Yazı Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 11:55
 
Cehennemde Bir Gün
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Her yer kavruluyordu...

Güneş kızgın bir bıçak gibi değdiği yeri dağlarken, gölgelere sığınmış her beden nemden bunalıyordu. Sahil, boydan boya insan, şemsiye ve şezlongların işgali altındaydı. “Sıcak bir gün” sözünün, kavrulan tabiat ve insanlar için keyfiyeti kalmamıştı. Ateşten kumlara basmaya cesareti olanlar denize koşuyorlar, bir nebze de olsa suyla serinlemenin keyfini çıkarma çalışıyorlardı. Uzaktan bakıldığında kara ve deniz arasına sıkışmış olan bu kalabalığın maksatsız bir şekilde oraya buraya gidip geldiği sanılabilirdi. Fakat herkes hâlinden memnun gibiydi. Durumu daha iyi olanlar “club” diye tabir edilen her türlü lüksün sunulduğu mekânlarda güneşin hışmından kurtulmaya çalışıyor, fakat bütün imkânlara rağmen bu durumdan en çok onlar şikâyet eder gibi görünüyorlardı. Sahil rüzgâra açık olsa da, bu esinti ancak sıcak bir dokunuş olmaktan ve insanları biraz daha bunaltmaktan başka işe yaramıyordu. 

“Öf çok sıcak! Şuradan kalkıp denize bile gitmek istemiyorum. Ece? Ece, uyuyor musun?”

“Hıı?”

“Çok sıcak diyorum.”

“Evet.”

“Sohbetine de doyum olmuyor!”

“Söylediklerinin hepsini duydum Rafet. Anla işte o kadar sıcak. İnsan konuşurken nefesinin sıcaklığından bile alev alabilir.”

“Tek şikâyetçi benim sanıyordum.

“Niçin? Senden başkası insan değil mi?”

“Şunlara baksana!”

Rafet çenesiyle denizde birbirleriyle şakalaşan arkadaşlarını işaret ediyordu. Ece önce şapkasının ucunu sonra da başını hafifçe kaldırdı. 

“Biz de girelim mi?” dedi.

Rafet ateşe çağırılıyormuş gibi bir yüz ifadesiyle deniz ve Ece arasında bakışlarını gezdirdi. O sırada şezlonglar arasında gezinen garson gözüne çarptı.

“Bakar mısın canım, bize iki tane daha getirir misin şundan?”

“Hayır, ben kokteyl alayım.”

“Hanımefendiyi duydun, benimkine de üç buz atar mısın? Sabah sabah çok sert gitmeyelim.” dedi ve “Emredersiniz” diyerek yanlarından ayrılan kızın bacaklarına uzun uzun baktı. 

“Hayırdır?” diyen Ece’nin sesiyle muzırca gülümsedi.

“Ne? Hoş birisi, ne var bunda?” 

“Hadi denize girelim?”

Ece’nin teklifini düşünür gibi denizi seyretti ve başını iki yana salladı.

“Denizin altında nefes alabileceğimi bilsem yine de zor geliyor. Deniz bile yanıyordur şimdi.”

“Nereden biliyorsun? Denemedin bile. Bak nasıl eğleniyorlar.” 

“Onları süs havuzuna koy, yine eğlenirler.”

“Hıh, miskin! Bahane bulmakta üzerine yok.”

“Şu gazeteyi uzatır mısın?”

“Ne o, gazete mi okuyacaksın?”

“O kadar canım sıkılıyor, anla işte.”

Ece’nin onu hor gören bakışlarının altında uzatılan gazeteyi aldı Rafet. Başlıklara göz gezdirirken “Vay be!” nidası döküldü ağzından. Gördüğü şeyi okumaya devam etti.

“Bunu görmüş müydün?” dedi Ece’ye.

Denizde yüzenleri ve oynayanları seyreden Ece ona bakmadan,

“Neyi?” dedi.

“Suriye’de sınırımıza yakın bir yerde napalm bombası kullanmışlar. Yüze yakın kişi ölmüş. Yanmış hepsi.”

“İki günlük haber o, beyefendi. Haber izlemez misin sen? A, tabii öyle şeylere tenezzül etmezsin. Seni niye bu kadar alâkadar ettiyse bu haber…”

“Napalm bombası, diyor Ece. Acaba bu sıcağın bununla bir alakası var mıdır?”

“O haberde alâkanı cezbeden şey bu muydu?”

“Tabiî, başka ne olacak?”

“İnsanlar mesela?”

“Hangi insanlar, bizim topraklarımızda da mı ölen olmuş?”

“Rafet şu ân güneş senin kadar bunaltıcı değil. Orada ölenler ne?”

“Bana ne onlardan? Kavrulmuş, yanmış gitmişler. Sorumlusu ben miyim?”

Ece tuhaf bir şekilde sustu. Gerçekten sorunun cevabını düşünüyor gibiydi. Kendi yüzünü bir aynada görse şaşırabilirdi. Başını denizden tarafa çevirdi ve donuk gözlerle insanlara baktı. O sırada arkadaşları Esra ve Ceyhun kendilerine doğru geliyorlardı. Onların bütün yürüyüşünü ağır bir kayıt gibi seyrediyordu. Esra ve Ceyhun birbirlerine bir şeyler söylüyorlar, gülüyorlar, kahkahalar atıyorlardı. Ne kadar da mutlular, diye düşündü. Düşündü; mutluluk takıldı aklına, neydi? Bu kadar insan ve dünya. Kendileriyle kaim bir dünyada yaşıyor gibiydiler. Ölüm kelimesi takıldı aklına. Neredeydi bu Ölüm ve neydi? Denizin maviliklerinde kaybolup giden boş bir yankı gibi silindi düşünceleri. Hemen yüzüne kocaman bir gülümseme yaydı ve kendilerine doğru gelen arkadaşlarını bu tebessüm ile karşıladı.

“Niçin gelmediniz? Su çok güzeldi.” dedi Ceyhun şen şakrak.

“Beyefendiyi ikna edemedik.”

“Bunu gördünüz mü çocuklar? Suriye’de sınırımıza yakın bir yerde napalm bombası atılmış.”

“Yeni mi duyuyorsun” dedi Ceyhun, “iki günlük haber o.”

“Acaba diyorum bu sıcakların bu bomba ile alakası var mı? Bombalar iklim değişikliğine sebeb oluyorlar ya. Bu kadar sıcak olması normal değil çünkü. Acaba orası ne kadar sıcaktı?”

“Rafet’in alakasını çeken tek şey bu olabildi. İnsanlar yanmış, ne kadar sıcaktı, diyor.”

“Emin ol, çok sıcaktır Rafet.” dedi Esra, alaycı bir ifade ile. Ceyhun,

“Niçin bunu konuşuyorsunuz canım, keyfinizi kaçırmak için sebeb mi arıyorsunuz? Haydi denize girin de biraz rahatlayın. Orada pişman olacağınız bir şey yok.”

Ece tekrar ufka baktı denizin üstünden. Çok uzaklardan gelecek bir şeyi seçmek ister gibi. Birden üzerlerine beyaz, soğuk bir şey yağmaya başladı. Çığlıklar duyuldu etraftan, Rafet de ayağa kalkmıştı. Birdenbire geliveren bu madde giderek arttı. Bir patlama gibi, bangır bangır müzik başladı. Beyaz madde şezlongların, sehpaların üstünü ve zemini kaplamaya başladı. Garsonun getirdiği viskiyi köpüklerden kurtarmak ister gibi kaptı Rafet ve bir dikişte içti. Çılgın, kulaklara zarar bir müzik çalıyordu. Clubda ne kadar insan varsa zıplamaya sağa sola sallanmaya başladı. Esra, Ceyhun, Rafet ve Ece de katıldılar köpük banyosu altındaki bu dansa. Eller, sağa sola sallanan insanların başlarının üstünde bir tarla gibiydi. Sıcak bedenler birbirine değerken, her temas ile ritimleri biraz daha artıyor ve etraflarını kaplayan köpük içinde kendilerini müziğin tesirine bırakıyorlardı. Sıcağı, az önceki hararetlerini, zamanı bile unutmuş gibiydiler. “Ne kadar güzel!” diye bağırdı Rafet müziğin sesini bastırmaya çalışarak. Onu zorlukla duyabilen Ece de “Evet!” diye karşılık verdi ve saçlarını savurmaya başladı. Müzik çok daha hızlı bir tempoya yükseldi. Bu kalabalık, insanlardan oluşan yığın, ilâhi bir şeye itaat eder gibi bu müziğe boyun eğmişlerdi. Kendilerinden geçmiş bir şekilde ve dans etmeye çalışırken, hiçbir zihnî faaliyetin işlemesine de imkân kalmamış gibi hareket ediyorlardı. Trans hâlinde müzikle coşmuş kalabalık, duydukları hazzı şu ân hiçbir şeye, ama hiçbir şeye değişmezdi. Bedenler köpük altında kaybolurken, güneş de alçalmaya başlamıştı. Biraz acelesi vardı sanki. Utanmış bir edası var gibi, kızarmıştı.

 
Etiketler: Cehennemde, Bir, Gün,
Yorumlar
Haber Yazılımı