Yazı Detayı
02 Haziran 2017 - Cuma 23:58
 
Büyük Doğu’ya Ruh Veren İslâm Kadını
Şule Parmak
 
 

“Kadın, bir sır halesi içindeki mânâsıyla İslâm arsasında derinleşildikçe billurlaşan bir su misali karşımızda durmaktadır. Bu sebeble kadın, bütün mahrem köşelerinden başlayarak nice noktaları kendisinde toplayan bilhassa aile içerisinden başlayarak, cemiyet planındaki rolüne kadar aslî hüviyetine kavuşturulması gereken en ehemmiyeti haiz mevzu.”

Geçmişten günümüze dek her dönem düşünürlerin mevzuu olan kadın, BD-İBDA’nın her alanda fikir haysiyetini yaşatmasına ve tüttürmesine karşılık olarak külliyatta da çağa muhatap haliyle mânâlandırılmış ve mânâlandırılmaktadır.

Üstad Necip Fazıl’ın tespitiyle; her madde, her mânâ, her şey gibi kadının da bütün vücut hikmeti ve keyfiyeti İslâm’da. Kadınlık mefhumu tüm haysiyetiyle beraber İslâm ile yerine oturmuş ve ulvî mânâsını tam tamına İslâm’da bulmuştur. Kadın için ufka giden yol mukaddes ölçülerle çizilmiş ve mânâyı yaşatıcı olmak memuriyetiyle kadın için ufuk, Allah Resûlü’nün emanetine ve O’na, O’nun mübarek nurlarına muhatap Sarsılmaz Devrin-Saadet Devrinin Sahabî Hanımlarına çevirmiştir.

O’na en yakınlarından önce belirtmek isteriz ki; ilk Peygamberden son Peygambere kadar gelen, tüm hak Peygamberlere tâbi olmuş, Hz. Havva’dan başlayarak, Hz. Hacer, Hz. Meryem ve ismini bilmediğimiz nice İslâm kadınları, hakikî kadının mânâsını şahıslarında parıldatmaktadır. Hepsini hürmetle anarak diyoruz ki; Allah Resûlü, son Peygamber ve bütün hakikatlerin kendisinde toplandığı Nur... Ve o Nur’un etrafındaki Sahâbî halkası, yalnız o Nur’u görmekle dahî imtiyaz sahibi. O Nur’dan aldıkları hakikatin yaşatıcısı ve insanlığın Peygamberlerden sonra en hayırlı nesli olmaları dolayısıyla yegâne misaldirler. Asrın kadını ise mihrak noktasını İslâm’da bilerek ve mânânın parça parça onların şahsında göründüğü hakikatine nazaran, bilhassa Hanım Sahabiler başta olmak üzere İslâm hanımlarından pay devşirebilmek gayesiyle tüm benliğiyle yüzünü onlara çevirmeğe mecburdur.

İslâm kadını, sahabe devri ve sonraki devirler itibariyle asrın ilimlerini tahsil etmekten geri durmamış, bu ilim ve irfanı kadınlar ve cemiyet üzerine nüfuz ettirmiştir. Her devirde ve ilimde otorite haline gelen ilim adamlarına nisbeten kadınlar da tüm şahsiyetleri ve edeb örtüleriyle, irfan saçan şahsiyetler olarak bulunduğu mekânı ilim ocağına çevirmekten geri durmamış ve alanlarında oldukça kuvvetli bir şekilde söz sahibi olmuşlardır. Zahirî ilimler bir yana, şeriatın bâtını olan tasavvufta da kadınlar ön planda olmuşlardır. O kadınlar da ilmin kemâliyle beraber edebin, izzetin, iffetin, zerâfetin ve dirâyetin de kemâlini yaşamış ve yaşatmışlardır.

Haticet’ül Kübra...

İlklerin ilki, şahsiyette ve tavırda yegâne misallerden birisi olarak karşımızda Allah’ın Sevgilisine zevce mü’minlerin annesi Haticet’ül Kübra duruyor. İlk vahiy geldiğinde henüz Allah Resûlü vahyin haşyetli tesirindeyken, O’nu teselli edip, O’na iman eden, ilk Müslümanlardan olmakla şereflenen Hazret-i Hatice, sadakatin, bağlılığın, fedakârlığın kemâlini ışıldatan bir ufuktur kadınlar için...

Âişe-i Sıddika...

Müminlerin annesi; Âişe-i Sıddika binti Ebû Bekr... İlimdeki vukufiyetiyle en önde gelen müfessire... Zekâsının kuvvetiyle dinin en ince ve müşkül meselelerini çözücü müçtehide... Allah Resûlü’nün hareketlerini büyük bir dikkatle gözlemleyip ayniyle anlatan büyük muhaddise... Tüm bunların yanında tıb ilminde derin bilgi sahibi; Arap Edebiyatı ve tarih ilminde vukufiyetli. Hazret-i Âişe’nin ilim halkasında İslâm kadınlarının yanı sıra pek çok erkek de bulunmakta. O’nun Allah Resulü ile muhabbetinde zerafetin en lâtif hâli görünmekte. İlmin, zekanın, dirayetin, zerafetin ve letafetin timsali Hazret-i Âişe...

Safiyye binti Abdil-Muttalib...

Harbe iştirak eden ilk hanım sahâbi. Kılıç tutmaktan geri durmayan yiğit İslâm Hanımı’nın elleri kalem tutmakta da bir o kadar mahir; şiirler söyleyip yazan...

 Esmâ binti Ebû Bekir...

Zühd ve takva sahiblerinden. Oğlunu elleriyle şehadete yollayan ve evladını İslâm’ın kılıcı olarak yetiştiren bir ana. İslâmiyetle şereflenen ilklerden... Evladını harbe yollarken sırtına giydiği zırhı görünce senin bu giydiğin şehitliği isteyenlerin işi değildir mukabelesinde bulunan, evladını cesaretle yoğuran bir ana. Kendisi de bir o kadar cesur. Asayişin bozulduğu sıralarda halkın tedirginliğine karşılık kendine hançer yaptırarak geceleri başucunda tutan, cesareti İslâm kadınında parlatan bir misâl.

Muâzet’ül Adeviyye...

Tâbiinden Büyük İslâm Veliyyesi... Gece gündüz huşu halinde… Allah korkusu öyle sarıyor ki benliğini, kırk iki sene başını semâya kaldıramıyor. Gece gündüz huşû halinde, bu hâli terk etmekten bir ân bile korkarak gece ve gündüz uyuyamazdı.. ‘Hemen ölecekmiş gibi öteki dünya için yaşayın’ hakikatini şahsında en güzel parıldatanlardan..

Hatice İffet Hanım…

Edebiyat ve şiirde vukufiyetli bu hanım şiirin hakiki gayesini idrak ederek tasavvuf yolunun kervanından bir şâire…Diğer taraftan tasavvuf yolunun kervanında, Yavuz Sultan Selim Hân ve II. Mahmud’un kerimeleri gibi padişah kızları da bulunmakta..

Âişe binti Yusuf Ed-Dimeşkiye…

Devrinin ilim adamlarından istifade ederek tahsilini tamamlayan bu hanım, ilmî alanda ihtisasını ikmâl ederken, tasavvuf yolunda kemâle ermek isteyerek bu yolun şâirelerinden olmuştur. İlmî alandaki kabiliyetini ilim halkaları kurarak yaymıştır.

İlimde ve takvada ön saflarda nice İslâm kadını var ki; İmam Şafiî, İmam Suyuti, Bayezid-i Bistami, Süfyan-ı Sevri, Hasan Basri Hazretleri ve daha niceleri o büyük hanımların ilimlerinden, irfanlarından ve muhabbetlerinden istifade etmişlerdir.

İslâm Kadını hiçbir zaman gayesinden sapmamıştır

Tarih sahnesinde çeşitli mevkilerde bulunan kadın, aslî vazifesinin analık olduğunu asla unutmamış ve edep, iffet, izzet belirten duruşuyla diğer nice vazifelerin altından kalkmasını da bilmiştir. Tasavvuf yolunun yolcusu olanlar; edebiyatta, hüsn-i hat sanatında, hitabette, şiirde vukufiyetli olanlar; ilmî ve siyasi toplantıların danışma mercii olup görüşlerine büyük kıymet verilenler, evini yahut muhtelif mekânları ilim meclisine çevirenler, bulundukları sanat ve zanaatta otorite haline gelenler, en önemli İslâm eserlerini okuyup, okutup, kitap telif ederlere kadar pek çok kadın bulunmaktadır.

Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü adlı eserinin “ İslâm ve Kadın” başlığından iktibasla: “Kadın, İslâm’da her şeyden önce derin bir hayâ mevzuudur ve bütün mahrem köşeleriyle edep, ismet, gizlilik surlariyle halkalanmıştır.” Bütün mahremiyet hâllerini mânâsında toplayan kadın, gerek aile gerek cemiyet meydanında mukaddes ölçülere tam mutabık bir hâl ile edep ve iffet hadleri içerisindedir. Bu hâlin en güzel tezahürü de bütün varlıkların kendini muhafaza altına aldığı âlemde, tüm nazarlara karşı kendini madde ve mânâda kuşatan tesettür halidir. Şüphesiz ki; İslâm ölçüleri eksiksiz ve fazlasız, emir buyrulan ne ise odur. İffetini korumaya memur kadın da yalnız ölçülerin emrettiği hadlere bürünmekle mükelleftir. Bu hadlere de şer’i ölçüler dışında ölçü getirmeye de müsaade asla yok. Lâkin yaşadığımız asrın ölçüsüzlüğü, tesettüre madde ve mânâda riayetsizliğin dehşetler verici halini de çeşitli şekillerde karşımıza çıkarmaktadır. Kadının hicaplarından soyulması edepsizlik ve iffetsizliği doğurmuş ve bu vaziyetten kaynaklanan sıkıntılar hayatın her planına sirayet etmiştir. Nitekim “çirkin şeyi görmek de çirkindir” ve görülen hadsizliklerin kanıksandığı bir yerde de ölçülerin muhafaza edilmemesi kaçınılmazdır. Kadın, açılmaya başladığında onunla beraber her şey de mânâsından soyunmuş ve edeb çizgileri de silinmeye başlamıştır. Bütün mahrem noktaları tutan kadın, kendini mahfaza altına alamadığında domino misali tüm cemiyetin ahlâkını yıkan bir vaziyet ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla kadın tesettürünü yitirmesiyle giden yalnız kıyafetleri değil, onunla beraber toplumun edebini, iffetini, ilmini, irfanını, kültür ve tarihini de uçuruma sürüklemiştir.

Dönüp şanlı maziye bakıldığında ise Osmanlı devleti gibi kıtaları, devletleri, milletleri, insanları nizama tabi tutmuş, adalet ve şerefle yönetmiş bir devletin temelinde Şeyh Edebali gibi bir mânâ eri, onun sırrından bir parça olan kızı ve ondan bir parça evlâdı bulunmaktadır. Osmanlı Medeniyeti’nin nizamına bakıldığında ise merkezde aile, onun merkezinde insan ve onun evvelinde anayı buluruz. Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun, evlâdı henüz bedeninde yeni can bulurken abdestsiz yere basmaktan sakınmış, evladını besmelesiz doyurmamış, ona Peygamber sünnetiyle başlayarak İslâm emirlerini muhabbetten örülü sımsıkı bir terbiyeyle devrinin en kıymetli âlimlerine teslim etmiştir. Son derece şefkatli ve yardımsever Hüma Hatuna baktığımızda, İstanbul’un fethinin arkasında nasıl ehemmiyetli bir role sahib olduğu takdir edilecektir.

Batı Medeniyeti, İslâm’ın ufkunu asırlar sonra görebildi ve ancak bu görüşle ki kendini yenileyebildi; fakat yine de hiçbir şeyin hakiki mânâsını bulamadı. Bu yüzden büyük bir hasetle hakikatin üzerini de kapatmaya ve yok etmeye girişti. Biz ise onların içinde bulundukları vaziyetten ders çıkaracağımız ve Allah’ın bize lütfettiği dinimize sımsıkı sarılacağımız yerde, hakikatin üzerini örten kâfirin işlediği küfrün kopyacısı olduk.

Çıkış yolumuz tek ve son derece açıktır. Bütün meseleler gibi kadının meselesi de bir bütünün parçası. Ne vakit baştan aşağı tüm meselelerimizi çözmeye niyetlenirsek, kadının meselesi de o vakit çözüme kavuşacaktır. 

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

 
Etiketler: Büyük, Doğu’ya, Ruh, Veren, İslâm, Kadını
Yorumlar
Haber Yazılımı