Yazı Detayı
27 Aralık 2017 - Çarşamba 14:26
 
Bozgun Havası
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Günümüz, hadiselerin seyrinin hızla değiştiği, fakat insanların zaman anlayışı sebebiyle bu değişimi hemen fark edemediği bir zaman dilimi. İleri görüşlülük veya feraset sahibi dediğimiz insanların onlarca yıl öncesinden söylediklerini biz bugün yaşamaktayız.

 

Batı, teknikte ilerlemesi bir yana hiçbir zaman insanlık adına medeni ileriliğe sahib olmamıştır. Bunun en bariz misali kendi dışında kalan insanlar için “insanî” hiçbir tasarrufunun veya fikrinin olmamasıdır. Bilinen tarih itibariyle Yunandan başlatabileceğimiz bir bakışla “insan” tabirini bencilleştirmeden kullanmamışlardır. (Burada yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için belirtmek gerekir ki her millet için diğeri belli bir ölçüde yabancıdır, fakat burada bahsettiğimiz şey insan ve insanlıktır). Tek tek, yaşanan tarih devrelerinde büyük sıçramaları gözden geçirerek bu kanaatimizi pekiştirebiliriz. (İnsanlığın modern çağda başına bela olan ve hâlâ ceremesini çektiği Fransız İhtilâli de buna örnektir. Kendi içlerinde bile o büyük insanlık ve eşitlik yalanının altında bunu uygulamışlar; uzun bir süre sadece ikiyüz (200) insandan biri oy hakkına sahib olabilmiştir.) Onlar için insan kendi “bünye”lerinden olandır. Fakat onların yaşayış ve kültürlerinin taklidine kalkışılsa bile, kendi dışında kalanlara gösterdikleri yer kapı önündeki paspasın üstü olmuştur. “İnsanlık” yalanının, bugün ezmenin ve sömürmenin vasıtası hâline getirilerek insanoğlunun başına bela edilmesi de bu sözlerimizi destekler. Buna “Batı kendi içinde tutarlı bir dünya kurabilmiştir” şeklinde  itirazlar olabilir, fakat unutulmaması gereken; “Yıkım inşa eden medeniyet olmaz. Batı hem kendi için hem kendi dışındaki dünya için yozlaştırıcı ve yıkıcı bir tesir yapmıştır.” Bir medeniyet dönüştürücü olabilir, fakat yozlaştırıcı olamaz.

 

Tarihte orduların hücum ve zafer sonrası çaldıkları boruları, besteledikleri müzikleri olmuştur. Fakat bozgun ve ricat için bir müzikleri var mı bilemiyorum. Bugün hücum borusunun temposunu hemen herkes tanıyabilir, fakat bozgun için pek de matah bir şey ve durum olmadığından olacak kimsenin bir bilgisi yoktur. Keşke en azından düşman ordularının uğradığı vaziyeti anlatmak için besteler yapılmış olsaydı. Böyle bir kültürün yerleşmesi ile insanlar muarız ve muhalifleri için sade ve özlü bir anlatma yolu kullanmış olurlardı.

 

Amerika’nın başını çektiği Batı için büyük bir bozgun havası bestelenmeli. Üç yüz yıla yakın sürdürdükleri “Tiranların Adalet ve Haşmeti” onlar için büyük yıkıma giden yol olmaya başlamış durumda. Hiçbir zaman tesis etmeye muvaffak olamadıkları “medeniyet” tasavvuru, onların bu  fikrin altında ezilmelerine  sebeb olan bir ideal durumuna gelmiştir. “Medeniyeti ilâhî olana ulaşmak için dünya üzerinde kurulmuş nizam ve maddî vasıtalar şeklinde anlıyoruz. Elbette bir sosyalist, komünist veya emperyalist de kendi tefekkürü içinde ve gayesi etrafında tesis edeceği düzen içinde medeniyet tasavvurunu kuracak ve şekillendirecektir, fakat asla hakikatin hakikati, hiçbir insanî ölçünün kıyas ve kıstasları içine hapsedilemez. Değişmeyen ölçülere göre şekillendirilecek nizam gerçek medeniyetin adıdır, bütün maddî ve dünyevî ölçülerin üstündedir.”

 

Amerika askerî mânâda elli yıla yakın bir zamandır girdiği her cephede hezimete uğradığı halde, insanların akıllarının hâlâ gözlerinde olması sebebiyle, gâyenin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmadan Amerika’nın attığı bir füzenin ne kadar insan öldürdüğü ile zafer arasında bağ kuranlar, şu ân yaşanan yıkımı da göremiyorlar. İki ay kadar önce bir sohbette muhatabım, Amerika’da hiç bulunmamış ve Amerika’nın adaletsiz iç yaşayışı ve ekonomik zayıflığından bahseden bana, kendisinin bizzat bulunup dış yüzüyle gördüğü ve ekonomik rakamlarına bakarak hüküm verdiği ülke için “Amerika’yı ne kadar biliyorsun?” diye sormuştu. Tarihi, yaşadığı ve geçirdiği devreler hakkında en ufak fikir sahibi olmayan insanların Amerika’da en az Hindistan’daki kadar sert bir kast sistemi olduğundan bihaber olmaları bizim için sürpriz değil. Sahneyi, her şeyin vücuda geldiği bir saha olarak görmek bönlüğü ile karşı karşıyayız. Hele ki “Amerikan Sahnesi” diye adlandırabileceğimiz saha tamamen ışıkların ve dekorun da ötesine geçmiş varlığından şübhe duyduracak sabun köpüğünden ibarettir. Amerika için “hologram medeniyet” tabirini kullanarak tasvir etmek en doğrusudur. 

 

Bu manzaraya, sahte zafer havasına aldanarak ve kanarak kendi memleketlerinde Batı adına efendilik ve efelik yapanların hüsranı da bundan daha büyük olacaktır. Hallerinin izahı da ciltler dolusu anlatılabilecek aşağılık ruhudur. Üç yüz yıla yakın bir zamandır Batı’ya kaymış olan güç dengelerinin şekillendirdiği bir dünyada yaşıyor ve birçok mevzuda kültür hegemonyasına maruz kalıyoruz. Bu, bizim olduğu kadar dünyanın geri kalan milletleri için de geçerli. Propaganda silahını iyi kullanan Hıristiyan Batı dünyası kendi gerçeklerini alemşümul gerçekler olarak empoze etti ve büyük ölçüde başarılı oldu. Kendi tarihini, mütecaviz güçlerin elinden çıkma eserlerden okuyarak öğrenen bir milletin kendi düşmanını tayin etmeye takati ve iradesi olamaz. Tam da bu sebebden yaklaşan bozgunu herkes göremiyor.

 

Yaklaşan fırtına işaretlerini vermeye başlayalı uzun zaman oldu. Görmek için çok derin bakmaya, araştırma yapmaya gerek yok. Biraz feraset sahibi olmak ve hadiseleri okuyabilmek yeterli. Hep “ama nasıl olacak?” sorusu sorulur ve anlatılan ne olursa olsun, madde planında hapsolmuş ve maddenin büyüsüne kapılmış zihinler bu izahlardan tatmin olmaz. Eğer bir kumaş dikiş tutmuyorsa bunun başlıca üç muhtemel sebebi vardır; ilk olarak ip kötüdür, ikincisi kumaş kötüdür, asıl önemlisi ise dikişi yapan bu işi bilmiyordur. Bu örneğe bakarak Batı’nın özellikle son bir yüzyılda dünyaya nizam verme çabalarından çıkan sonuç nedir? Bir türlü dikiş tutmayan ölçüleriyle her dikişini yine kendi bozarken, bu manzaraya bakarak Batı’ya kudret atfedenler bunun altında yatan sefaleti, nizamsızlığı ve adâletsizliği de göremez! Ölçüleri kendi eliyle tekrar tekrar değiştiren bir gücü kaba kuvvet ve zorba olarak göremeyenler,  ilâhlarını da bu dünyada arayan ve ilahını putlaştırmaktan öte bir şey yapmayanlardır.

 

Bu teknik kuvvet karşısında mecburî manevralar yapmak durumunda kalan dünyanın geri kalan devletleri (liderleri) ve milletlerinin, “efendisi”nin attığı taklalara bakmaksızın, ona “yenilmez titanlar” muamelesi yapmasını çok görmemek gerekir. Hayrete şayan bir şeydir ki, kesinlikle Batı veya Amerika hayranı olmadığı halde, Amerika’nın haberi olmadan ülkesinde yaprak kımıldamayacağına inananlar var. Batı’nın gerçek başarısı budur! Hiç işgal etmediği bir memlekette zihinleri sadece sinema ve televizyon aracılığıyla işgal edebilmiştir. Kültürünü empoze edebilmiştir. Tabii ki bunu “Demokrasi yoluyla zorlama” zorbalığı ve namlu ucunda uzattığı “insanlık” yalanlarıyla yapmıştır. Tıpkı şu misaldeki gibi; eski hapishanelerde yeni gelenlere kama ucunda esrar uzatılırmış kapı altında, hazır müşteri ve bağımlı bulmak için; ya al ya öl! Aradaki fark ne?

 

Hadiselerin seyri açısından bakıldığında Amerika’nın savaşamadığını, karada tam bir fos olduğunu Vietnam Savaşı’ndan önce Filipinler’e yaptığı işgalde görmek lâzım. Geçmiş zamanda orduların yekpare olmadığı malumdur. İttifakların bozulması yahut zaten para için savaşan askerlerin taraf değiştirmesi görülmüş şeylerdi. Fakat Filipinleri işgalinde Amerika askerlerini kaybetmiştir. Çünkü onları bu savaşın doğruluğuna inandıramamıştır. Filipinli direnişçilerin saflarına hiçbir menfaatleri olmadan geçen zenci askerler Amerikan ordusuna zayiatlar verdirmiştir. Vietnam Savaşı’nda Amerikan askerlerinin savaşmadaki isteksizliklerini, kendilerini vurarak cepheden kaçmaya çalıştıkları göstermiştir ki, bunun üzerine yazılmış kitab ve filmlerden koca bir külliyat oluşur. Bugün “Amerika’nın tekerine çomak sokan Saddam”dan sonra birçok ülke karada savaş için Amerika’yı gözüne kestirebilmektedir.

 

Batı, bütün değerleri yozlaştırarak dünyaya kültür ihracında bulunurken kendi içinde de yozlaştı ve yıkıma uğradı. Kurulan düzenleri içinde büyük bir açmazdalar. Herhangi bir fikir üretemiyorlar(Pozitivist dünya görüşleri altında şekillenen evrimci devrimci çabalar hiçbir zorlama olmadan duvara duvara toslayıp duruyor, bu tabiatı gereği mecburi bir sondur).  Dahası ellerinde koz da kalmadı ve “3. Dünya ülkeleri” diye küçük gördükleri ülkeler de Batılı devletlerin yaptığı her türlü blöfü görüyorlar. “Tarihin Sonu” palavrası ellerinde patladı. Şimdi bu koca palavrayı kim için ve nasıl okumak lâzım?

 

Yaklaşan bozgunu çok önceden görebilenler bugün yaşanan hadiseleri hiç tuhaf bulmuyorlar. Veremediğiniz şeyi alamaz ve isteyemezsiniz. Batı da dünyaya ve insanlığa çok az şey verebildi ve fazlasını isteyemez. Bu kültürde ve fikirde hiçbir şey yapmadıkları mânâsına gelmiyor, fakat en büyük şey nizâmdır ve nizâm olmadan yaptığınız her şey havadadır. Batı dünyaya nizâm vermeye çalıştı ama beceremedi. Bu kadar teknik üstünlüğe ve kendine kuru taklidci işbirlikçiler de bulmasına rağmen, işgal ettiği topraklarda yozlaşmış bir kültür bırakmaktan öte bir şey yapamadı. Kendinden uzak olan bu dünyada bir kontrol mekanizması oluşturabilmek için anlaşmazlıkları ve bizim kendi aramızdaki kavgaları körükledi. Fakat bu bir düzen veya zafer demek midir? Zira silahla kazanılan zafer, askeri bir zaferdir, fakat onu perçinleyecek olan siyasi vasıtaların aynı insan topluluğu için getireceği düzendir. Fatih’in İstanbul’a girişi, Orhan Gazi’nin Bursa’yı alışı, Hz. Ömer’in ve Selahaddin Eyyubî’nin Kudüs’e girişleri ile Batılıların girdikleri topraklarda yaptıklarına bakalım. Bunlar kıyas kabul eder mi? Fatih, surları geçip İstanbul’a girdiği için Fatih olmadı, girdiği şehirde verdiği emanlar ve kurduğu düzen ile (nüfus yoğunluğu yıllar boyu aleyhine olmasına rağmen kalabilmesiyle) Fatih oldu. Gerçek bir insanlık vaazı da bunu gerektirir.

 

“Roma Barışı” denilen ve kendi havzasında başka horozun ötmesine izin vermeyen Roma, bu işi başarabilmek için girdiği topraklarda insan cesedlerinden ormanlar dikti; intikam için, insanlar, yıllar boyu hatırlasın diye topraklarını kuruttu (Annibal’dan intikam için Kuzey Afrika’da bir şey ekilemesin diye topraklara tonlarca deniz suyu dökülmesi hadisesinden bahsedilir). Batı tarihindeki yıkımı başka araçlarla inşa etmekten başka bir şey yapmıyor! Her zaman kendini ispat için bulduklarını doğru veya yanlış, dayattı. Kesintisiz Fetih idealinde ise böyle bir caniliğe izin yoktur; zira silahla fetih toprakları, söz ile fetih kalbleri alır. Kesintisiz Fetih insanları da kazanana kadar devam eden bir idealin adıdır.

 

“Seni öldürmeyen şey güçlendirir” şeklinde bir klişe kullanılır Batı’da, kendi doğruları olarak kabul edersek onların mantığı ile yok etmek istedikleri dünya Batı karşısında güçlenmiştir. Dileğimiz odur ki Batı’nın uğradığı vaziyeti gösterecek besteyi de biz yaparız!

 

Aylık Dergisi 159. Sayı

 

 
Etiketler: Bozgun, Havası,
Yorumlar
Haber Yazılımı