Yazı Detayı
02 Haziran 2017 - Cuma 23:52
 
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
Ercan Çifci
 
 

Şahsiyet, her ferdi diğerinden ayıran farklı ruh, anlayış, davranış, idrak, ifade ve tefekkür özelliklerinin tamamı. En yüksek şahsiyet, bu özellikleri kendinde bünyeleştiren ve gösteren... Bunda da başta Allah Resulü olmak üzere Peygamberler, Sahabe-i Kiram, veliler ve âlimler başköşede.

İlk insandan itibaren dinî, ilmî, siyasî, ahlâkî lider, kahraman, âlim ve saireye baktığımızda, her biri insanların yaşadığı ıstıraba tercüman şahsiyetler olarak zuhur etmişlerdir. Istırab; dert, sıkıntı, acı. Öyle bir acı ki, elini sobaya değdiren çocuğun attığı çığlığı atabilecek ve onun çektiği acıyı hissedebilecek ölçüde manevi bir hissiyat. Bu mânâ çerçevesinde herkeste ve her şeyde bir ıstırap söz konusu olmalıyken günümüz dünyasında yaşadığımız en büyük sıkıntı ıstırapsızlığımızdır. Fikir ve aksiyonda ıstırapsızız, edeb ve ahlâkta ıstırapsızız, edebiyat ve sanatta ıstırapsızız. Birçok meselenin düğümü bu ıstırapsızlığımızda. Batı kendi dünyasında, içten içe kavrulduğu engizisyon karşısında ilimden yana ıstırabını sistemleştirdi, laikliği ortaya çıkardı ve yine kilise-derebeylik merkezli ekonomik anlayışı kiliseden tecrid ederek liberalizmi meydan yerine dikti. Yeni bir sınıf meydana getirdi ve bu sınıf, kapitalizm-emperyalizm gibi sömürgeci sınıfların oluşmasına sebebiyet verdi. Böylesi bir durum karşısında bu defa İşçi sınıfının ıstırabı büyümeye, hissedilmeye başlandı. Engels ve Marx vb. bu sınıfın dertlerini, ıstırap yükünü çekmeye ve çözüm odaklı sistem kurmaya başladılar. Sosyalizm ve onun ilerlemiş hali olan komünizmi cemiyet planına çıkardılar. Liberalizma üzerine kurulu sistem, işçi sınıfını sömürürken bu defa sermaye, beceri ve yetenek sahipleri sömürülmeye, mülksüzleştirilmeye başlandı. İbda Mimarından öğrendiğimiz “bir şeyin hakikati neticesinde belli olur” hikmetinden payla görülmektedir ki, her iki sistem de hem kendi sınıfını hem de karşı olduğu sınıfı şahsiyetsizleştirmekten başka bir şey yapmamıştır. İngiliz John Locke, burada anılması gereken güzel bir misaldir: Amerikan tipi anayasanın mimarı, Aydınlanma Felsefesi öncülerinden. Eşitlik yanlısı ve kölelik karşıtı ancak yıllarca kölelik kurumunda çalışmış ve kölelerin sırtından servet elde etmiştir. Batı, bu çerçevede binlerce örnekle doludur ve bugün Batı’nın bütün servetinin, zenginliğinin, haşmeti(!)nin kaynağında bu köle ticareti ve Afrika’dan getirilen yer altı-yerüstü kaynaklarının etkisi vardır.

Diğer taraftan; “Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat her sınıfı içine alan bir sınıf… Bu, her zümreyi bütün dertleri ve ıstıraplarıyla kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve hakikatimizi dayadığımız ıstırap da, her acının üstünde, mücerret idrâk ıstırabı...”(Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü) Ehemmiyetine binaen tekrar “her acının üstünde, mücerret idrâk ıstırabı”... Istırabsızlığımızın hem sebebi hem çaresi bu sözde işaretli. Fazla söze ve adres göstermeye ne hacet.

Düne baktığımızda bu ıstırapla büyüyen devasa şahsiyetler, her biri bir yıldız hüviyetinde gözümüzün önünde belirmekte. Tek bir leke yok, tek bir yıkılma yok, tek bir rezalet yok... Takdim; ruha mânâ kazandıran şahsiyetler. Gençlerine model gösterip yetiştirdiği şahsiyetler. Her insan model olamayacağına göre, ölçü şu; bir milletin kendisiyle övündüğü, onunla kendini yücelttiği şahsiyetler. Remz şahsiyetler. İslâm Hikemiyat coğrafyasına bakın!.. Bu coğrafyanın en kötüsü bile Batı tefekkürünü şahsında sembolleştiren binlerce filozoftan, bilim adamından daha iyidir. Her biri yıldız hükmünde Sahabe-i Kiram ve yine her biri nadide inci hükmünde Veysel Karani, İmam-ı Buhari, İmam-ı Müslim, İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, Ahmed Bin Hanbel, İmam Şafi, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Muhyiddin-i Arabî, Şah-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, Beyazid-i Bistami ve saire. Hepsi hem eserleri hem hayatlarıyla tertemiz pırıl pırıl ortada.

Batı tefekkürüne baktığımızdaysa inanılmaz korkunç fecaatlere ve rezaletlere şahit oluyoruz. Aslına bakacak olursanız, insan fıtratına aykırı eşcinsellik gibi sapkınlıklar hariç gayr-ı müslimler gayet tabii İslâm’ın ölçülerine uymak zorunda değiller. Dolayısıyla bir kâfiri bizim dinimizin emir ve yasaklarından sorumlu tutamayız. Ayrıca bağlısı olduğumuz dinin ölçüleri icabınca ilim Çin’de olsa alırız ve hakikati önce öğrenir, sonra söyleyene bakarız. Buna mukabil, sapkın hayat tarzlarıyla beraber bize remz şahsiyet olarak tanıtılan ve ölçü olarak işaret edilen kimseleri de hayatlarıyla beraber tanımak, bilmek durumundayız. Bir de şu hususa dikkat çekmek istiyoruz: Batı’da sanki sapkınlık, sosyal kalıpların dışına çıkmak, sanatçı olmanın gereğiymiş gibi normal karşılanır hale gelmiş ve bu insanlar o yüzden böyle olmuşlar gibi bir intiba doğuyor. Şu veya bu sebepten, sapkınlık Batılı sanatkâr ve düşünürlerde yaygın bir durum... Hem zaten öyle dipte köşede kalmış, itilmiş, dışlanmış filozoflardan yahut bilim insanlarından bahsetmiyoruz; düpedüz adlarına üniversite kurulan, kendileri ile övünülen, kültür ve ilim kaynağı görülen insanlardan bahsediyoruz. Shakespeare, Kafka, Tolstoy, Balzac, Leonardo da Vinci, Pablo Picasso, Auguste Comte, Van Gogh, Gustave Flubert, Jacgues Rousseau, Oscar Wilde bunlardan yalnız birkaçıdır.

Batılı Eşcinsel Filozof ve Aydınlar

Batı tefekkürü muhataplarına bir şahsiyet kazandıramamıştır. Kazandıramadığı bu şahsiyet sebebiyledir ki, yetiştirdiği nesiller yağmacı, barbar, zevk ve sefahete düşkün, ahlaksız ve cani olmuştur. Tarih bunun sayısız misali ile doludur. Biz birkaç tanesini vererek geçelim.

Lord Byron... Söylenene göre Venedik’te sadece bir yıl içinde 250 kadınla beraber olmuştu. Uzun sevgili listesinde (Byron’ı deli, kötü ve tehlikeli diye tanımlamasıyla ünlü) Leydi Caroline Lamb, kuzeni Anne Isabella Milbanke ve üvey kardeşi Auguste Leigh’te vardı. Byron kendini tek bir cinsle de sınırlamamıştı; çok sayıda ve genellikle de reşit olmayan erkeklerle eşcinsel ilişkisi oldu. Kendine dostluk etmeleri için bulundurduğu egzotik hayvanlar dışında Byron’ın seks yapma konusunda ilgi alanına girmeyen canlı pek yoktu.

Franz Kafka... Normal evliliğin midesini bulandırdığını söyleyen Kafka, Prag genelevlerinin baş müdavimi idi. Ayrıca barmen kızlar, garsonlar ve satış elemanları ile tek gecelik fuhuş yapıyordu.

Leonardo da Vinci... Gayr-ı meşru bir çocuk olarak dünyaya gelen Leonardo, 1476’da dört başka genç erkekle birlikte sodomi-eşcinsel ilişki ile suçlandı. Hapse atıldı. Ancak suçlanan diğer kişilerden birinin güçlü siyasi bağlantıları sebebi ile hepsi serbest kaldı. Leonardo bundan ders almayıp daha birçok kez eşcinsel ilişkilere devam etti.

Oscar Wilde... İrlandalı oyun yazarı, romancı, kısa öykücü ve şair. O da fuhuşseverlerden ve tam bir eşcinsel… Tarihçiler genellikle Wilde’ın homoseksüelliğinin farkına 17 yaşındaki Robert Ross’la beraberliklerinden sonra vardığını söylerler. Şu kişilerle birliktelik yaşamıştı (kronolojik sıraya göre): Frank Miles, Constance Lloyd (karısı), Robert Baldwin ve Lord Alfred Douglas. Wilde, ayrıca birçok jigoloyla da beraber olmuştu. İşlediği cinsel suçlardan dolayı bir aylık hapis ve ardından iki yıllık ağır işlerde çalışma cezası, sonrasında bu suçlamalara ve aşağılanmışlığa dayanamayış ve ölüm.

Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir... Biri hiçliğin girdabında diğeri feminizmin kıskacında hayat süren iki kişi… Felsefi anlamda neredeyse kendi içinde kendini yok etmeyi hedefleyen “varoluşçuluk” anlayışını dünya hayatının üç tuzağından tecrid edemeyen ve bu manada bir ahlaki anlayış ortaya koyamayan Sartre ile feminist görüşleri ile her tarafı kasıp kavuran Beauvoir’in on yıllar süren nikahsız birliktelikleri ve birçok defa başkalarıyla karşılıklı birbirlerini aldatmaları ve bunu “zevk alma hakkı” olarak meşru görmeleri.

Friedrich Wilhelm Nietzsche... “Tanrı Öldü” sözü ile meşhur Alman filozof. Frengi’den muzdarip. Malum olduğu üzere frengi fuhuş yoluyla bulaşan bir hastalık. Hastalık ilerledikçe psikolojik anlamda sağlığı bozuldu ve zaman zaman intihar eğilimi göstermeye başladı. Bir müddet sonra da akli dengesini tamamen yitirdi.

William Shakespeare... İngiliz edebiyatçı, yazar. Tefecilik ve emlak işleri, özel ilgi alanında… Karısını aldatmaları ise oldukça meşhur… Gayr-ı meşru bir oğlunun olduğu, ilginç bir aldatma hadisesi de şudur: Zamanın önemli bir kısmını Londra’da geçiren Shakespeare evinin bulunduğu yere yani Stratford’dan geçerken orda bir handa konaklardı. Han sahibinin karısı ile gizli birliktelik yaşayan Shakespeare bu kadından bir oğul sahibi olmuştu. Bu çocuk Shakespeare’da ilgi ve alakası ile büyüdükçe İngiltere’nin en önemli oyun yazarı, şairi ve aynı zamanda tiyatro müdürü oldu. Öyle ki 1637’de İngiltere kraliyet şairi seçildi. Diğer taraftan eserlerinden 26 aşk sonesini “Karanlık Leydi” diye bilinen isimsiz bir evli kadına, Fair Youth (Güzel Delikanlı) ya da Fair Lord (Güzel Lord) diye bilinen bir adama yazdığı 126 sone oldukça dikkat çekici.

Uyuşturucu Mübtelası Filozof ve Aydınlar

Başa Sigmund Freud’u almak lazım. Nihayetinde Psikoloji alanında oldukça önemli bir yere sahip. Ancak böylesi bir ilme öncülük etmesine rağmen kokain kullanmaktan, hatta ona methiyeler dizmekten bile geri kalmamıştır.

Korku ve gerilimin üstadı Stephen King... Herkesin tüylerini ürperten hikayeler yazan King, eserini yazarken çoğu zaman alkol ve kokain kullanıyordu. Öyle ki, otobiyografik kitabı “On Writing”de açıkça dile getirdiği üzere, 35 yıllık kariyerinde 63 kitaba imza atan ünlü yazar, aralarında çok satan romanlarının da olduğu pek çok kitabını nasıl yazdığını bile hatırlamayacak kadar uyuşturucu ile kendini kaybetmişti. King’in bağımlılığı o kadar ileri derecedeydi ki, bağımlılığından dolayı sürekli kanayan burnuna, çalışırken klavyesini kirletmemesi için özel tıkaçlar yaptırmıştı.

İntihar Etmeyi ve Ahlaksızlığı Meşru Gören Filozof ve Aydınlar

Sylvia Plath... Eserleri feminist klasikler arasında gösterilen Sylvia Plath, yazarlık serüveni boyunca ileri derecede manik depresif rahatsızlıktan mustarip oldu. Ünlü İngiliz şair Ted Hughes ile yaptığı fırtınalı evliliğinin son dönemlerinde, 30 yaşındayken yaşamına son verdi. 1963’te ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

Filozof Diyojen... M.Ö 412-M.Ö 323 yılları arasında yaşamış Kinik felsefesinin öncüsü ünlü filozof. Sinop'ta doğmuş Korint'de ölmüştür. Sinoplu Diyojen ve Kinik Diyojen olarak da bilinir. Diyojen, medeniyeti reddetmiş ve medeniyet içerisinde medeniyetten uzak bir şekilde yaşamaya çalışmış bir antik çağ filozofudur. “Toplum içerisinde yaşayan insanların doğal hayatta yaptıkları bazı davranışlardan neden utanç duyduğu” konusuna kafayı takan Diyojen, halkın ahlâk anlayışının esasında bir temeli olmadığını ispat etmeye çalışır. Bunu isbat içinde fıçı içinde yaşıyor, arada da herkesin ortasında m…yon yapıyordu. Kendisinden rahatsız olan veya böyle davranmaması gerektiğini söyleyenlere de “keşke bu iş aç bir mideyi okşayarak yatıştırmak kadar kolay olsaydı” diye cevap veriyordu. Diyojen’in eylemleri bununla da sınırlı değildi. Tiyatrolara gidip halkın ortasında büyük abdestini yapıyor, kafasını çok bozanların da üstüne çişini yapmaya çalışıyordu.

Gilles Deleuze... Fransız yazar ve filozof. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monograflar yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi hafızasındaki konumlarına ve bu hafıza dâhilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Deleuze, 4 Kasım 1995’te evinde intihar ederek yaşamına son vermiştir.

Stefan Zweig... Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı. 1927’de Almanya’nın Münih şehrinde “Duygu Karmaşası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı. 1940’ta İngiliz tabiiyetine girdi. II. Dünya Savaşı sırasında New York’a, Arjantin’e, Paraguay’a ve Brezilya’ya gitti. Zweig, konferanslar için gittiği Brezilya’ya yerleşmeye karar aldı. Orada ünlü “Bir Satranç Öyküsü”nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941’de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve “Dünün Dünyası-Avrupa Anıları” adlı otobiyografisini kaleme aldı. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da karısı Lotte ile birlikte intihar etti.

Walter Benjamin... 20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökeni sebebi ile Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesinin ardından Gestapo’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etmiştir.

Karl Marx ve Engels... Bu ikiliye göre çekirdek aile, eşler (karı-koca) ve çocuklar kapitalizmin ortaya çıkardığı bir burjuva ürünüdür. Bu yüzden lânetlenmeyi hak etmektedir. Onlar komünist devrimin gelişiyle bu gibi şeylerin değişeceğine inanıyordu. “Erkekle kadın arasındaki gerçek eşitlik, ancak ikisinin birden sermaye tarafından sömürülmesine son verildiği takdirde gerçekleşebilirdi.” Evlilik kurumunun reddi, aile otoritesinin reddi ile geleneksel anlamda kurulan aileler dağılacak bir müddet sonra dilediğince cinsel özgürlük meydana gelecekti.

Johann Wolfgang Von Goethe... Alman edebiyatçı, politikacı, ressam ve tabiat bilimci. Goethe’nin bir yanda Charlotte Buff’a duyduğu aşk, diğer yanda kız kardeşi Cornellia’ya duyduğu aşk. Charlotte Buff’la mektuplaşmalar bir tarafa gerçek cinsel ilişki, Goethe’nin kız kardeşi Cornellia’ya duyduğu “aşkla” belirmiş görünüyor. Goethe kitabında bunu şöyle anlatıyor: Onu gerçekten seven, anlayan ve ona değer veren tek kişinin ben olduğum konusunda beni ikna etti. (…) İkimiz de ebedi bir mutluluk içinde olduğumuzu düşünüyorduk” (A. Shaffer, Aşkta Kaybeden Büyük Filozoflar, s.71) 1774 yılında yayımlanan “Genç Werther’in Acıları” adlı kitap Goethe’ye şöhretin kapılarını açarken bir intihar salgınını da beraberinde getirir. Dönemin gençleri kuyruklu mavi ceketlerle, sarı yeleklerle dolaşmaya başlar. İsveçli bir genç, kendini tabancayla vurduğunda “Genç Werther’in Acıları” adlı eser yanındaydı. Sonraki sene sevgilisi tarafından terk edilen bir kadın “Genç Werther’in Acıları”yla beraber kendini suya atar. Aynı sene kendini pencereden aşağıya atan bir kunduracı çırağın cebinde, ardından yatağında intihar eden bir kadının yastığının altığında yine “Genç Werther’in Acıları” kitabı bulunur.  “Genç Werther’in Acıları” üzerinden yayılan intihar salgını endişe verici boyutlara ulaştığında kimi yerlerde kitap yasaklanırken Goethe de eleştirilere maruz kalır. Kendisine melankoliden dolayı ızdırab çektiğini yazan bir genci ziyaret ettikten sonra “Tanrı beni tekrar bir Werther yazmak zorunda olmaktan korusun” diyerek kendince esere nokta koyar.

Ernest Hemingway... Meşhur “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı eserin ABD’li yazarı. Annesi tarafından kız gibi yetiştirildi, kız elbiseleri giydirildi ve saçları kız gibi kesilerek Ernestine diye çağrıldı. Hemingway büyüdükçe bunun tam aksi erkeksi bir tavır aldı. Eserlerini vermeye ve şöhreti yakalamaya başladığı dönemlerde paranoya, alkolizm ve depresyona tutuldu. İlerleyen zamanda gördüğü elektroşok tedavilerden sonra hafızasını kısmen kaybetti ve av tüfeği ile intihar etti.

Auguste Comte… Fransız sosyolog ve pozitivizmin kurucusu. Comte, bir dönem akıl hastalığına yakalanır. 1827 yılı başlarında Sen nehrine atlayarak intihar girişiminde bulunur ama başarılı olamaz. Bir “genelev kadını” ile evlendikten sonra ruhsal durumu daha dengeli olarak çalışmalarını sürdürür.

Jean-Jacques Rousseau… Cenevreli filozof ve yazar. Rousseau’da fahişelerle düşüp kalkmaktan dolayı frengiden muzdarip. Ama sadece bu değil!.. Otobiyografisinde Madam de Larenge, Madam de Savoy ve Madam de Warens gibi üst sınıf kadınlarla yaşadığı ilişkilerini anlatmıştır. Soylu bir hanımefendi olan Warens, Rousseau’yu evine kabul etmiş ve kâhyayı da aralarına alıp gayri meşru üçlü bir ilişki yaşamışlardır. Rousseau, Warens’i hayatının aşkı olarak görmüş ancak Rousseau başka bir şehirde iş bulunca ayrılmışlardır. (A. Shaffer, Aşkta Kaybeden Büyük Filozoflar, s.111)

Netice Olarak

Bize göreyse en başta bağlısı olduğumuz din edeb demektir ve edeb de hayatın her planında hadlere riayettir. Fikirde, aksiyonda, ilimde, hukukta, yaşamda, sokakta ve şehirde edeb, hep edeb... Bu coğrafyada edeb aile içinde başlar, cemiyete kadar intikal eder. Bu sebeble İslâm Hikemiyatı’nın nüfuz ettiği, mânâlandığı hiçbir âlimde uçuk kaçık bir edepsizlik, fahişelerle düşüp kalkma, uyuşturucu kullanma, tefecilik ve dolandırıcılık asla söz konusu olmamıştır. “Bir milletin başı nasılsa tebaası da öyle olur” hikmetinden payla Batı toplumuna baktığımızda fuhuş, uyuşturucu, cinayet, dolandırıcılık, boşanma, küçük yaşta zina, nikâhsız birliktelikler, eşcinsel ilişkiler, ensest-aile içi cinsellik ve saire almış başını gitmiştir. Çünkü onlara ruh üfleyen, onlara fikir telkin eden yıldızlaşmış şahsiyet yok ortada. Elde ettiği “doğru bilginin” kıymetini bilmeyen, bildiğinin faydasını görmeyen yahut faydasını şehvet, haz, sefahat olarak değerlendiren bilim insanları model olmuşlardır. Hoş!.. Yapılan evliliklere, kanunla serbest bırakılan uyuşturucuya bakılırsa, Batı bundan rahatsız değil bilakis memnundur.

İslam Hikemiyatı çerçevesinde şahsiyetçilik, hem genişliğine hem derinliğine olur; içe doğru oluş dışa doğru beliriş. Dışa doğru yani genişliğine şahsiyetçilik zaman, ufuk ve çevre iklimi içinde; derinliğine doğru ise iyi, doğru, güzel istikametinde hürriyet ve sahiplikle mümkündür. İslâm Hikemiyatı ferdin sürüleşmesine müsaade etmez yahut Batı’daki gibi beşerî sefahet âlemlerine savrulmasına razı olmaz. Onu iman ve aksiyon dairesinde müstakil bir varlık, şahsiyet olarak ele alır. Onu yetiştirir, olgunlaştırır, güzelleştirir.

Batı, bu hakikatten mahrum olduğu içindir ki, gayeyi ferdi sürüleştirmekte ve hazcı zevk âlemlerinde ömrünü tükettirmekte bulmaktadır. Bundan dolayı Batı, eğitimden geçen hiçbir Batılı orijinal bir şahsiyet ortaya koyamamakta ve sonraki nesillere örnek teşkil edecek unsurları bütün halinde şahsında parıldatamamaktadır.

Son olarak Büyük Doğu Mimarı’nın Ayasofya Hitabesi’nden bir iktibasla yazımızı noktalayalım: “Frenk kelimesinden gelen “frengi” ismine dikkat ediniz! Veya frengî ismine dikkat ediniz. Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, “frengi”nin ta kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler!” (Necib Fazıl, Hitabeler,158)

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

 
Etiketler: Batı, Tefekkürünün, Ardındaki, Hayat, Tarzı
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Haziran 2019
Salih Mirzabeyoğlu: Nizam ve Sır
01 Mayıs 2019
İslam Hikemiyatının Batı’ya Tesiri ve 12. Yüzyıl Tercüme Faaliyetleri
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
07 Şubat 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı