Yazı Detayı
27 Kasım 2017 - Pazartesi 12:00
 
Bir Zamanlar Üsküdar’da
Arif Erdem Aktaş
 
 

Otobüsten iner inmez uzun bir of çekti. “Niye bugün bütün aksilikler beni buluyor arkadaş? Sabah uçağı da kaçırırsam şaşırmam” diye söylenirken adımlarını da hızlandırdı. “İmtihan.” dedim usûlca, “Allah seni imtihan ediyor.” “İmtihan, değil mi?” diye sordu çaresizce. “Senin cüzdandaki 5 liramı versene.” dedi, caminin önünde aniden durup. Ben parayı çıkartırken sabırsızca elini uzattı ve hızla elimden çekip koşa koşa caminin merdivenlerinin dibindeki gölgede hareketsizce duran yaşlı dilenci kadının yanına gitti. Eğilip parayı bıraktı ve gittiği gibi koşa koşa yanıma geldi. “Hadi” dedi “telefon iyice kafayı yemeden gösterelim.

 

Yorgunduk ama yorgunluğumuzu belli etmeyecek kadar hızlı yürüyorduk. Bizi dikkatle izleyen biri, adımlarımızın dinçliği ile kollarımızı sallayışımızdaki ritim ile ve yüzümüzdeki yorgunluğun birbiriyle ancak bu kadar çelişebileceğini düşünürdü. Geçirdiğimiz bu hızlı günün yorgunluğunu bütün uzuvlarımızda hissederek yürüyorduk.

 

Arasana adamı, eski belediyenin oraya geldik.” dedi. Ben numarayı bulmaya çalışırken, o da endişe ve sabırsızlıkla ayağını titretiyordu. “Bera kafe var, oradaki merdivenleri çıkın, soldan ikinci dükkân” dedi adam. Dükkanın dar kapısında şöyle bir durup, sanki daha önceden anlaşmışçasına aynı anda derin bir iç çekip, sırayla içeri girdik.

 

İki kişinin yan yana geldiği zaman omuzlarının kesinlikle birbirine değeceği kadar dar bir dükkandı bu... Sol taraftaki duvarın tamamı çeşit çeşit, renk renk, desen desen telefon kılıflarıyla kaplı. Kılıfların çoğundan toz akıyor. Sağ taraftaki cam tezgahın içindeki çekmecelerde satılık ikinci el ve sıfır telefonlar sergileniyor. Tam karşıda ise fatura ödeme merkezlerindekilere benzer, tezgâhtarı –ayaktayken- ancak göğsüne kadar görebileceğiniz bir masa. Masanın arkasında da birkaç metre uzunluğunda ancak bir insanın yürüyebileceği genişlikte bir koridor… Koridorun sonu ise kısmen biraz daha geniş bir alan… Bu alanın telefonların sökülüp takıldığı, tamir olup olamayacağının anlaşıldığı, mümkünse tamir edildiği bölüm olduğunu biraz sonra anlayacaktık.

 

Tezgâhtara selam veriyoruz içeri girer girmez. “Az önce aramıştık abi biz.” diyoruz. İçeri hiç girmemişiz, selam vermemişiz ve aslında hiç yokmuşuz gibi davranıyor. Adamın bir müşteriyi uğurlamak üzere olduğunu anlıyoruz. Müşteriyi biraz da başından savuşturur gibi uğurluyor ve bize dönüyor. “Neydi sizin?” diye, öylesine, sırf sormak için soruyor. “Abi sabah saat on iki gibi denize düştü telefon ama bir saniye bile kalmadan hemen çıkardım. Telefon normal çalışıyor da hoparlörde sıkıntı var. Arkadaşlar da içindeki tuz orada kalırsa beyni yanar falan dediler.” deyip telefonu uzattı arkadaşım. Adam yine öylesine baktı telefonun sağına soluna. Yanımdaki sıkıntılı bir sesle “Abi sabah uçağım var memlekete gideceğim gurbetçiyim. Olur değil mi bu akşam telefon?” diye ekledi. “Bir baksın arkadaşlar ona göre bir şey söyleriz biz sana.” deyip, koridorun sonunda demir bir taburede oturup masaya gömülmüş teknisyene götürdü telefonu. Teknisyen, telefonu alıp bir de kendi kulağıyla duymak ister gibi koridordan geçip tezgaha yaklaştı. “Bir tek hoparlörü mü çalışmıyor?” “Evet.” Teknisyen, “10 dakika bekleyin ben bir bakayım olur mu olmaz mı?” deyip taburesine seğirtti. Adam henüz taburesine ulaşmıştı ki, arkadaşım çaresizlik içinde adamın arkasından “abi olur dimi ya?” dedi. Adam işinin başına geçince kafasını kaldırmadan “Bakacağız artık.” gibi bir şey söyledi ama sesi bize tam ulaşmıyordu. “Efendim abi?” diyerek kafasını masanın üstünden ileri uzattı arkadaşım. Teknisyen, lafını tekrar edecek gibi durmuyordu. Telefonun içini açmaya başlamıştı bile. Tezgâhtar “İçine bakmadan bir şey söyleyemez sana. Bir baksın da anlaşılır yapılıp yapılamayacağı.” dedikten hemen sonra, kirli sakallı bir genç girdi içeri. Tezgâhtar ve teknisyenle daha önceden bir samimiyetleri olduğu her halinden belliydi. Selam-sabahtan sonra elindeki telefonunun sıkıntısını tezgahtara anlatmaya başladı.

 

Arkadaşım tırnaklarının kenarındaki deri parçalarını ısırıp ısırıp tükürüyordu. Bir anda bana döndü. Omzuma hafifçe bir yumruk dokundurup “hakkını helal et, seni de yordum ya.” dedi. Sevmezdim böyle şeyleri. Ne vardı ki bunda? Biz zaten dosttuk. Birbirimizin sıkıntılı gününde yanında olmamız kadar doğal ne vardı. Yüzüne bakmadan ve bazı heceleri yutarak “O nasıl söz, lafı mı olur?” dedim. Arkadaşım teknisyeni izlemeye başladı. Adam elinde aletlerle kafasını telefondan kaldırmadan işine devam ediyordu. Arkadaşım dayanamayıp seslendi: “Durum nedir abi, olacak mı?” Adam “tövbe estağfurullah” der gibi gözlerini kırpıp başını öte tarafa çevirdi. Arkadaşımın koluna girip kapının önüne çıkardım. İyice sinirlenmişti teknisyenin bu tepkisiyle. Ettiği küfürleri teknisyen duymasın diye dükkândan biraz daha uzaklaştırıp sakinleştirmeye çalıştım. Benim onu dükkandan uzaklaştırmam, onun küfürlerini daha yüksek sesle etmesine neden oldu. Tatlı dille sakinleşmeyince yüksek sesle bir küfür de ben patlatıp susturdum. Mahcup mahcup eğdi kafasını. Telefonum çaldı, arayan ablamdı. Birkaç adım uzaklaşıp açtım telefonu. “Biraz uzadı işim, eve gelince anlatırım. Birkaç saate gelirim ye sen yemeğini.” deyip kapattım. Arkadaşımın yanına gidince kaldırdı kafasını. “Vakit de geç oldu, git istersen sen artık.” dedi. Ciddiye almadan dükkândan içeri girdim.

 

Hava kararmış, Üsküdar’da ezan sesleri birbirine karışıyordu. Kirli sakallı genç kendisinden sonra giren beyaz gömlekli müşteriye telefoncuyu övüyordu: “Ben kaç senedir buraya geliyorum abi. En az 7-8 telefon getirdim buraya. Buradan daha iyisini bulamazsın.” Adamın gözüne gencin parmağındaki alyans ilişti. “Evli misin?” dedi donuk bir sesle. Genç, bir süre susup parmağına baktı. O sessizlikle ben de beyaz gömlekli adama daha dikkatle baktım. O alyans acılarını hatırlatıyor, hatta acılarını tuzluyor gibiydi. Genç, hafif bir tebessümle “Evet.” dedi, “iki sene oldu.” O sırada arkadaşım beyaz gömlekli adamın omzuna çarparak içeri girdi. Teknisyen, arkadaşımı görünce oturduğu yerden “Bu olmuyor kardeşim.” diye seslendi. “Nasıl olmuyor abi?” dedi arkadaşım. Adam telefonun parçalarını birleştirip yanımıza geldi. “Şimdi sen bu telefonu bana verirsin, ben yarım saat uğraşırım olursa yüz lira. Olmazsa da ben sana telefonu aynen toplar veririm para da almam.” Arkadaşımla göz göze geldik. Sıkıntılı bir ifade vardı yüzünde. Adama dönüp “Abi bu telefon şu an zaten çalışıyor. Sadece hoparlör için mi yüz lira alacaksın?” dedi. “Kardeşim, ana kartı problemli. Şimdi çalışıyor bu ama birkaç gün sonra çöp olacak bu telefon.” Arkadaşım tatmin olmuşa benzemiyordu. Başka bir alternatifi de yoktu aslında. Saat akşam sekizi geçiyordu. Tüm telefoncular yaklaşık bir saat sonra kapatacaktı ve arkadaşımın sabah erkenden uçağı vardı.

 

Kirli sakallı genç atladı hemen. “Kardeşim buradan iyisini bulamazsın buralarda. Ben senelerdir gelirim, her gelişimde çok memnun ayrıldım.” Arkadaşım teknisyene dönüp “Abi gurbetçiyim yarın yola gideceğim. En son bir şey olmaz mı bana?” diye sordu, ‘Olsun’ der gibi. “Valla daha ucuzunu bulursan git orada yaptır kardeşim.” “Abi sen de yüz lira çok denin ya. Yüz liralık ne işi var ki bunun?” “Kardeşim tamam al sen bunu başka bir yere yaptır boş ver. Ben hiç uğraşmayayım. Zaten orada sana iki yüzden aşağı söylemezler bir daha buraya gelirsin.” Adamın bu saçma, yersiz ve inandırıcılığı olmayan oyununa karşı dişlerimizi sıka sıka, “tamam yarım saate geliriz biz.” deyip ayrıldık dükkândan. “Yarım saate yurda gidip gelemem ki. Bütün param yurtta” dedi arkadaşım. “Bir altmış liram var. Kırk lira borç alabileceğin kimse yok mu?” dedim. Oflaya puflaya kaldırım taşına çöküp başladık düşünmeye. Birkaç isimden sonra haftada en az iki-üç kez gittiğimiz çay ocağının sahibi Fehim abiden istemeye karar verdik kırk lirayı. Baba adamdı Fehim abi, hayatta kırmazdı bizi. Sürekli hesabın yarısını alırdı zaten bizden. Kırk lira borcun lafını edecek değildi herhalde.

 

Hemen Fehim abinin çay ocağının yolunu tuttuk. Selam sabahtan sonra “Müşkül bir durum var Fehim abi.” diyerek girdim konuya. “Hayırdır?” deyip ciddi bir hal aldı. Arkadaşım mevzuyu anlattı. Sonunda da “mahcubuz abi sana da ama yarın arkadaş getirir verir parayı” dedi. “Lan eşek herifler! Biz burada neciyiz. Bana gelmeyeceksiniz de kime gideceksiniz.” diye bir güzel fırça çekti bize. Bir fırçadan bu kadar mutlu olabileceğimi hiç tahmin etmezdim. Sırayla elini öptük Fehim abinin. “Kırk lira işinizi görüyor mu?” deyip bir ellilik uzattı. “Üstü de yanınızda bulunsun ne olur ne olmaz.” Hayır dua ede ede ayrıldık çay ocağından.

 

Valide-i Cedid’de akşam namazını kıldık ve muhtemelen ikimiz de, telefonun yapılmış olması için dua ettik. Telefoncunun kapısına gelince besmele çekip sağ ayakla girmeye özen gösterdik. Adam “Oldu gençler.” dedi sakince. Bir oh çekip telefonu aldı eline arkadaşım. Biraz kurcaladı. Bir sorun olmadığına kanaat getirince “Eyvallah abi, sağol.” dedi gözünü kaçırarak. Adama parayı uzattım. “Bereket versin.” dedi. Cevap vermedim. Tam kapıdan çıkarken arkadaşım dönüp “Hakkını helal et abi.” dedi. Adam hafif tebessümle “Helal olsun.” dedi.

 

Durağa doğru yürümeye başladık. “Hakkını helal et seni de yordum.” dedi çekingen bir tavırla. “Şunu söyleyip durma. Bir sefer söyledin, yeter işte.” diye çıkıştım. “Tamam, niye kızıyorsun ya bir daha söylemem.” deyip güldü. Ben de güldüm. Telefonu çaldı. Arayan babasıydı. Müjdeli haberi verdi babasına. Sağdan soldan konuşup kapattı. Bir inşaatın önünden geçiyorduk. Arkadaşım bir türkü mırıldanıyordu. İnşaatın bekçisi radyodan o akşamki Fenerbahçe’nin maçını dinliyordu. “Kaç kaç abi!” diye seslendim. “Attılar bir tane be.” dedi yaşlı olan. “Olsun be abi Fener bu, alıştık biz.” deyip arkadaşımın mırıldandığı türküye eşlik ettim: “Allı turnam ne gezersin havada/Devrildi arabam kaldım burada/ Gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmuyor elim…

 

Aylık Dergisi 158. Sayı

 
Etiketler: Bir, Zamanlar, Üsküdar’da,
Yorumlar
Haber Yazılımı