Yazı Detayı
07 Kasım 2013 - Perşembe 15:22
 
Büyük Fırtına Öncesi Kürdistan
Sezai Dilbilen
 
 

Fırtına” sadece bir teşbih değil aynı zamanda bir vaka tesbitidir ki, sadece Kürdistan’ı değil tüm Ortadoğu’yu ve Anadolu’yu saracak, sarsacak bir depremin erken haber verilişidir. Bu deprem ya bütün bu coğrafyada yaşayan milletleri ayağa kaldıracak muhteşem bir İslâm inkılâbı doğuracak ya da küfrün bin yıldır elini ovalayarak beklediği, son yüz yıldır ise bir türlü son darbeyi vurup yok edemediği bu topraklar büsbütün İslâm milletlerinin elinden çıkacak.

Dünyaya bir bakın hele. İslâm coğrafyası kadar üzerine fırtınalar kopartılan, savaşlar açılan, hile ve desiseler üretilen, onlarca hain zümreler oluşturulup bu devşirme hainler vasıtasıyla kardeşi kardeşe kırdırtılan yer var mıdır? Aynı coğrafyaya yine ve daha dikkatli bir daha bakın; çok küçük sebeplerle birbirine düşman edilmiş kabileler, partiler ve örgütler, çok basit çizgilerle “cetvelle çizilmiş gibi” birbirinden ayrılmış toprak parçaları ve çok basit sebeplerle birbirilerine karşı “körleştirilmiş” canavarların kıydığı on binlerce can başka nerede var?

Başta söyleyelim: Bize İstanbul neyse Kahire de o, Diyarbakır da o, Kâbil de o, Bağdat da, Şam da, Erbil de o. Bize Filistinli neyse Türk de o, Kürt de o, Arap da o, Afgan da, Çerkez de, Boşnak da o. Ve dönelim başa ve açık söyleyelim ki; bugün İslâm coğrafyasında doğan Müslüman çocuklardan hiçbiri sokaklarında ne “Müslümanca-insanca” yaşayabiliyor, ne nefes alabiliyor, ne oynayabiliyor, ne de gülebiliyor. Filistinli çocuk kadar kıymetlidir Liceli Kürt çocuk, Afganlı çocuk kıymetlidir İstanbullu çocuk kadar, Somalili siyah tenli çocuk bir Boşnaklı çocuk arasında fark yoktur bizim sistemimizde. Dönüp bakmalı; hangi çocuk arasında vardır “kavmiyetçilik” ve şimdinin “kavmiyetçi”leri bu çocukların hangisi kadar masum olabilir? Bir Kürt çocuğunu getirin koyun Somalili çocuğun yanına, on dakika geçmez eğlenir, gülerler. Bir Boşnaklıyı katın arasına ne sarısı bellidir, ne mavi gözleri. Üçünün de yüzünde okunur sevinçleri, mutlulukları… Şimdi dönün bir daha bakın bu coğrafyanın çocuklarına “Ne için ölmekte bu Kürt ya da Türk çocukları”… Davaları ne? Henüz hayatının deminde ölümle tanışan, binlerce cana kıyan, kıyacak olan bu çocuklar “kimin çıkarı ve iktidarı için savaşmakta” Küfrün mü? Petrol Şirketlerinin mi, yok silah tüccarlarının mı? Ya büyükleri, bu çocuklar kadar olsun akıl sahibi değiller mi?

Büyük bir fırtına geliyor veya kasırga. Deyim yerindeyse Büyük Doğu kasırgası. Etkisi altında tüm dünya olan, ama merkezde Anadolu ve ona bağlı olarak Kürdistan ve Ortadoğu olan bir kasırga… “Ya ol ya öl” ihtarında bir “tufan” gibi bütün bir coğrafyayı kuşatacak, “Büyük Doğu –İbda” gemisi ile kurtulması mümkünleri kurtaracak gerisini silip süpürecek olan bu kasırga uzunca bir zamandır “bulut kümelerinin belirmesi, yoğunlaşması” gibi delaletlerle kendini izhar etmekteydi. O tufan anı geldikçe rüzgârın hızı yükselmekte, yağmur taneleri sıklaşmakta, insanlardaki acelecilik artmakta, herkes kendine sığınacak bir yerler aramakta, meydanlar boşaldıkça boşluktan istifade bazı “kesimler” boşalan meydanlarda “güç gösterisine” girmekte vs. Bu dönemlerde kitle hareketleri oldukça tutarsızdır. Birden bir kıvılcım belirir, kitleler harekete geçer önce, hesapsız kitapsız meydanları ele geçirmeye kalkışanları yıkar alır götürür. Mahallenin birine hırsız ya da haraççı eşkıya dadanınca bir müddet o eşkıyadan-hırsızdan çekinen mahalleli kendini toparlar toparlamaz o hırsızı-eşkıyayı hukuku bile beklemez “linç” eder.

Reyhanlı’dan Kahire’ye bu manada bir köprü vardır, Lice’den Kâbil’e, Suriye Rasulayn’dan İstanbul Gezi’ye bu manada alaka vardır. Hem Anadolu’da, hem Kürdistan’da hem Ortadoğu’da hadiseler bir de bu gözle okunmalı… Ve herkes şu soruya cevab vermeli yahud aramalı; yaşanmaya değer hayat sorusuna teklif ettiğin sistem ne?”(S. Mirzabeyoğlu)

KÜRDİSTAN KAYNIYOR

Tıpkı Mısır gibi, Tunus gibi, Afganistan ve Irak gibi Kürdistan’da kaynıyor. Sadece Kürdistan mı? Türkiye de kaynıyor Avrupa da kaynıyor… Ve bu kaynama kıvamını buluncaya kadar sürecek… Dünya genelinde başta ABD olmak üzere tüm Batı’nın ve Siyonist İsrail’in zora ve hileye dayalı iktidarı çöküyor… Yaşanan sıkıntılar, “Arap Baharı” şeklindeki kitle hareketleri, bölgenin içinde bulunduğu arayışı, istikametini ve nihai gayesine doğru ilerleyişini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Bu sebebledir ki; Batı ve İsrail panik halinde “İslâm coğrafyasını” kan, kargaşa, katliam ve fitne içerisinde bırakarak terk etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Bir müddet sonra “sular durulunca” ne olacak? Kimler bölgede ayakta kalacak, kimler gidecek? Bunu, güçlerini batıdan, İsrail’den, Batıcı ideolojilerden, bu toprakların insanına yabancı kültürlerden alan, Anadolu’ya, Kürdistan’a, Ortadoğu’ya Batıcı ve bâtıl fikirleri ile yaklaşanlar çok iyi düşünmeli, tefekkür etmelidirler. Yoksa gelen tufanın kimi götüreceği, nasıl yontacağı apaçık belli…

Bölgede üç devlete dikkat! Bunlar; İsrail, ABD, İran… Bunlar Kaosun ve fitnenin kaynağı olma dışında, bu coğrafyada meydana gelecek “kendi aleyhlerine” en küçük bir rejim değişikliğinde menfaatlerini koruma adına milyonlarca insanı kırmaktan, kırılmasını sağlamaktan zerre miktarı imtina etmez, geri durmazlar. Bu üç devlete “ekstra hizmet-lojistik destek” ayağı olarak Suudi Ailesi’nin sömürüsündeki Suudi Krallığını da katın, bölgede “imha” edilen toplulukların, soykırıma tâbi tutulan nesillerin kimler olduğu bir kez daha açığa çıksın.

Kürdistan’ın kültürsüzleştirilmesi ve üzerinde yaşayan halkının köleleştirilmesi yönünde bitmeyen bir şiddet hareketi, bitmeyen bir “ideolojik” inat söz konusu. Yine aynı şekilde “küçük olsun benim olsun” tarzı, zayıf “feodal” bir anlayışla idareler kurmak “Kürt Muhayyilesi” ile dalga geçmek, onu iğdiş etmek ve bahsini ettiğimiz kültürsüzleştirme, köleleştirme sonucunu doğurmak olur. Mevzûu misallerle anlaşılır kılalım. Ama başta söyleyelim mevcut Kemalist sisteme “şiddetle karşı koyan” ve yine bir sistem teklifi halinde Laik Batıcı sistemi topyekûn reddeden “İBDA”dan başkaca da kimse yok… Diğer taraftan bizim tenkitlerimiz ve tekliflerimiz siyasi, içtimai, ahlaki, dini, fikri olmak üzere neredeyse her alandadır. Malum olduğu üzere Kemalist rejimin Kürtlerin tepesine engizisyon mahkemeleri gibi dikilen kanunları bir bir kalktı, ama Müslümanlar için (Türk, Kürt, Arap artık her millet var) bu engizisyon mahkemeleri ve kararları bütün şiddeti ile devam etmektedir.

Önceki aylarda Kurdpress ajansının verdiği bir habere göre Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Erbil’de düzenlenen bir sempozyumda konuşan Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ekonomik Kurulu Sorumlusu Osman Şivani, Kürdistan Bölgesindeki enerji ve gaz rezervleri ile bölgede yapılan yatırımlara dair açıklamalarda bulunmuştur. Irak’ın Kürdistan Bölgesi’nde 2 bin yabancı enerji şirketinin faaliyet göstermekte olduğunu belirten Şivani, petrol alanındaki çalışmalarla ilgili olarak da şimdiye kadar 33 uluslar arası şirketle 57 anlaşma imzalandığını da eklemiştir.(YDH 17.04.2013)

Tamam, özgür olalım ama bu mu özgürlük? Türkiye’deki benzer bir durum, bir nevi Türkiye’nin 30 yıl önceki minyatürü laik batıcı bir sistemle ve paylaşım anlayışı ile yönetim söz konusu. Yani Türkiye’de “üç bin aile”ye mukabil burada da “üç ya da dört aile” gelirden en büyük payı alıyor. Kaldıki gelirler de yabancı şirketlerin payı çıktıktan sonra kalanlar… ABD Irak’a trilyon dolarla savaş masrafı yapıp, onca kan döktükten sonra, petrol gelirlerini “Kürt”e bırakacak değil herhalde…

Ve üç devletten İran… Malum Irak savaşı İran-AB-D ve İsrail üçlüsünün katliamları tecavüzleri, yağmaları ile hala sürmektedir. Yine aynı üçlünün kurduğu ortak koalisyon hükümeti (ABD-İsrail-İran) ile Irak yönetilmektedir. Sadece Irak’ın bir bölgesi ile değil, Kürt bölgesi ile de yakın ilişkiler söz konusudur. Biz İran kısmını verelim; Irak İslami Yüksek Konseyi’nin yayın organı el-Furat televizyonunun haberine göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Kürt-Şii ittifakının sürdüğünü belirtmekle birlikte bu ittifakın diğer siyasi gruplara düşmanlık anlamına gelmediğini söyledi. Ayrıca Barzani Kürt-Şii ittifakının köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirterek “Bu ittifak, Seyyid Muhsin el-Hekim dönemine kadar uzanır.” dedi. (17.01.2013)

Hatırlatalım İran’da Humeyni devriminde Kürt Muhalefetin bir kısmı aktifti. Ancak üç-beş yıl içerisinde “İslâmî Devlet” hayallerinin bir Şia Devrimi olduğunu gören Kürtler umduklarını bulmadıkları için desteklerini kestiler. Bunda elbette Kürtlerin ezici çoğunluğunun Ehli Sünnet olmasının etkisi yüksektir. Diğer taraftan Komala, PJAK ve KDP İran Kürdistan’ında etkin örgütlerdendir. Komala, Komünist işçi partisidir, ancak birkaç parçaya ayrılmıştır. Öyle ki içlerinde solcu olup komünist olmayan partiler bile vardır. Bunların birisinin liderliği bir dönem Abdullah Mouhdeti, diğerinin ise Ömer El Xanizade yapmaktaydı. KDP de kendi içinde üç-dört parçaya ayrılmıştır. Kürt Demokrat Partisi-Xalid Ezizi, İran Kürt Demokrat Partisi- Mustafa Hicri en önemli iki parti ve liderleridir. Fakat İran’da hiç sözleri, etkileri yoktur. Rejimin Mahabad’dan beri -70 yıllık” korkusu her daim tazedir İran’da. Ama bölgede yükselen gerilim İran’ı da etkileyeceğinden başta Sünni bölgeler olmak üzere Kürtlerin meskun bulunduğu her yerde ciddi bir hareketlilik yaşanacaktır.

Burada, durup düşünmek adına, İran Mahabad’da bir Kürt Devleti kuran Kadı Muhammed’in vasiyetinden kısa bir pasaj aktaralım: “Kürt halkının düşmanları içinde en zalimi, en mel'unu, en Tanrı tanımazı, en acımasızı Acem (İran)'dır. (İran) Kürtlere yönelik her türlü suçu işlemekten geri kalmaz, tüm tarihi boyunca Kürtlere düşman olmuş, kin gütmüştür, gütmektedir.(…)Acemlerin yalan vaatlerine, sözlerine kanmayın, eğer Kur’ana bin kez el basıp söz verse de amacı sizi kandırmaktır, hile yapmaktır.”

Demokrasi daha Kaç Kürdün Başını Yiyecek

Demokrasi bu toprakların temel dinamiklerinden beslenen bir dünya görüşü müdür? Ya da daha açık soralım Demokrasi bir dünya görüşü müdür yoksa kitleleri oyalamak, afyonlamak, susturmak için kullanılan bir afyon mudur? Maalesef demokrasi Osmanlı Devleti gibi bir devletin bölünmesinin dayanağı yapılan bir hıyanet aracıydı. Türk’ün de, Kürd’ün de, Arab’ın da yüz yıla yakındır yaşadığı sıkıntının baş kaynağı bu demokrasi oyunudur. Özellikle son yüzyılda, başına ve sonuna demokrasi eklemlenmiş tüm sistemler güç sahibi olanların kendi saltanatlarını yürütebilmek için yanlarında taşıdıkları bir aldatmacanın aracı olmuştur. Demokrasiyi “çoğunluğun karar verme iradesi” şeklinde tanımlayanlar aslında onu “güçlü ve imtiyazlı (azgın) azınlığın, medya, para ve çeşitli dalaverelerle kalabalıklar üzerindeki tahakkümünü sürdürmek” şeklinde hayata geçiriyordu.

Diyelim ki PKK devlet kurdu. Nasıl bir yönetim teklif ediyor? Kemalist cunta benzeri “askeri vesayet altında demokratik bir sistem” mi? Kendilerini eleştirilemez kabul edip çeşitli baskı unsurlarını kullanarak halk üzerinde Kemalizm benzeri bir baskı oluşturmak kimi ne kadar özgür kılabilir? Ya da bu yapı, bırakın yılı, şu zamanda kaç ay dayanabilir. Kendi iktidarını kabul etmeyen Kürtlere karşı “Kürdü kurtarma” adına gerçekleştirilecek katliamlara veya dışlamalara, hatta yok saymalara kim ne kadar dayanabilir? Bu noktada 15 yıldır TC zindanlarında tek başına hücrede ve sürekli işkence altında tutulan Salih Mirzabeyoğlu’nun, önceki ay Milli Gazete’nin kendisiyle yaptığı röportajdaki bir tesbitini hatırlamakta fayda var. Röportajı yapan gazeteci Şükrü Sak soruyor: “Çözüm süreci” konusunda ne düşünüyorsunuz, bu konuya bakışınız?” O cevap veriyor: “-Bu konudaki tavrımız bugün değil yirmi sene öncesinden belli… O gün ortaya koyduğumuz “çözüm”de… O yüzden; yirmi senedir Kürtlere küfredip, bugün yalancıktan “kardeşlik edebiyatı” yapanlara mukabil, Türk-Kürt kardeşliğinin hakikatini teslim eden de biziz; bizim ideolocyamız temelinde açtığımız keyfiyet şemsiyesidir. Çözülecekse, biz bu “çözüm sürecinden” tabii ki memnun oluruz… Bu ayrı dava. Ama “âmâsız barış olmaz” diyorlar ya, bizim de insan ve toplum hayatına bitişik, -Türk’ü de Kürd’ü de ilgilendiren- ; “yaşanmaya değer hayat sorusuna teklif ettiğin sistem ne?” Sorumuz baki… Cevabımızın İslam’ın kefaleti altında ve sistem çapında ortada olduğu gibi… “Niçin savaşıyordun da, şimdi niçin barışıyorsun gibi” işin aslına ve hakikatine dair mevzulara hiç girmiyorum…”(Milli Gazete, 24.06.2013)

Tasdik makamında değil teslim makamında denilebilir ki; şimdi sormak lazım PKK eş başkanı Cemil Bayık’a ya da eski başkanı Murat Karayılan’a; Siz, Kürde ve Kürdistan’a yaşanmaya değer hangi hayatı teklif ediyorsunuz? Batı demokrasisi mi? Türkiye örneğinde olan biten ortada. Cuntacı askeri vesayetle yönetilen sistemlerin sonu malum, Kürt Milli Şuur ve Ahlakına yabancı öz kültürün dışında mensubu bile kalmamış, “tarihsel” olmanın dışında fikri anlamını kaybetmiş sosyalizmin çöktüğü ortada. Kürdü yüceltecek zaferden zafere koşturacak ve diğer milletleri bile peşine takabilecek bir arayışınız veya hedefiniz var mı yoksa “feodalizm-sosyalizm-askeri vesayet arası bir rejim”le Kürde hizmet edeceğinizi mi düşünüyorsunuz? Kürdü çok uluslu emperyalist kuvvetlere yem etmemek, sömürtmemek için hangi plan ve programınız var?

Hem BDP’nin hem PKK’nin İsrail’le kurduğu yakın ilişkiler yine Ermenistan ve bazı Avrupa Devletleriyle girilen ilişkiler, Türk’e Batıcı laik Kemalistler vasıtasıyla yapılan “zihinleri dumura uğratma”, “beyinleri iğdiş etme”, “tarihi ve dili değiştirme” ve hepsinden öte “öz kültür algısını” yok etme gibi operasyonları hatırlatmaktadır. Buna en güzel misal Diyarbakır'da 15-16 Haziran 2013'te gerçekleşen ve sadece PKK lideri Abdullah Öcalan'ın ön planda tutulduğu "Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı"dır. Bu konferansa Diyarbakır Memur Sen Diyarbakır Temsilciliği adına İbrahim Gökdemir katılmıştı. Gökdemir iki gün süren bu çalıştay sonrasında şu açıklamaları yaptı. (Bu açıklamalar Kürdü ve bölgede olan biteni anlamak için çok dikkatli okunmalı.): “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nı, Kürt halkının birçoğu desteklememekte, bu daha çok PKK ve BDP'nin öncülüğünde, diğer gölge birkaç sivil toplum kuruluşun bir araya gelip tertiplediği bir konferans görünümü arz etmektedir. Konferansa Kürdistan'daki tüm farklı grup ve çevrelerin katılması temin edilmiştir ancak belli bir çevrenin renginin taşımanın ötesine geçilememiştir.” Ardından Gökdemir, konferansa daha fazla PKK'nin ideolojisine yakın Ermeni-Süryani-Yezidi ve Türk solunu temsil eden sosyalist yapıların davet edildiğini söyledi. Ayrıca "İslami rengi taşıyan birkaç sivil toplum kuruluşu da görsel olarak konferansa davet edilmişti. Kendilerine söz hakkı dahi tanınmadı. Bu anlamda kendi çalıp-kendi oynadı türünde bir organizasyondu. Hak-Par, Hüda-Par gibi siyasi partiler ve diğer İslami Sivil Toplum kuruluşların katılmamış olması yerinde ve doğru bir davranıştı. Müslüman Kürt halkının tüm yerel dinamik temsilcilerinin katılmadığı ve halkımıza açık olarak ilan edilmemiş olan tüm çalışmaların bir yarar sağlamayacağına inanıyoruz" dedi. Ve ekledi ; “BOP eylem planının Kürt halkı için uygun görülen kısmı PKK/BDP eliyle uygulanıyor.”

Kürdistan’da her an her şey olabilir. Bu sadece Kürdistan için geçerli değil. Başta da söyledik, merkez Anadolu olmak üzere Tüm Ortadoğu’da… Bir kıvılcımın her şeyi birbirine katacağı, bütün dengeleri/planları altüst edeceği gibi yine aynı şekilde “bir kıvılcım akışı tersine çevirecek” (S.M) kadar güçlü zuhur edebilir.

Ne demek istediğimizi açalım: PKK önceki günlerde şehir gerillası alt yapı örgütlenmesi ve gençler üzerinde propaganda amaçlı asayiş birimlerini aktif etmişti. Bunlar ise çeşitli eylemlere imza atmıştı. Mesela PKK'nin yol kontrolü diye izlediğiniz şey aslında 4 dakikalık bir eylemden ibaret. Bir grup geliyor, 4 dakika içerisinde bu eylemi yapıyor ve propaganda unsurları bütün bölgede böyle bir şey varmış görüntüsü vermek için hemen servis ediyor. Diğer taraftan 15 ağustos hazırlıkları Gezi benzeri büyük kitlesel gösteriler, TC askeri gücünün “açılım” çerçevesinde bölgede gevşek güvenlik politikası izlemesi sonucu yalnızlaşan korucu köyleri, ABD Büyükelçisinin bölge valisi gibi yaptığı Diyarbakır, Van, Hakkâri gezileri, Medreseler ve az da olsa tekkeler, İslamcı partileri desteklediği bilinen malum çevreler vs… Bu ağustosun çok sıcak geçeceğini gösteriyor. Açılıma katkı olsun babından bir not ta -“TC’ye PKK naniği” olarak- biz ekleyelim. PKK çekiliyor mu? Bırakın çekilmeyi güçlü olduğu il ve ilçelerde “gizli karakollar” oluşturmakta, “vergi” alıp, “ceza” kesmekte ve açık açık “yeni kazandığı gençleri gerilla-askeri eğitim vermek amacıyla” gerilla gibi giydirip, “çekilme görüntüsü vererek” hem de TC kuvvetlerinin gözetiminde Kandil’e ve ilgili kamplara taşımaktadır. Daha açık yazmaya gerek var mı?

Ve yine Türkiye Suriye sınır bölgesinde İslamcı gruplar ile PKK’ya yakınlığı ile bilinen PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin çatışmaları karşı karşıya gelmeleri. PKK’nin PYD üzerinden Resulayn’da özerklik ilan etmesi vs. Azadi, Yekiti ve El Parti’nin önemli bir bölümünün bunu kabul etmemesi, Suriye Kürtlerinin idaresini sağlayan Yüksek Kürt Konseyi-YKK’deki Barzani etkisi ve Türkiye’nin stratejik hamleleri ise en önemli unsur olarak başköşede. Nihayetinde Anadolu’nun her açıdan büyük bir sancılanma geçirdiği malum. Ayrıca PYD’nin sınırlarını çizdiği ve Rojava denilen bölgede çok sayıda Arap ve Türkmen köylerinin bulunması da yeni bir iç savaşın habercisi gibi duruyor. Bu çerçevede uluslararası konjonktür iyi okunmalı, saflar ve sahalar yeniden belirlenmeli. Hepsinden öte “dünya görüşü” bahsi bir kez daha değerlendirilmeli ve gelecekte de Kürd’ün menfaatine olacak tarihi hesaplar yapılmalı. Bölgede sadece PKK-PYD-KDP-YPG yok… Çok Milletli gönüllü İslam savaşçılarından tutun bölgesel olarak antiemperyalist mücadele yürüten Irak ve Suriyeli bağımsızlık yanlısı örgütler de var. Ve ABD-İsrail üzerinden denge sağlayan birçok aktör ve yerel örgüt, ABD ve İsrail güçlerinin çekilmesi-yenilmesi üzerine –ki olan biten onu gösteriyor- inanılmaz bir tepkiyle karşılanıp, kitlesel linçe maruz kalacaklardır. Kısaca PKK, saflarında yüzlerce Kürd’ün de İslam savaşçısı olarak yer aldığı El-Kaide ve El-Nusra ile tanıştı, tanışacak. Bu sebeble PKK güdücüleri “Kürd’ün Kurtuluşu” için yola hangi ideoloji ve kimler ile devam edecek, bunu çok iyi düşünmeli. Kendi geleceği açısından bu çok önemli. Bu hususta düşünen ama bir türlü istikametini bulamayanlardan biri de Altan Tan. BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Agos gazetesinde partisinin eleştirirken şu açıklamayı yapmıştı;“BDP ve PKK’nin kendisini yeniden formatlaması gerekiyor”. Ne diyelim söz doğru ama Allah insana gözünün önündeki hakikati görmeyi nasip etsin.

PKK aslında hem kendini hem “temsili iddiasında olduğu Kürtleri” zora sokacak işlere imza atıyor. Kürt milletine yapılan zulümlere karşı çıkarken, Diyarbakır cezaevini, “dörtlerin gecesi”ni zihinlere kazırken, kendisi Kürtlere daha alasını yapabiliyor. Bu ise bize Mirzabeyoğlu’nun “yaşanmaya değer hayat teklifin ne?” sorusunu hatırlatıyor.

Biz Suriye ve Irak meselesinde hadisenin sınır boyutunda değiliz. Nihayetinde savunduğumuz dünya görüşü böyle bir sınırı tanımıyor zaten. Diğer taraftan Kürdün hürriyetinin de karşısında olmamız düşünülemez. Ki mücadele tarihimiz ve teklif ettiğimiz sistemin kavimler üstü “Bağımsız Birleşik İslam Devleti” renginde olduğunu dost-düşman bilmeyen yoktur. Peki, o zaman mesele nedir? Kürt ya da Türk ya da Arabın Batı ve İsrail’in keyfi için birbirini öldürmesine razı olmamak. Ve asıl düşmana karşı FİKİR VE FİKİR EMRİNDE KOL hüviyetinde hareket edip bu topraklardan fitne ve fesadın asıl kaynağını söküp atmak. Fikirsiz hiçbir hareket ilerlemez. Hele batıcı fikirlerle sadece kurtulurmuş gibi olunur, sonra daha kötü bir şekilde batının kucağına oturulur. O halde zafer için yol açık ve belli değil mi?

Yazımızı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yıllar önce istikametimizi belirlediği o muhteşem tesbitle nihayetlendirelim. 1992 yılında ZendPress Haber Ajansı tarafından Salih Mirzabeyoğlu ile yapılan röportajdan; “Kemâlist rejim "kahrolsun komünistler" veya "kahrolsun devletimizi yıkanlar" edebiyatıyla artık Müslümanları kendi menfaati için dolmuşa getiremiyor; bu mevzuda, bizim zümremize iltihak etmeseler ve bize yamuk baksalar dahi, genel olarak Müslümanlar üzerinde bir hayli tesir sahibiyiz... Doğrudan veya dolaylı tesir... Ülkücüler için de aynı şey... Şu basamakta, Kemalist rejim kendi imkân zemininde, her kesimin desteğinden mahrum biçimde çırpınıyor; ara sıra çıkan çatlak sesler de, hayatiyeti için başka ifade imkânı bulamayan eski yapı dinozorlarının "son çırpınışları" cümlesinden... Rejime saldırma yerine işi Kürt-Türk çatışmasına döndürmemek için, meseleler doğru ifade edilmeli; biz bunu yapıyoruz... Bizim her kesim için tavrımız, kendi kendinden ibaret kalabilecek nice hareketleri mânâlı kılabilme keyfiyet özelliğimiz bakımından, ifademiz oldukları kadarıyla, bilerek veya bilmeyerek bizim cephemiz rolünü yerine getirdikleri nisbette, zımnî veya doğrudan ittifak şartları içinde değerlendirilebilir... Açıkçası, bizim politikamızı, tabiî olarak İslâm gayesi belirler... Elbette seyirci değil, oyuncuyuz... Eğer İslâm gayesi faydası doğmazsa, Roma asillerinin tribünde kölelerin birbirini boğazlayışını seyretmesi gibi, seyrederiz!..”(S.M. Adımlar)

 

BİJİ İSLAM BİJİ İBDA- MIRIN HEYYE, VEGER TÜNNE

 

Aylık Dergisi ,107. Sayı, Ağustos 2013

 
Etiketler: Büyük, Fırtına, Öncesi, Kürdistan
Yorumlar
Haber Yazılımı