Yazı Detayı
01 Mart 2019 - Cuma 13:10
 
Biyolojik Silahlar ve Biyoterör
Zeynep Salgın
 
 

İnsanoğlu yıllar geçtikçe kendi sınırlarını ve yaratılmış tüm canlı aleminin sınırlarını biraz daha zorluyor. Yaşamı boyunca var etmeye uğraşırken, bir yandan da yıkım yaptığının farkına çok geç varıyor. Bu da modernizmin insan hayatına yerleştirdiği çelişkilerden en fazla göze çarpanı. Günümüzde bilim, insanın tek bilgi kaynağı ve ölçü olarak kabul ediliyor. Bundan önceki devirlerde yaşamış insanların anlam vermeye çalıştığı en kompleks ve karmaşık teoremler, aklın kavramasını zorlayan, algıların yetersiz kaldığı konularda günümüz teknolojisi ve bilimi bir cümle ile milyonlarca bilgiyi önümüze serebilecek seviyeye ulaştı.

 

İnsanlık tarihinin hafızasında kötü olarak yer alan önemli konulardan biri de salgın hastalıklardır. Tıp biliminin henüz yeterli düzeyde ve açıklayıcı kaynaklara, buluşlara ve çarelere ulaşamadığı dönemlerde salgın hastalıklar ve birçok diğer hastalıklar, tedavisi bulunamadığından toplumları en olumsuz şekilde, ölüm ile karşı karşıya bırakmıştır. İnsanlar o zaman dilimlerinde bu hastalıkları bilmedikleri tesir ve inançlara dayandırsalar da günümüz çerçevesinden baktığımızda bu hastalıkların tamamını birtakım meçhul tesir ve inanışlara dayalı olarak gerçekleştiğini savunamayız.

 

Biyolojik Silah Gerçeği

 

Geçtiğimiz yıl Türkiye'de şarbon hastalığının konuşulduğu aylarda Rusya, Gürcistan'da ABD kontrolünde inşa edilen Richard Lugary Halk Sağlığı Araştırma Merkezi laboratuvarında ölümcül testler yapıldığını iddia etmişti. Bu iddiaları desteklemek için Rus televizyonunda konuşan Gürcistan'ın Eski Ulusal Güvenlik Bakanı Igor Giorgadze binlerce belge göstermişti. Elindeki belgelerden birinde sivrisineklere monte edilen ve bu sayede sineklerin uydudan yönlendirilmelerini sağlayan bir elektronik devre patenti yer alıyordu. Bu cihazla sivrisinekler, ölümcül patojenler, mikrop taşıyan birer “katil drone” gibi kullanışlı hale geliyor. Bir diğer cihaz ise, çekirdeğindeki parçacıklar kana karıştığı zaman felç bırakan mermi patenti… Giorgadze, bu ölümcül silahların, dışarıdan bakıldığında halk sağlığı üzerine araştırmalar yapan söz konusu laboratuvarda icat edilip geliştirildiğini ifade etmişti. Laboratuvarda, 2015'in Aralık ayında 30 kişinin Hepatit C tedavisi sırasında öldüğünün tahmin edildiğini ifade eden Giorgadze, 2016'nın Nisan ayında 30, Ağustos ayında da 13 kişinin öldüğünü, ölüm sebebinin kayıtlara 'bilinmiyor' şeklinde geçtiğini ve bu ölümlerle ilgili herhangi bir soruşturma yapılmadığını söyledi. Eski bakan, ölen insanların isimlerinin de belirtilmediğini, sadece numara, doğum tarihi ve cinsiyetlerinin kaydedildiğini belirtmişti. Bu ölümlerin, Hepatit C'ye karşı mücadele iddiasıyla yürütülen faaliyetler sırasında gerçekleştiğini söyleyen Giorgadze, 'tedavide' bazı hastalara uygun olmayan ilaçların da verildiğini ileri sürmüştü. 

 

Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan bu yana salgın hastalıklarla yıkım ve zayıflatmak amacıyla bir takım gizli projeler ve resmî görünümlü meşru yapılar tarafından hedef toplumlar üzerinde denenmektedir. Bu tür projelerin uyandırdığı korku ve panik de emperyalist saldırılarda ayrı bir silah olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır. 

 

“Biyolojik silah veya biyoterörizm yakın tarihte ilk olarak “Güney Amerika yerlilerinin kürar ve deniz canlılarından elde ettikleri toksinleri ok zehri olarak kullanmaları, en eski örnek olarak kabul edilir.” Veya eski dönemlerde hayvan leşlerinin ve kadavraların su kaynaklarını kirletme amacıyla kullandıklarını kaynaklardan görebiliyoruz. 14. yüzyılda Tatarların bugün Ukrayna sınırlarında bulunan Kaffa şehrini kuşatma sırasında kendi ölülerinde bulunan vebalı cesetleri mancınık sistemiyle şehre attıklarını ve bir salgın hastalık oluşturarak savaşın seyrini değiştirme çabaları yazılı kaynaklarda örnek olarak karşımıza çıkıyor. Fakat hastalık epidemiyolojisi bunun gerçek anlamda bir biyolojik silah saldırısı olamayacağını söylemiştir.

 

Biyolojik saldırı, mikroorganizmaların veya onlara ait toksin maddelerin özellikle insanlara karşı sosyal, ekonomik, siyasi, psikolojik savaş üstünlüğü, baskı ve yıkım olarak ayrıntılı  tanımlayabileceğimiz bir terimdir. Bu terimi biraz daha açacak olursak, askeri alanda yapılan saldırıya “biyolojik saldırı” toplumlar üzerinde yapılan saldırıya ise “biyoterörizm” diyebiliriz. “Biyolojik savaş tarihinde 1763 yılı yeni bir aşamanın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu yıl bulaşıcı hastalıktan ölmüşlerin cesetlerinin kullanımından, bilinen belli bir hastalığın bulaştırılması dönemine geçilmiştir. Kuzey Amerika'daki İngiliz Kraliyet Kuvvetleri'nin komutanı olan Sir Jeffrey Amherst, Fransızlara sadık kalan “Kızılderililerin sayısını azaltmak” için, onlara çiçek hastalarını barındıran hastaneden sağlanmış battaniyeleri armağan olarak göndertmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra Ohio nehri vadisindeki çeşitli Kızılderili kabilelerinde çiçek salgınları ortaya çıkmıştır. Yeni Dünya'ya Eski Dünya'dan getirilmiş bir hastalık olan çiçeğin Kızılderililer arasında salgınlar yapmasının, bu olayın ötesinde, işgalci Avrupalılarla Kızılderililer arasında çeşitli nedenlerle kurulan temaslara bağlı olması büyük olasılıktır. Aslında, daha 15. yüzyılda Pizzaro'nun Güney Amerika'daki yerlilere hastalık bulaştırmak amacıyla çiçekli hastaların giysilerini armağan ettiğine ilişkin bilgiler varsa da, buradaki salgınların da insanlar arasındaki çeşitli temaslar sonucunda oluştuğunu belirtmek gerekir.

 

18. yüzyılda belli bir hastalığa uyarlanma temelinde şekillenen biyolojik savaş anlayışı, 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında bakteriyolojideki gelişmelerle artık mikroorganizmalar ve onların ürünlerini merkeze alır olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların İtalya'da kolera ve St. Petersburg'da veba mikrobu kullandığı, Romanya'da Rusya'ya gönderilecek at, koyun ve sığır sürülerini ruam ve şarbonla, Mezopotamya'da da katırları ruamla infekte ettikleri savunulmuştur. Almanlar bu iddiaları reddetmişler ve 1924 yılında toplanan uluslararası bir alt komite Birinci Dünya Savaşı'nda biyolojik silahların kullanıldığına ilişkin bir kanıt bulunmadığı kararını vermiştir. Bu savaşta kimyasal silahlar belirleyici olan kitle imha silahları olmasına rağmen bakteriyolojik yöntemlerin savaşlarda kullanımı, boğucu, zehirleyici ya da öteki gazların kullanımını yasaklayan Cenevre Protokolü'ne alınarak yasaklanmıştır. Bu silahların sadece “kullanılmasını” yasaklayan Cenevre Protokolü araştırma, geliştirme, üretim ve depolamayla ilgili hükümler içermediği gibi başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere uzun süre birçok ülke tarafından da onaylanmamıştır.”

 

Soğuk Savaş’tan Bugüne

 

1925 ve 1990 yılları arası ise mikroorganizmaların daha çok laboratuvar araştırmaları ve kullanım alanları, yaratacağı etkiyi düşünürsek hiç de hafif değildi. Günümüze yaklaşık zaman dilimlerini ele alırsak biyolojik ajanları bomba yardımıyla aerosol ve sprey şeklinde kullanıma başlanmıştır. 1943-1968 yılları arasında biyolojik savaş silahları donanımı ABD ve SSCB önderliğinde diğer ülkelerde de çalışmalar başlamıştır. Bu alanda ilk saha çalışmaları ABD’nin Bacillus antrachis sporları ile doldurulmuş en az 5000 adet biyolojik bomba hazırladığı bilinmektedir. Eski SSCB de bu konuda oldukça büyük çalışmalar yapmışlardır. Sverdlovsk şehrinde bir biyolojik silah üretim tesisinde 1979 yılında meydana gelen kazada yaklaşık 10 kg yoğunlaştırılmış B. anthracis sporu şehrin üzerine saçılmış ve 66 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Ayrıyeten SSCB’nin Kamboçya, Laos ve Afganistan’da “sarı yağmur” adıyla bilinen fusarium toksini içeren biyolojik silahlar kullanıldığı bildirilmiştir. Bulgar gizli servisi suikastlarında risin içerikli şemsiye tipi silahlar kullanmıştır. Irak'ta da Körfez Savaşı öncesinde B. anthracis sporlarıyla saldırı amaçlı biyolojik silahlar ürettiği iddia edilmektedir. Biyoterörist saldırılara en açık örnek olarak 1984 yılında ABD'nin Oregon eyaletinde, salatalıkların salmonella etkenleriyle kontamine edilmesi ve 751 kişide hastalık çıkışına neden olunması ve yine ABD’de görülen antrakslı mektup olaylarını gösterebiliriz. Japonya'da ise Aum Shinrikyo tarikatının başarısız biyolojik saldırılarda bulunduğu ve Zaire'den Ebola virusu elde edebilmek için girişimleri olduğu bilinmektedir.

 

KİS; Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer (KBRN) adı altında dört değişik formatı olan -ama konvansiyonel olmayan- silahlar veya onları taşımak ve fırlatmak için kullanılan her türlü ekipman (balistik füzeler, uçaklar, uzun menzilli toplar, mektup zarfları, vs.) için kullanılan ortak bir terimdir. Gerek tahribat potansiyelleri, gerekse de bu özelliğinden kaynaklanan caydırıcılık niteliğiyle konvansiyonel silahlardan kesin bir şekilde ayrılan KİS, her ne kadar aynı üst başlık altında toplansalar da birbirlerinden oldukça farklıdır. Daha çok muhtevasında, yapım teçhizatlarında ve kullanım metotlarında kendini gösteren bu farklılığın, söz konusu silahların etkileri yönünden de benzer nitelikte olduğu görülmektedir.

 

Konuya biraz yorum anlamında bakacak olursak biyoteknolojik alanda sınırları aşan çalışmaların oluşu kaygılanmayı fazlalaştırıyor. Bilim insanlarının hastalık oluşturacak mikroorganizmaları öldürücü derece de elde etmeleri ve bunu da çok basit yöntemlerle kontrol altında tutmaları bilimin karanlık tarafını açığa çıkarıyor. Zararsız mikroorganizmaların genetik yapılarını değiştirerek tekrar düzenleme, yeniden tasarlama daha ötesi bilinen tedavi yöntemleri olan antibiyotiklere ve aşıya karşı dirençli hale getirip ülkelerin, ekonomik, siyasi ve askeri alanlarında birer asker/robot rolüne bürünmeleri kaçınılmaz olarak ilimi kötüye kullanmak için araç oluşturuyor. Yıllarca kansere çare bulma adı altında binlerce bilim insanı tabii ki birçok hastalığa çare buluşa vesile oldu; peki kansere çare ilaç nerede? Her yıl şu kadar kanserden ölen şu kanserden ölen gibi sayısal veri yalan haberlerle hazırlanıp önümüze seriliyor. Milyon dolarlar kazanan ilaç firmaları, hastaneler, teknoloji bu kadar çığırından çıkmış şekilde gelişme gösterirken hala mı bulamadı kansere çare? Tabii ki de buldu, bunun hepimiz farkındayız… Buldular... Ama o para kasası neyle dolacak değil mi? Bilim artık bu yüzyılda sadece hastalık tedavisi için insanlığın ilerlemesi için değil, bir savaş silahı üretmek, rezil ve utanç verici Batı’nın elinde bir tasma takılıp gezdirilen tabiri caizse köpeklik etme yolu oldu artık. Hastalıkların, genlerimizin, yediğimiz içtiğimiz her şeye kadar her anlamda her şeyin çamurlaştırıldığı bir bilimden bahsediyoruz. Yaptıkları şey çok basit, hastalığı üretiyorlar, yayıyorlar, sonra da “bak bizde çaresi” deyip tüm insanlığı mahkum ediyorlar. Sadece bizleri mi? Hayır. Gelecek nesilleri de, çok büyük tehdit ve geri dönülemez bir uçuruma sürüklüyorlar. Teknoloji alanında ilerlemiş ülkeler bu olayın başını çekiyor elbette. ABD, İsrail, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin, Hindistan, İngiltere, İran, Japonya, Kuzey Kore, Suriye gibi ülkelerin kimyasal ve biyolojik silah programlarına sahip oldukları bilinmektedir. Tabii bu kadar çalışmayı “Savunma Programları” adı altında yaptıklarına dikkat edelim. Tahribat gücü büyük olacağı için kolay kolay kullanılmaması biraz da olsa onları korkutuyor. Etkileri geniş alanlara yayılacağı için ve kontrol altına alınması zor olduğu için kullanmakta tereddüt gösteriyorlar.  Çeşitli mikroorganizmalar ya da biyolojik silah özelliği kazandırılmış etkenler günümüze dek, az sayıda da olsa, kimi terör olaylarında ya da bireysel suçlarda bir silah olarak kullanılmışlar ya da bu tür girişimlerin başlıca aracı olmuşlardır. Ancak bu girişimlerin hiçbiri hedef toplumlarda ciddi bir etki yaratmamış, bireysel suçlar ise daha çok politik olmayan nedenlerden kaynaklanmışlardır. Buna karşılık “duyurulan” biyolojik terör olayları (!) dehşet ve terörün, zaman zaman kaos ve gerçek bir “savaş”ın aracı olarak kullanılmışlardır.

 

 Bu tür savaşlarda kullanıldığı tespit edilen biyolojik silah türünde kullanılan unsurlara örnek vermek gerekirse; Bacillus Anthraksis (Şarbon Etkeni), Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri), Brucella Species (Brucelloz "Malta Hummasý" Etkeni), Vibrio Cholera (Kolera Etkeni), Clostridium Perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni), Salmonella Typhi (Tifo Etkeni), Psoudomanas Psoudomallei (Melioidozis hastalık Etkeni), Psoudomanas Mallei (Ruam hastalığı Etkeni), Yersinia Pestis (Veba Etkeni), Francisella tularensis (Tularemi Etkeni), Coxiella Burnetti (Q Ateþi Etkeni), Smallpox Virüs (Çiçek Hastalýðý Etkeni), Congo-Crimean Hemorajik Ateþi Virüsü, Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateþi Virüsü, Trichothecene Mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Kriptokokoz Kokoidomikozlar Plazmodium vivax (Sýtma Etkeni), Risin (Kene otundan elde edilir), Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellilerince üretilir.)

 

Neden?

 

Olayın trajik tarafı ise dünya “klonlanma etiği”ni tartışırken asıl sorun olan “genetik mühendislik” yöntemi ile geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden kaçırılmıştır. ABD’de 11 Eylül sonrası yayılan “mektuplarla” hedeflerine ulaştırılan “şarbon terörü’’nün bu güne dek gerçekleştirilmiş en etkili biyolojik terör olayı olduğu söylenebilir. Söz konusu mektuplardan Trump dönemi yönetimde bulunmuş bazı bürokratların adreslerine de gönderildiği yakın zamanda basına yansımıştı. Bununla birlikte eldeki veriler, mektuplarla gönderilen şarbon sporlarının özel bir silahlaştırma işleminden geçirilmemiş ve dünyanın birçok yerindeki araştırma
laboratuvarlarında bulunabilecek ABD kaynaklı bir şarbon bakterisi kökeninden sağlandığını göstermektedir. Tabii işin burası perde önü, perde arkası ise yazımızın başında verdiğimiz Gürcistan örneğinde olduğu gibi zaman zaman doğru dürüst tartışılacak zemin bulmaz.

 

Bilimci çevrelerin bu karanlık yüzüne dair, II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemde ABD başkanı Roosevelt’in, Einstein ve diğer bilim adamlarını “NAZİ ALMANYA’SINI ATOM BOMBASI KULLANMAKTAN ÇEKİNDİRECEK” şekilde atom bombası üretmelerini fakat bunu kullanmayacaklarını, sadece gözdağı niteliğinde bulunduracaklarını belirttiği gizli görüşmeler de örnek verilebilir. Atom bombasının kullanılmayacağı sözünü veren ABD Başkanı Roosevelt ölüp yerine cani Truman geçince, Japonya’yı atom bombasıyla yerle bir etmekten çekinilmemiştir. Bu olay üzerine Albert Einstein şu cümleyi kurmuştur: “Bilseydim, bilim adamı değil çilingir olurdum!” Bu kadar büyük bir bilim insanının bile böyle büyük pişmanlık dile getirmesi olayın ciddiyetini kavramımıza yardımcı olmaz mı? Ne tür silahlarla karşı karşıyayız; pek de umursamıyoruz. Günlük hayat telaşesi böyle konulara yer vermiyor; lakin olayın ehemmiyeti çocuklarımızı çepeçevre saracak ve soracaklar: Neden? Neden bizlere böyle bir dünya bıraktınız? Cevabınız nedir sayın okuyucu? Neden Karabasanın eteğinden fosfor bombası yağan bir dünya bıraktın çocuklara? 

 

Kaynak:

https://www.klimik.org.tr/2001/05/11/biyolojik-silah-biyolojik-savas-biyolojik-teror-prof-dr-o-sadi-yenen/

http://www.ttb.org.tr/STED/sted0901/biyolojik.pdf

http://atakanbuyukdag.com.tr/albert-einsteinin-atom-bombasini-icat-ederkenki-amaci-neydi/

http://www.turkiyeklinikleri.com/article/tr-nukleer-biyolojik-ve-kimyasal-nbc-silahlarin-etki-ve-tedavileri-35168.html

 

Aylık Dergisi 173. Sayı

 
Etiketler: Biyolojik, Silahlar, ve, Biyoterör, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı