Yazı Detayı
31 Ocak 2018 - Çarşamba 15:19
 
Boşluk
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Hayatımın doyum noktasına ulaştığını düşünmeye başlamıştım. Tatmin edici pek az şey vardı hayatta. Kesinlikle, tertibli yaşayan ve her işimi yerine getiren biriydim. Ne oldu nasıl oldu da ömrümün ortasında böyle düşünmeye başladım, bilmiyorum. İnsan bir de can yanmadan “Allah!” derse o  zaman bir şeyler tam olmuş demektir.

Evde benden başka birinin yaşadığını anlamam uzun zaman aldı. Daha erken fark edebilirdim ancak, kontrol mekanizmasını oluşturacak yeterli çoğunluğa sahib değildim. Fakat sonunda onu yakalamıştım. Kendisini değil tabii! Sadece varlığına dair emareleri. Kendisini yakalayamadıysam varlığından nasıl emin olduğumu soracaksınız; cevabı basit, kendine inanan, varlığını duyduğu şeye de inanır, aksi halde kendi varlığını inkâr etmiş olur. Mantığım sizi yanıltmasın. Ne de olsa benim mantığım!

Her şeyi kendime has bir düzene oturtmak isteğim, yalnız başıma yaşamamın başlıca sebebi. İnsanlar ne kadar aksini iddia etseler ve ne kadar kalabalık yaşarlarsa yaşasınlar, yalnız yaşarlar. Bunun, ezelden gelen bir kanun olduğuna inanıyorum. Çok uzun süredir yalnız yaşıyorum ve buna alıştım. Şimdi ise onunla aynı evi paylaşıyor olmak beni düşündürüyordu. Alışılması güç bir durumdu. Herhangi birine tahammül göstermekte zorlanırken onun varlığını nasıl kabul edebilirdim? Fakat o da herhangi biri değildi. En azından herhangi biri gibi davranmıyordu. Kendisi ile karşılaşabilirsem durumu tartma imkânım olacaktı.

Basit bir hayatım var. Ev ve iş arasındaki hayatımın en büyük eğlencesi bu iki mekân arasında karşılaştığım insanlar. Otobüs yolculukları favorim. Bambaşka dünyalara ait bu kadar insanı bir de camide bulursunuz. Hepsi evlere şenlik şahsiyetler. İş yerindeki insanlar, diyeceksiniz biliyorum, fakat kimsenin olmadığı bir yerde çalışıyorum. Tabii, beni saymazsak kimse yok. Hayatımın lütfu diyebilirim, bu iş için. Ve sanılanın aksine hiç can sıkıcı değil.  Bilmem kaç sene sonra yapılması düşünülen bir havaalanının muhtemel şantiyesi olacak arazisini bekliyorum. Yedi senelik bekçiliğim sırasında herhangi bir hareketlilik olmadı. Bu arazi belki büyük bir seçim vaadi olmayı bekliyordur. Benim asıl tuhafıma giden ise bu kadar unutulmuş bir yerin bekçisi olan beni unutmamaları. Bir ay dahi maaşımı yatırmazlık etmediler. Gerçekten iyi çalışıyorlar. Takdir ettim kendilerini.

Bir ânda her şeyin farkına varmam, otobüsle işe giderken başında dikildiğim adamın esnemesiyle oldu. Tedailer işte. Adam esnedi ve o acınası çürük dişini görüverdim. Niçin onu tedavi ettirmediğini merak ederken, acı duyup duymadığını düşünüyordum. Belki adam kendi hâline benim kadar kafa yormamıştır. Sonra ona kızdım, niçin gidip dişini yaptırmıyor da benim gibi işinde gücünde adamların zihnini meşgul ediyor, diye. Haksız mıyım? Aptal adam! Bir sürü ağrı çekecekti ve hâlâ mutlu mesud esneyebiliyordu. Sonra başkalarının eksikliklerine kızmakta hakkaniyetli davranıp davranmadığım hususunda kendi muhasebemi yapmaya başladım. Ve aklıma hemen sabah çıkarmayı unuttuğum çöp geldi. Bazen birkaç gün üst üste unutunca evi hafif de olsa bir çöp kokusu sarıyor ve bu kendimi pis hmeme sebeb oluyor. Çürük ve çöp arasında bağ kurmama sebeb olan şey bu olabilir miydi? Ama bütün bunları düşünürken fark ettim ki, aslında ben çöpü çıkarmayı unutmamıştım. Evden çıkmadan hemen evvel aklıma gelmiş ve çöp kutusuna bakmıştım. Fakat çöp möp yoktu. Fakat şaşmaz bir düzenim vardı, hiç böyle bir durum yaşamamıştım. Şimdi ne olmuştu da yaptığım şeyler arasında şübhe duymaya başlamıştım. Bunu bir kenara yazdım. Yeknesak bir hayat yaşamaktan dolayı unutkanlaşmaya mı başlamıştım, yoksa başka bir sebebi mi vardı, öğrenmeliydim. Tabii, akşam eve döndüğümde tekrar kontrol ettim. Tertemiz bir çöp tenekesi görmek beni mutlu etmemişti. İşte bu başlangıçla bambaşka bir hayatın kapısını aralamış oldum.

İlk işim mükemmel bir düzenle yerli yerine oturttuğum eşyalarımın yerlerini evden çıkmadan evvel değiştirmek oldu. Bu mevzuda çok hassas olduğumu belirteyim. Benim için her şey büyük bir itinayla yerleştirilmeli ve kolay kolay yerleri değiştirilmemeli. Bunu kendim yapsam dahi affedilmez bir hata olarak görürüm. Bunu yaptım ve akşam eve döndüğümde gördüğüm şey her şeyin eski yerlerine konulmuş olduğuydu. Hem de o kadar güzel konulmuşlardı ki, ben bile bu kadar iyisini yapamazdım. Ama bir meselede de kızmadan edemedim. Her şey yerli yerindeydi, fakat bir de silinmiş ve parlatılmışlardı. Sanki bana bir nevi pasaklı muamelesi yapılıyormuş gibi htim. Ama iyi tarafından da bakmak lazımdı; en azından benim gibi tertibli olmayı seven bir ev arkadaşım vardı. Neye karar vermeliyim bilemiyorum; gelip sorgusuz sualsiz evime yerleşmiş olmasına kızmalı mıydım,  yoksa sezdirmeden, çok rahatsız etmeden benimle yaşamaya çalışmasına alışmalı mıydım? Kendisiyle müşerref olmadığıma göre kirayı paylaşmasını da isteyemezdim.

Ancak beni asıl çılgına döndüren şey onun benim kıyafetlerimi de kullanabileceği düşüncesi oldu. Çünkü bütün kontrollerimde evde benim kıyafetlerimin haricinde kıyafet olmamasıydı. Herhangi bir şeyi paylaşmak konusunda bir problemim yok ancak, elbise mevzu bahis olunca tedirgin oluyorum. O günden sonra büyük bir gayret gösterdim. Ne zaman eve gelip gidiyor anlamalıydım. Kendi evimin önünde pusuya yatıp davetsiz bir misafiri beklemek de dâhil birçok yolu denedim. Fakat onunla karşılaşmak bir türlü mümkün olmadı. Ama aptalca olan bu değildi, zaten tanımadığınız birini oturduğunuz dairenin bulunduğu apartmanın karşısındaki ağacın altında bekleyerek yakalamaya çalışıyordunuz. Ben onu tanımıyordum, ama muhtemelen o beni tanıyordu. Pekâlâ, beni görünce yanımdan geçip gidecekti.  Bir de kendimi diğer insanlardan daha uyanık olarak görürdüm.

Daha sonra onunla küçük oyunlar oynamaya başladım. Bir şeyleri eksik bırakarak onun tamamlamasını sağlıyordum. Küçük eşyaları ortalıkta bırakmak şeklinde şeylerdi bunlar. Böylece en azından evin bir takım işlerini onunla bölüşmüş oluyordum. Fakat o günden sonra kendimi epey yorgun hmeye başladım. İşten eve geldiğimde ona hazırlayacağım yeni oyunlar için düşünmek epey yorucu bir işti. Galiba, asıl yorucu olan biriyle birlikte yaşamaktı. Ne zaman karşılaşacağız acaba, düşüncesi beni hep heyecanlandırsa da, onunla karşılaştığımda yapacağım konuşmaları zihnimde önceden hazırlamaya başlamıştım bile. Fakat bundan da çabuk bıktım ve sanki yanımdaymış gibi, eve geldiğimde onunla karşılık beklemeden konuşmaya başladım. Çok zevkliydi açıkçası. Böylece hayatımın en uzun sohbetlerini yapmaya başladım. Ama acaib yorucu bir şeydi bu. Saatlerce konuşuyordum. Ne zaman sussam onun sesini duyacakmış gibi oluyor ve uğradığım hayal kırıklığıyla daha fazla konuşuyordum.

Bir süre sonra da ona bir isim taktım. Otobüste giderken aklıma gelivermişti bu. Otobüs tıklım tıklımdı, o kadar sıkışık gidiyorduk ki, insanlara hiçbir şey sormadan kahvaltıda ne yediklerini öğrenebiliyordunuz. Bu kadar insanın olduğu bir yerde insanın aklına acaib şeyler geliyor. Benim de aklıma ona bir isim takmak geldi. Varlığından kesin olarak emin olduğum şu insanlar gibi, varlığından emin olduğum birine “Boşluk” ismini vermem size garib gelebilir ancak, benim için çok mânidardı. Benim yokluğumda ortaya çıkıyor ve her ne yapıyorsa sessiz sedasız yerine getiriyordu. Sanki mekânda boşluk dediğimiz hadisenin gerçekleşmesine asla izin vermiyordu. Aslında iyi düşünülürse boşluk da bütün diğer varlıklar gibi bir varlık. 

Bir sabah işe gitmek için evden çıkarken Tuğrul abi ile karşılaştım. Fakat zaten benimle karşılaşmak için bekler gibiydi. Tuğrul abi benim bir alt katımda oturan emekli bir memurdu. Benim aksime o kiracıydı, fakat apartmanın bir takım işlerini mülk sahibi için takib ederek biraz daha az kira ödüyordu. Tepesi parlayan kafası, sarkık bıyıkları ve uzun boyuyla birçok insandan hemen ayırt edilebilen bir şemaile sahibdi. Sıkı sohbeti vardı. Boşboğaz değildi. Sözünü tartarak konuşurdu. Karşısındakini sıkmayacak bu kadar mevzuu nereden buluyordu bilmiyorum, fakat eskilerin “kitap gibi adam” dediklerine yakın bir şeydi. Sanki her şeyden konuşabilmek için evde kendini geliştiriyor, kitab, gazete ve lügat okuyordu. Bir gün Amerika’daki konut faciasından ve sebeblerinden bahsetti. O kadar güzel anlatıyordu ki, hiçbir şey anlamadığımı sezdirmedim. Sabah bu kadar erken bir vakitte niçin karşıma çıktığını düşünmeme fırsat kalmadan selam verdi, hal hatır sordu. Sonra da asıl meseleye geldi, çok aşırı temizlik yapmamdan şikâyetçi olanlar varmış apartmanda. Hususen de üst kat komşum. Ve ekledi, “Niçin bu kadar çok eşya taşıyorsun evladım? Her gün bir eşyanın yerini değiştirmenin sebebi ne?” Demek ki, alt kattan her şey duyuluyordu. Yalnız yaşamanın verdiği zaaflardan biri de yaptıklarınızı teyid ettirme şansınızın olmaması. Ben kendi hâlimden memnundum, fakat insanlar benden memnun muydu?

Şimdi Boşluk’u ona nasıl anlatabilirdim? Ben de ona onu memnun edecek cevabı verdim. Kayıp bir şey aradığımı söyledim ve beni uyardığı için teşekkür ettim. Ve o saatten sonra daha dikkatli davranmaya başladım. Tabi iki küçük oyunlarımdan vazgeçmemiştim. Akşam eve geldiğimde Boşluk’a da bir ton kızdım. Kendini bir varlık olarak duyurmaktan öte yaptığı bir şey yoktu. Üstelik başımı da belaya sokuyordu.

Ona karşı nasıl bir hamle yapmalıyım, düşüncesi bende fikri sabit hâline geldi. Onu ne yaparak ortaya çıkarmalıydım? Evimde kendimi bir yabancı gibi hmeye başlamıştım. Bütün eşyasıyla birlikte ilk defa görüyormuşum gibi evimde dolanmaya başladım.  Nasıl bir boşluk hissine kapıldıysam gecenin orta yerinde sokağa fırlamak ve kaçmak fikri bende galib geldi. Bir ânda kendimi uzun süredir gitmediğim tarihî bir meydanın ortasında buluverdim. Ne kadar ıssızdı. Terk edilmiş gibiydi. Tarih dedikleri de bir nevi böyle bir şeydi. Tarih, bizim zaman olarak bir başka zamanı terk ettiğimiz bir şeydi. Sadece terk ediyorduk. Büyüyünce evi, ölünce dünyayı terk ettiğimiz gibi. Kendimi koca bir hiç gibi htim meydanın ortasında. Geçmişin insanları, bize neredeyse ölümsüz eserler bırakırken bizim bu çağda hiçbir şey olmayan “şey”ler üretmemiz gibi bir hiç!  Kendimi her şeye hazırlıklı biri zannederdim. Mesela durakta ve otobüsteki insan kalabalıklarının beklenmedik hareketlerine karşı her zaman bir karşılığım vardı. Kim ne kadar sessiz kalırsa kalsın ben kalmazdım. Biri adres mi soruyor, ben cevablardım, durakta kalan mı var, hemen muavin oluverirdim, kayıp eşya mı var, o zaman bir şey yapmazdım! Polise gitmesi veya yetkililerle konuşması benim için daha mantıklıydı. Zira benimle çene çalarak yahut yakınarak bana kaybettireceği vakitle daha verimli şeyler yapabiliyordum; her sabah ilk duraktan binen ve hep aynı yere oturan memurun en yakınında bulunmaya gayret etmek ve haberleri onun okuduğu gazeteden okumak gibi. Pintilik veya beleşçilik yakıştırmalarını kesinlikle kabul etmem, zaman benim için her şey demekti ve ben de iki işi bir arada yaparak zamanımı çoğaltmış oluyordum. En zengin insanın zamanını biriktirebilen insan olduğuna inanırım. İşte meydanın orta yerinde bütün o tarihe değil, kendi hâlime hayret ederek öylece dakikalarca duruverdim. Hezimete dönen bir zaferi görür gibiydim. Bir insan boşluğa karşı bir savaşı nasıl kaybeder?

Artık o muhteşem sefil hayatıma devam etmek için çok fazla sebebim kalmamıştı. Tabii ki ölümü falan düşünüyor değildim, fakat birdenbire değişiveren bir hayata adapte olmakta zorlanıyordum. Yenisinin gelişini ben istememiştim, işte mesele buydu. Elimden gelen fazla bir şey de yoktu. Galiba şu “Boşluk”u fazla büyütmüştüm. Ne istiyordu benden? Hayatımda ne eksikti de birden bire gelmiş ve hayatıma girivermişti? Tamam, kabul ediyorum yalnız bir hayatım vardı, fakat hayatımda tamamlayabileceğim her şeyi tamamlamıştım. Ev sahibiydim, işim vardı, her türlü eşyaya sahibdim, çoğunlukla garajda yatırsam da bir arabam bile vardı. Hiçbir şeyim eksik değildi.  O hâlde ne istiyordu benden?

Bunların hepsini o meydanın ortasında dikilerek düşünmedim tabii. Büyük çoğunluğunu orada düşündüm, ama bir kısmını da kuzu kuzu geri döndüğüm evimde düşündüm. Şimdi ne yapmalıydım? Boşluk hayatımda büyük bir yer iştigal etmeye başlamıştı. Ondan bir şekilde kurtulmalıydım. Kendi hâlinde yaşayan bir adamdım ben. Sade bir hayatım vardı. Kimseye bulaşmazdım. Hatta hiçbir şeye bulaşmazdım, o kadar bulaşmazdım ki, bir ân ortadan yok olsam acaba yokluğuma dair kimse acaba bir şey duyar mıydı, bilmiyorum. En büyük eğlencelerim bile mahvolmuştu. Otobüs yolculuklarından bahsediyorum. Artık hiçbir lezzet almamaya başlamıştım. Bütün o eğlenceli insanlar bir ânda kaybolmuşlardı sanki. Hepsi karamsar birer gudubet gibi görünüyordu gözüme. Yaptıkları her hareket gözüme batıyordu. Bir çocuk bile gülse yüzüme kezzap, atılmış gibi başımı başka tarafa çeviriyordum.

Bir ânda fark etmiştim ki felaketimle karşı karşıyaydım. Kendime dert edindiğim şey beni mahvediyordu. Uzun konuşmalarımızdan vardığım netice Boşluk’un bundan büyük bir zevk aldığıydı. Hiçbir zaman bir saadet içinde olmadığımı o zaman fark ettim. Ve bu davetsiz gudubet benim saadetimle keyif çatıyordu. Onu benden çalmıştı. Beni de ele geçirmesinden korkmaya başlamıştım. Kurduğum her şeyi elimden alabilirdi. Ve alçalışım o zaman başladı. Ona yalvarmaya başladım. Belki bir köpek kadar değeri yoktu, fakat ben ona kendi evimde köpekler gibi yalvarıyordum. Çok bir şey de istemiyordum. Sadece evimden gitmesi yeterliydi. O kadar yalvarmıştım ki, bunun işe yaraması lazımdı. Hangi insan evladı olsa insafa gelirdi çünkü. Ben bile kendi hâlime acımıştım. Bu kaç saat sürdü, bilmiyorum, ama ertesi sabah aldığım neticeden memnun değildim. Boşluk bana menfi bir cevab verdiğinden değil, benden hariç neredeyse herkesin kiracı olduğu apartman sakinlerinin söz birliği ederek kapıma dayanmalarındandı. Gece hiçbirini uyutmamışım. Kiminle konuştuğumu merak ettiler ve bir ara polis çağırmayı düşündüklerini dahi söylediler. Üşütmüş köpek gibi (tabir Tuğrul abiye aitti)  bağıran adamın bana bir şey yapmasından korkmuşlar. Üşütmüş köpek gibi bağıran adam! Bir ân ne diyeceğimi bilemedim. Onlara beni düşünmelerinden ötürü o kadar çok teşekkür ettim ki, bana olan kızgınlıklarını ve uykusuzluklarını unuttular.

Bir karabasanın içindeydim. Uyanma ihtimalim de yok gibiydi. Kendimi, uyanmak için hırpalayacak da değildim. Uyanık olduğunuzu bildiğiniz bir kâbustan uyanmanın yolu ne olabilir ki? Ben de onu ortaya çıkarabilecek yegâne yolu buldum ve beklemeye başladım. Hiç konuşmamak ve ona tepki verecek bir şey de yapmamak. Uzun bir bekleyiş oldu ve hâlâ da bekliyorum. Ben sustuktan ve ona küçük oyunlar oynamaktan vazgeçtikten sonra ondan hiçbir karşılık göremedim. Anlaşılan o ki bana küsmüştü. İyi anlaşabilirdik oysa.

 

Aylık Dergisi 160. Sayı

 
Etiketler: Boşluk,
Yorumlar
Haber Yazılımı