Yazı Detayı
01 Haziran 2018 - Cuma 11:22
 
Bilgi ve İlgileri
Mevlüt Koç
 
 

“Allah Resûlü’nün Hakk’tan getirdiği ve bildirdiği şeylerin hepsi, bütün hâlinde ‘bedahet-apaçıklık’ ifade eder ve hiçbir delile muhtaç değildir.” (S.M., Kültür Davamız) Bir kerede ve ebediyete kadar geçerli olmak üzere verilidir. İbni Arabi Hazretlerinin dilinden söylersek; “Bilgi tek, çokluk bilinendir.” Dolayısıyla, bilgi edinme ve bilgi sahibi olmanın yeniden düzenlendiği âni değişimlerde yenilenen şey Hakk’tan bir olarak çıkan bilgi değil, bu bilginin ilgileridir. Hayatın verili ölçüler ışığında yaşandığı İslâmî bir kültürde bilginin çekirdeğini temsil eden ana yapı şeriattır ve “şeriatın dışında hakikat yoktur.” Mümkünlerin bilgisini temin eden anlayış her asırda, o asrı yücelten ve yenileyen bir yenileyici tarafından, yeni bir bakış açısı sunacak ve yeni yorumlar getirecek biçimde yeniden düzenlenir ve hayat bu yeni anlayış çerçevesinde kavranır. Böylelikle, siyasî erkle bütünleşip tutucu bir hâl almaya, katılaşmaya, paradigmaya dönüşmeye müsait anlayış ve yapılar yenilenmiş, yeniden düzenlenmiş olur. Dolayısıyla, İslâm medeniyeti yabancı bir kültürün kolay kolay nüfuz ve sirayet edebileceği bir yapı değildir. Nüfuz ve sirayet edebilmek için dinin tahrifi ve tahribi, halkın arasına nifak tohumları ekilmesi gerekiyordu, hainliklerini gizleme ihtiyacı bile duymayan, efendi olma hevesiyle efendilerinin ideolojisini devralan işbirlikçi kadrolar gönüllü olarak bu işe soyundular. Dinin yerini tutacak yeni dinler icad ederek, din-ü devleti pozitivist ve laik fikirler istikametinde dünyevileştirdiler; devleti dinler iktidar savaşı verir bir konuma getirdiler. Gündelik hayatın dışına itilen dinin yerini devlet, İslâm ümmetinin yerini de Cumhuriyet’in yurttaşı aldı. Yeni ideolojiler doğrultusunda, kan emici, damarlarında Müslüman-Anadolu insanından emdiği kan dolaşan parazit sürüleri yetiştirildi. Tarihi inşa ettiğine inanan ve Müslüman halkı kendi mutlak idealine göre şekillendirmek isteyen rejim savunucuları, düşünen ve kendini ifade eden insanların önüne, tek seçenek olarak ya benim dediklerim ya da sehpa seçeneğini koydular, “yargılı” yahut yargısız infazlarla bu insanlardan “kurtulmayı” kendilerinde tabiî bir hak olarak gördüler. “Zevkî dostluk” makamının iki büyüğü; rahmetli Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu bu insanların başlıcalarındandır. Köklerinden koparılmış bir topluma yeni bir ruh verebilmek, yeni bir kimlik ve yeni bir hafıza inşa edebilmek için, bilinenin üstünde ve ötesinde büyük acılara katlanmak zorunda kaldılar. Hayatları, savunma hakkının arsızca yok sayıldığı, keyfîliğin tavan yaptığı, kukla tiyatrosuna dönüştürülmüş mahkemelerde, hapishanelerde geçti.

 

1980’li yıllarda dinî hassasiyetin ivme kazanması, ulus devlet olgusunun nispeten çözülmeye başlamasına, devletin denetlendiği kamusal alanın daralmasına, ortaya çıkan boşluğun sivil toplum tarafından doldurulmasına bağlansa da, temel saik, aslında tüm entelektüel faaliyetlerin aradığı ve ulaşmak istediği, 21. Asır’ın zihnî temelini oluşturacak “müdir fikir”de gizlidir. Faaliyette bulunanlar idrakinde olsa da olmasa da, hayatın her alanında farklı görüntüler altında ortaya çıkan ve hadiselere aslî rengini veren düşüncenin “sahih merkez”i bu fikirdir, bunun dışındaki tüm oluşumların, “olması gereken”in “olan”a uydurulduğu bir dinamik olmaktan öte bir anlamı yoktur. 1980’li yıllarda radikal İslâm’ın merkeziyetçi devlet otoritesine karşı bir tür başkaldırı olarak ortaya çıktığı, postmodernitenin yarattığı bir boşlukta büyüdüğü tezi, sadece modernitenin otoriter, merkeziyetçi ve ütopik söylemlerine karşı çıkmakla yetinse, ruhsuz bir biçimciliği İslâm’la özdeşleştiren hareketler için geçerli olsa da; fikirde ve aksiyonda sonuna kadar giden, Batılı normlar ve formlar üzerine gerçek bir toplum kurmanın imkansızlığını gözler önüne seren, İslâm’a Muhatap Anlayış’ı “epistemolojik bir bütün” halinde örgüleştiren Büyük Doğu-İbda gibi “çok katlı bir yapı” için bu tez geçerli değildir.

 

Nitekim Türkiye’de 1970’li yıllar, BD-İbda hareketi dışında hem sağ hem sol açısından sığ bir zeminde, verimsiz itiş-kakışların yaşandığı yıllar olarak geçmiştir. Oysa İslâmî kesimin de, Türk Solu’nun da resmî ideolojinin nasıl aşılacağına dair bir arayış içinde olması gerekirdi. Lakin İslâmî kesim, meseleleri meselenin istediği bir seviyede ele almak ve tartışmak yerine, en koyu hamaseti bir retorik haline getirmek, fikir yerine propaganda üretmekle yetinirken; Jön Türk/Kemalist geleneğin fideliğinde yetişen, halkçılığı hiç dilinden düşürmeyen Türk Solu da, militarizme dayanmayan bir sol hareket olabileceğini ve halka dayanmayı hiç düşünmedi, rejim savunuculuğunu, “devrim muhafızlığı”nı aydın olmakla özdeştirdi. BD-İBDA Hareketi’ni niye bu verimsiz itiş-kakışların dışında tuttuğum, ancak söz konusu yıllardaki gelişmeler epistemolojik, ontolojik ve sosyolojik bir tetkike ve tahlile tâbi tutulmakla anlaşılabilirdi ve Türkiye’nin tüm bu gelişmelere içeriden bakabilmek ve kavrayabilmek gibi bir şansı vardı. Lâkin entelijansiyamız bu meseleleri yeterine idrak edemediği gibi derinlikli bir yaklaşım da geliştirememiş, sığ zeminlerde yapılan polemiklere “analiz” statüsü kazandırmayı yeterli bulmuştur. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu tarafından mazinin bereketli toprakları üzerine ekilen tohumun meyveye durduğunu, 28 Şubat gibi netameli bir sürece rağmen, İslâmî kesimin 2002 yılında ilk defa kendi içinden, İslâm’la barışık bir iktidar (Ak Parti iktidarı) çıkarmasıyla ancak anlayabilmiştir. Oysa “sıradışı” hadiseleri öngörebilme istidadına sahip bir zihin, tüm bu gelişmeleri doğru okuyabilir, “olan”ı “olması gereken”le kesiştiren, hadiselere aslî rengini veren düşüncenin sahih merkezinin BD-İBDA Dünya Görüşü olduğunu görebilirdi. Lâkin zihnî dünyamızın tüm kurucu unsurları dışarısı olduğu için, bürokrasiyle bütünleşmiş aydınımız da tüm bu hâdiseleri postmodern bir oluşumun ortaya çıkardığı gelenek, kimlik, aidiyet, cemaatçilik kavramları ekseninde okumayı tercih etti. Zira, “devrim “muhafızlığı”nı aydın olmakla özdeşleştiren Cumhuriyet literatisi nezdinde, Batı’nın getirdiği normlar Tanrı’nın kanunu hükmündeydi, din sadece amel düzeyinde, belli ritüellere bağlı olarak yaşanan, bir hayat tarzı ve dünya nizamı olarak hakikati üzerinde pek düşünülmeyen bir fenomendi. Dolayısıyla, rahmetli Necip Fazıl’ın ve Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu sistem herkesi şaşırtsa da, “sıradışı” hadiseler karşısında zihnî bir heyecan duymak ve bunu yaşayabilmenin asgarî şartlarına bile malik olmayan aydınımız bu “Büyük Sanatkârlar”ı bütün bir ruh ile dinlemek, hayret ve hayranlık hissiyle dolmak yerine, “sükût senfonisi”ne yazılmayı tercih etti. Buna karşılık, Batı’nın imge ve simge düzenin belirleyici olduğu bir kültürel zeminde, temel ahlâkî ve estetik değerlerimizi tahlile tâbi tutmak, parça parça hakikatlerle yetinmek de İslâmî kesime yetti. Bu hâlin, kendi hazinesinin dilencisi konumunda yaşamak olduğunu bir türlü anlayamadı.

 

Netice itibariyle, tarihin merkezi Doğu’ya kayıyor ve yeni asrın “yeni ruhu”na geçiş süreci sancılı olacağa benziyor, son zamanlarda bu geçiş sürecinin sarsıntılarını ciddi biçimde hisseder olduk. Türkiye tarihî misyonunu kavramış, Osmanlı’nın tarihteki şerefli görevini geleceğe taşıma kararlılığında görünüyor. Batı için yeniden büyük bir endişe ve korku kaynağı olma yolunda. Müslüman-Anadolu insanında İslâmî-siyasî bir şuur oluştu, harekete geçmek için kendisine değecek fikrin nefesini bekliyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin bir an önce birleştirici ve bütünleştirici bir “müdir fikir”de karar kılması gerekiyor. Zira, hem insanımızı yeniden İslâm’la buluşturmanın yolu, hem Türkiye’nin hem de İslâm dünyasının geleceği, hakikatleri konuşturacak bu fikrin önderliğine bağlı.

 

Aylık Dergisi 164. Sayı

 
Etiketler: Bilgi, ve, İlgileri,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
04 Ocak 2017
Aydınlanma(K) Mı – Ateşte Yanmak Mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı’nın Resmî Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı’yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Şubat 2016
Gözden Öz’e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
“Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef“*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı