeki yıldızların konumundan tutalım da, bir karıncanın nerde hangi çekirge kabuğunu sırtlayıp hangi tecellide nerede olacağına kadar bu kitabda yazılıdır. İkinci husus ise bizim irademizi beyan etmemiz gereken “ân”ların da bu kayıtlı tecellilerde bulunmasıdır. Yâni “Dehr”in hükümleri, bir bakıma zamanın bir varlık-bir yokluk temposunda her ân yeniden yaradılan âlemin yaratılacağı bölünmez hâldir diye biliriz.

Bu bahsettiğimiz husus tabiî ki kendi şuur seviyemizde bize görünendir.

Sonuç Olarak

Geçtiğimiz sayıda ele aldığımız Temel Meseleler başlıklı çalışmanın içinde şöyle demiştik:

Temel meseleler, ferdî ve içtimaî bakımdan sürdürdüğümüz hayatın keyfiyetini ve etkileşim sahası içerisindeki aksiyonumuzu şekillendiren hususlardır.

Temel meseleler, ferdî ve içtimaî bakımdan sürdürdüğümüz hayatın keyfiyetini ve etkileşim sahası içerisindeki aksiyonumuzu şekillendiren hususlardır. “İnsanlar için ruh, madde, zaman, mekân, hayat, ölüm ve ölümsüzlük gibi mevzular, izahına yanaşılmasa da, duygumuz, düşüncemiz ve iradî faaliyetlerimizde hâkim olan ve tüten mânâlardır. Bununla ilişkili ve tepkilerin oluşturduğu etkilendiğimiz –karşılıklı etkileşim sahasını belirten- içtimaî alan ise, etki ve tepkiler boyu değişendir.” [12]

Yeni bir dünya görüşü iddiasında olan her kesimin kendi zaviyesinden çözüme kavuşturması gereken meselelerdir bunlar. İBDA Hikemîyâtı bu meseleleri “Mutlak Fikre” muhatab “Bütün Fikir” ile çözüme kavuşturur. Biz de İBDA Hikemîyatının çözüme kavuşturduğu meselelerden, zaman meselesi üzerine bir çalışma gerçekleştirdik. Yapmış olduğumuz bir iktibasta İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu zaman ile alâkalı olarak; “Bizi müebbeden dilsizliğe mahkûm eden bir şey ki, onun hakkında söyleyecek bir tek kelimemiz bile yoktur” diyordu. Biz de zaman şudur, yahut Dehr budur iddiasından ziyâde, zaman bahsi üzerine çalıştık, düşündük, kendi şuur seviyemizden, idrak aynamızın hissesine düşenleri toparlayarak, bu bahsin üzerine eğildik.

Ümit ediyoruz ki, yaşadığımız hayatın bütün sahteliklerinin yanında, gerçekten de tek olan hakikate, Büyük Doğu-İBDA’nın teklif ettiği dünya görüşüne, İslâm’a Muhatab Anlayış’a bir nebze olsun dikkat çekebilir, ele aldığımız meseleler hakkında merak uyanmasına vesile olabiliriz.

 

 

Kaynaklar

1   Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s. 565.

2   Salih Mirzabeyoğlu, Marifetnâme –Süzgeç ve Şekil–, 2 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2007, s. 99.

3   Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 49-50.

4   Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l – Hikem – Tercüme ve Şerhi–, Cild 3, 4 Basım, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 2011, s. 42.

5   Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 51-52.

6   Muhyiddin İbn-i Arabî, Fusûsu’l – Hikem – Trc. M. Nuri Gençosman–, Kırkambar Kitaplığı, İstanbul, s. 161.

7   Salih Mirzabeyoğlu, Berzah –Bütün Dalların Birleştiği Kök’e–,İBDA Yayınları, İstanbul 2006, s. 358-359.

8   Salih Mirzabeyoğlu, Berzah –Bütün Dalların Birleştiği Kök’e–,İBDA Yayınları, İstanbul 2006, s. 357.

9   İmâm-ı Rabbânî, Rabbânî İlhamlar –mebde’ ve mead–, Trc. Dr. Necdet Tosun Sufi Kitap, İstanbul 2006, s. 105-106.

10   Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 56.

11   Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası –B-Yedi–, Cild 2, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 691.

12   Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 38.

 

Aylık Dergisi, Temmuz 2014

 
Etiketler: Çeşitli, Veçhelerinden, Zaman, Meseles
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
09 Mart 2017
Deva Hazır da Hasta Hazır mı?
03 Şubat 2017
2016’dan 2017’ye Devreden Bakiye
30 Kasım 2016
Üstün Siyaset, Üstün Sanattır
03 Ekim 2016
Anadolu Baharı - Büyük Satranç Tahtası Kırıldı
30 Temmuz 2016
Bu Millete Yeni Bir Ordu Lâzım
04 Temmuz 2016
Şeytanla Karşılaşmamız
05 Mayıs 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIV
03 Mart 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIII
01 Şubat 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XII
07 Ocak 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XI
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - X
05 Kasım 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - IX
08 Ekim 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VIII
04 Eylül 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VII
05 Ağustos 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VI
05 Temmuz 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti –V-
29 Mayıs 2015
Başyücelik Devleti İktisat Vekaleti-IV
30 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -III-
02 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -II-
09 Mart 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -I-
06 Şubat 2015
Başyücelik Devleti İcra Makamı -Başyücelik Hükümeti-
06 Şubat 2015
Ölüm Odası B-Yedi-Matla’ Beyitler- Eseri Üzerine
12 Ocak 2015
Aydınlar Aristokrasisi ve Başyücelik Devleti
03 Aralık 2014
Devlet Şekilleri – Türkiye Cumhuriyeti – Başkanlık Sistemi Başyücelik Devleti’ne Giriş
30 Ekim 2014
İdeolocyamızın Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik Prensibi Hakkında
25 Eylül 2014
Diyalektik ve Âhlak Çerçevesinde
28 Ağustos 2014
Kültür Ekseninde Varlık ve Oluş
04 Temmuz 2014
Temel Meseleler Etrafında
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme -Donma ve Alışkanlık- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür Davası
28 Mart 2014
Batı Medeniyeti, Hâlimiz ve İslâm
04 Mart 2014
Anadolu'daki Sunî Bir Problem: Türkiye Cumhuriyeti
01 Ocak 2014
Takkeli Truva Atı
01 Kasım 2013
Ayıkları Tasfiye Aracı Olarak Hukuk
01 Ekim 2013
Batı: Hasta Adamlar Manzumesi
01 Şubat 2013
Nakşi Şeyhi İmam Şamil
01 Aralık 2012
Aylık Dergisi Sekiz Yaşında
01 Eylül 2012
Filipinlerin Bilinmeyen Mücahidi: Maktan Sultanı Lapu Lapu
01 Ağustos 2012
Sermayemiz Ne Kadar Milli?
01 Temmuz 2012
Yatacak Yeriniz Yok
01 Haziran 2012
Ekonomik Verilerin Hakikati
01 Mayıs 2012
Ekonomik Açıdan 28 Şubat
01 Mart 2012
Suriye ile Alakalı Kısa Mülahazalar
01 Mart 2012
Mekanik Kainat Tasavvuru ve Makine Mefkuresi
01 Şubat 2012
Çağdaş(!) Eğitim Sistemi
01 Ocak 2012
Hesaplaşmaya Doğru Hatırlatmalar
01 Aralık 2011
Müjdeler Olsun! -O Günün Fecr Vakti-
01 Kasım 2011
Modern Dünya'nın İktisadi Bunalımına Dair Kısa Bir Mülahaza
01 Ekim 2011
İnsanın Muhtaç Olduğu 3 şey
01 Eylül 2011
İktisadi Aksiyon Teklifi
01 Ağustos 2011
Kumarhane Güzel(!) Ama…
01 Temmuz 2011
Ak Parti Neden Yüzde 50 Oy Aldı?
01 Haziran 2011
Olmayan Parayı Harcamak
01 Mayıs 2011
Borcun Suni Zevki
Haber Yazılımı