Yazı Detayı
03 Haziran 2017 - Cumartesi 00:02
 
Batı Lirizmi: Tevfik Fikret
Emrecan Çetin
 
 

Bu memleket “Batıcılık” denen sözde fikir akımından çok çekti. “İleri”de olduğu sanılanın mukallitliğinden öte gidemeyen bir oluşumdu Batıcılık. Anadolu diye isimlendirilen bu coğrafyada[1], insanları Batı’ya özendirmeye çalışan bu oluşumunun edebiyat kolunun başında Tevfik Fikret gelmektedir. Batıcılığın-taklitçiliğin dolayısıyla bu toprakların mayasından uzaklaşmanın mihrak şahsiyetlerinin her biri gibi Tevfik Fikret’e de eğitim sistemimizde çokça yer verilmektedir.

Tevfik Fikret’in hayatı, liselerde iki dönem olarak öğretiliyor. Birincisi Servet-i Fünûn dönemi; ikincisi ise Meşrutiyet sonrası dönem... Birinci dönem, Batı ve Batıcılar tarafından hakkında birçok şaiya çıkarılan Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın iktidarda olduğu sürece rastlıyor. Okullarda bu dönem hâlen “sanat, sanat içindir” anlayışının hâkim olduğu devre şeklinde öğretilmektedir. Sözde büyük sanatçı(!) Tevfik Fikret, Abdülhamid Han’a düzenlenen suikastın başarısızlığından yakınan Bir Lâhza-i Teahhûr şiirini kaleme alıyor ve şiirinde şu ifadeleri kullanıyor:

“Ey şanlı avcı, dâmını beyhude kurmadın!

Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”

Tüm Servet-i Fünûncular gibi Tevfik Fikret’in de, ekseriyetle siyasetin dışında bir sanat anlayışı olduğu kabul edilir. Hâlbuki yukarıdaki dizeleri yazan bir şairin siyasetin dışında olduğunu söylemek yanlış olur. Tevfik Fikret, Servet-i Fünûn’un başına yazı işleri müdürü olarak geldiğinin ilk demlerinde, derginin kapağında cami fotoğrafları ve dinî semboller yayınlamıştır. Bunu Abdülhamid Han’ın hoşuna gittiği için yaptıkları ve bu hoşnutluk sebebiyle Ulu Hakan’ın dergiye aylık bağladığı da az bilinen gerçeklerdendir. Daha sonra, Tevfik Fikret ve bir grup dostu nasıl olduysa Abdülhamid Han’a karşı cephe almaya başlamışlardır. “Yediği kaba pislemek” bu olsa gerek. Buraya bir mim koyarak ehemmiyetli bir mevzua değinelim:

Okullarda öğretilen bilgi eksiklikleri ve yanlışlıkların giderilmemesi hasebiyle, gençlerimiz Batıcıları kahraman sanmakta, bu toprağın özbeöz evladı olan şahsiyetleri ise ademe mahkûm edildikleri için bilmemekte yahut hakkında yalan-yanlış şeyler anlatıldığı için “kötü” zannetmektedir. Millî Eğitim politikasında yapılan hatalardan dolayı, okullarda, kendi öz değerlerine neredeyse düşman öğrenciler yetişmektedir. Millî şuurdan uzak öğretmenler de bu düşmanlığı tetiklemektedir. Nitekim istatistikler göstermektedir ki, Türkiye’de eğitim seviyesi yükseldikçe öz değerlerden uzaklaşma ve “taklitçilik seviyesindeki” Batılılaşma artmaktadır.

Mim koyduğumuz yerden devam edersek; Fikret’in hayatına bakılırsa Robert Koleji ile ilişkisini görebiliriz. Robert Koleji’nin kurucularından olan Cyrus Hamlin’in Amerikalı bir misyoner[2] olması da Fikret’in Batıcılık fikrini benimseyip misyonerliğini yaparken sırtını kimlere yasladığını görmemiz açısından ehemmiyetli bir teferruat olacaktır. Elbette bu, Robert Koleji’ne yolu düşen herkesin Batıcı olduğu mânâsına gelmez.

Alâka çekici bir anektod da şu; Fikret ve bir grup arkadaşı bu topraklardan uzaklaşma amacı taşımaktadır ve Yeni Zelanda’ya gidip yerleşmeyi planlamışlardır. Bu düşüncenin temel sebebi kendilerini bu topraklara ait olmadığını anlamaları, diğer bir deyişle içerisine doğdukları toplumu ve değerlerini hor görmeleri, kabul etmemeleridir. Bugünün Batıcılara ne kadar çok benziyorlar değil mi? Yine bugüne çok benzeyen bir husus da, neşriyat üzerinde çok baskı olduğunu söylemelerine rağmen istedikleri gibi yazabilmeleridir. Böyle davranmaları bana Can Dündar[3]‘ın Batıya sığınarak orada ağlaması, oradaki Batılı efendilerinin ellerini öperek, içinde bulunduğu hainliğe bakmaksızın, onların istediği gibi konuşması ‘bizim ülkede fikirlere saygı yok, özgürlüğümüz yok’ diye sızlanmasından farksız görünüyor. Zira, Can Dündar, Fikret’in düşüncesini icra etmiş ve bu coğrafyadan kaçmıştır.

Herkese öğretildiği gibi, lisede bize de, Servet-i Fünûn’un Hüseyin Cahit’in çevirdiği Edebiyat ve Hukuk makalesinden dolayı kapatıldığı öğretilmiştir. Bu malûmat da doğru değil:

Ahmet İhsan’ın[4] yazdığı bir yazıyı, özgürlükçü şair(!) Tevfik Fikret sansürleyerek yayımlıyor. Ahmet İhsan, bu duruma sinirleniyor ve yazısını başka bir dergide sansürsüz bir biçimde yayımlatıyor. Tabiî Ahmet İhsan, dergisinde sansürlü çıkan yazısı nedeniyle Fikret’e yaptırım uyguluyor ve “Sen misin benim dergimde beni sansürleyen!” diyerek Fikret’in görevine son veriyor. Görevine son verilen Fikret’in ardından arkadaşları da yazı göndermemeye başlıyor. Bahse konu olan Hüseyin Cahit’in çevirdiği makale ise tüm bu hadiselerden sonra derginin kapanmasının tuzu biberi oluyor.

Hattâ Fikret’in hayatını inceleyenlerin karşılaşacağı bir şiir vardır. Malûmat Dergisi’nin ilk sayısında Abdülhamid Han’ı öven Tebrik-i Velâdet şiiri olacaktır. Fikret’in zihniyetini bu derecede değiştirenin ne olduğu ise meçhûl...

Edebiyat derslerinde böyle yanlışlıkların olması ve bunların düzeltilmemesi Millî Eğitim Bakanlığı’nın eğitim politikasındaki açığı göstermektedir. Bu açıklığın değişen müfredatlar ile yeniden gözden geçirilmesini lazımdır.

 

Dipnot:

1 - Anadolu, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını oluşturan coğrafî konumdan ziyâde bir mânâdır.

2 - 1838 yılında American Board isimli kuruluş adına misyoner olarak ABD’den ayrılmıştır.

3 - Can Dündar dememizin sebebi şu andaki Batıcıların, daha doğrusu Batı’nın emrindeki zümrenin önde gelen bir yazar müsveddesi olmasıdır.

4 - Servet-i Fünûn dergisinin sahibi. Dergi yönetimini kendi eliyle Fikret’e bırakmıştır.

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

 
Etiketler: Batı, Lirizmi, Tevfik, Fikret
Yorumlar
Haber Yazılımı