Yazı Detayı
03 Ekim 2017 - Salı 12:10
 
Bir Düğün Vesilesiyle Anadolu: Mucur
Emrecan Çetin
 
 

Kırşehir’in bir ilçesi olan Mucur’dan bahsedeceğim. Yakın bir tanıdığımın düğünü dolayısıyla iki gün Mucur’da bulundum. Bu iki günü kendimce verimli geçirmeye çalıştım.

Oraya vardığımda hafta sonu olmasından dolayı ortalık başlangıçta çok sessizdi. Yeni yapıldığını anladığım binaları görmesem oraya ilçe demek yerine, köy demeyi tercih ederdim. Çünkü Mucur insanının toprakla, tabiatla ilişkisi kesilmiş değil. Hiç beklemediğiniz bir yerden çıkan horoz yolunuzu kesebiliyor veya bahçesiyle uğraşan bir amcanın “genç, şu çapayı uzatır mısın?” gibi istekleriyle karşılaşabiliyorsunuz.

Girdiğim kahvehanede benim yabancı olduğumu anladıklarında, sohbetlerini daha alçak sesle yapmaya devam ettiklerine şahitlik ettim. Onlara Mucur’a dair soru sorduğumda, bana ilk başta pek samimi davranmasalar da, daha sonra alıştılar ve bana soğuk davranma sebeblerini şöyle açıkladılar: “Mucur’un bir köyüne Doğu’dan insanlar göç etti ve bizimkiler de arsalarını onlara sattı. Ne oldukları belli değil, seni de onlardan sandık.” Bu söz üzerine Doğululara karşı önyargıları olduklarını anladım. Tam bu sırada yanımdaki dayı bana “hele yeğen, şu önündeki ‘çalma’yı uzat!” deyince, ilk başta afalladım. Önümde bulunan kibriti uzatınca “zaar ‘çalma’nın ne olduğunu bilmiyorsun” dedi. Ben de bilmediğimi fakat kibrite ‘çalma’ dediklerini anladığımı söyledim. Bunun ardından başka bir dayının kahvehaneye girerken “Fatih reis, herkese benden çay, şu türkünün de sesini aç duyalım yahu!” dedi. Türkü Neşet Ertaş’ın Yazımı Kışa Çevirdin türküsüydü. Neşet Ertaş’ın da Kırşehirli olduğunu hatırlatan dayı, benimle tanıştı ve Neşet Ertaş’a dair bildiklerini, yaşadıklarını anlattı. “Neşet Baba’yı merkezde gördüm bir gün, ben malamat haldayım. Elini öpmek için davrandım, öptürmedi. ‘Paran var mı’ diye sordu. Yoktu. Para ve sigara paketini verdi. Hâlâ saklarım o paketi.” diye bitirdi. Yöre ağzıyla konuşmaları çok hoşuma gitmişti; fakat anlayamadığım kelimeler çoktu. Dayılar, Mucur’da yetişen şimdiki neslin de konuştuklarını anlamamasından yakınıyorlardı. Nesiller arasındaki fark ve birbirini tam olarak anlayamama durumu sadece İstanbul’a has değilmiş. O yüzden başka bir dayı benim kelimeleri anlamam için uğraşıyordu. Ben de defterime not alıyordum. Bazıları şunlardı:

Acer: Yeni.

Bıldır: Geçen sene.

Malamat: Perişan.

Patsat: Tek tük…

Kahvehaneden ayrılırken kalacak yerimizin olup olmadığını sordular. Ben de düğün için geldiğimi, kalacak yerimizin olduğunu söyledim. Bu sefer de “Sen bizim Tahtacı’nın (mobilyacı) gelininin akrabası mısın?” diye sordular. Yanıtımı verip ayrılırken, arkama baktığımda “Neşet Ertaş Çayevi-Kıraathanesi” yazıyordu kahvehanenin camında.

Düğünün olacağı bahçeye doğru yürürken bir teyzenin “Yavrum, öğrenci misin? Allah zihin açıklığı versin.” mealindeki hayır duasını aldım. Ortada hiçbir şey yokken, beni hiç tanımayan bu teyzenin bana dua etmesinin sebebine dair bir açıklama varsa, o da Anadolu mayasıdır herhâlde.

Düğünün yapılacağı alana gittiğimde ‘Bayrak Duası’ diye adlandırılan bir dua ile düğünün başladığını söylediler. Normalde yörede düğünlerin çok uzun sürdüğünü; fakat biz İstanbul’dan geldiğimiz için iki gün süreceğini belirttiler. Düğünde çalınan havalar Ankara’ya yakınlığından ötürü olsa gerek ‘Ankara Havası’na benziyordu yahut da biz o havaları Ankara havası diye biliyorduk. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı olarak oturulacak yerler hazırlanmıştı. Düğün başlamadan evvel bizlere etli pilav, tatlı ve ayran ikram edildi. Bu o yörenin bir âdetiydi. Misafirlere ikramda bulunmanın, evlenecek çiftlerin evine bereket getireceğini söylediler. Bu ikram ile karnımı doyurduktan sonra yine Mucur’un meydanına inmeye karar verdim. Duvarda birbirinden ayrı yazılmış sevgililerin baş harflerinin yanında ‘Zafer İslam’ın Olacaktır!’ sloganı görünce, İstanbul’da rant elde etmek için kurulmuş sözde İslâmcı STK’ların burada niçin faaliyet göstermediklerini anlayamadım. Eğer böyle bir faaliyetleri olmuşsa da, pek etkilerinin olmadığını belirtmek isterim. (Sloganın yanında yazanın direkt ismi vardı. Bir grubun veya STK’nın ismi yazmıyordu.)

Meydana indiğimde bir dayıya “Mucur’da bulunan Yeraltı Şehirleri’nin” yerini sordum. Tarif etti ve o yola doğru yürürken, havanın kapanmaya başladığını fark ettim. Yağmur yağacağını htim ve ıslanmamak için düğün alanına doğru geri döndüm. Yağmur dolayısıyla üstü kapalı olan oturma alanına sığındım. “Berekettir zaar yağmur. Haydi düğüne devam edelim!” diyen Mucurlu dayının yağmur altında oynamasını görmeniz gerekirdi. Yağmur dinince güneş kendisini yeniden gösterdi. Bir müddet orada kaldıktan sonra yine meydana inip başkaları ile tanışmak istedim.

Bu sefer gittiğim yer kahvehaneden ziyade pastane havasındaydı. Yanımdaki dayıya Mucur’un neyi meşhur diye sordum. Yüzüme baktı. “Osman Bölükbaşı’sı meşhur.” dedi. İçimden istemeden bir gülme geldi, fakat kendimi tuttum. Osman Bölükbaşı’na dair birkaç şey okumuştum; ama dayının aklına ilk onun gelmesinin nedenini anlamadım. Bana Osman Bölükbaşı’nı anlatırken araya girerek “Ağabeyim, ben neyi meşhur derken yiyecek, içecek, hediyelik ıvır-zıvırları kastettim.” dedim. Dayı yüzüme baktı ve “Eskiden dokumaları meşhurdu, güzel güzel seccadeler yapılırdı. Kimse sahip çıkmadı o yüzden artık yok.” dedi. Sonra bana babasıyla Osman Bölükbaşı için tartıştığını anlattı. Yaşının seksene yaklaştığını söylediğinde, göz ucuyla süzdüm dayıyı; hiç seksen göstermiyordu ve hâlâ hareketliydi. Benim çıkmak zorunda olduğum için çıktığım o yokuşu, spor olsun diye günde beş defa inip çıkıyormuş. Bu dayıyla da muhabbet ettikten sonra düğün alanına geri döndüm.

Ertesi güne kadar da meydana inmedim. Düğün 23:30 gibi bitti ve ben çok yorulduğumu hissediyordum. Kalacak yerimizi gösterdiklerinde, yatağa uzanıp ertesi gün ne yapacağımı düşünürken uyuyakaldım. Sabah kahvaltı faslından sonra “gelin alma” denilen âdetleri için toplanmış bekliyorlardı. Ben de bu aranın uzun sürebileceğini düşünerek, Yeraltı Şehirleri’ne gitmeye karar verdim. Kapıda bulunan güvenliğe bir şey söylemeden girdim içeri. Dışarısı oldukça sıcak olmasına rağmen, Yeraltı Şehri serindi. Yaklaşık 3-4 odasını ışıklandırmışlardı. Bazı odalara telefonun flaşı ile girsem de daha ileriye gidemedim. Çünkü su kuyusu vardı ve yerleri ıslaktı. Bu bölümler daha tam olarak açılmış sayılmaz.

Sonrasında gittiğim “gelin alma” âdeti ise şöyle; ilk gün düğün olunca kız evine gidiyor, ertesi gün damat düğün konvoyu eşliğinde gelini almaya gidiyor. Normalde İstanbul’da oturduğumuz için bu âdeti biraz değiştirdiler. Daha sonrasında mezarlıkta yapılan dua ile düğün sonlanmış oldu. Bu mezarlık hâdisesi bana, “Ölümü çokça hatırlayınız.” hadisini hatırlattı.

Bu yazıyı yazma sebebim Mucur’u tanıtmak değil; şehirde doğmuş, büyümüş biri olarak Anadolu’nun nasıl göründüğünü anlatmaya çalışmak. Yani şu düğün âdetlerinden bile eksik olmayan dua, bereket, ölümü hatırlama; maalesef ki şehirde ne düğünde ne de hayatın diğer veçhelerinde önemsizleşmiş vaziyette. Oradaki amcaların da en büyük şikâyeti, gençlerin âdetlere olan ilgisizliği ve ataya, dedeye saygısızlığı oldu. Çoğu amca apartmanların yapılmasını istemiyor.

Yazımı bir amcanın sözüyle bitirmek isterim. “İnsanların kıçları yükselince; yüreklerinde manevîyât eksiliyor.

 

Aylık Dergisi 156. Sayı

 
Etiketler: Bir, Düğün, Vesilesiyle, Anadolu:, Mucur,
Yorumlar
Haber Yazılımı