Yazı Detayı
31 Ocak 2018 - Çarşamba 15:34
 
Batı’da Tahsil Mevzuu Üzerine
Hanife Kındır
 
 

Mukaddes Kitabı’mızdan öğrendiğimize göre; insanoğlunun bu dünyada bir görevi var. Gerçekleştirmesi gereken bu görevden dolayı da birçok mükellefiyeti bulunuyor. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi göreviyle eşya ve hadiselere tesir etmesi için yaratılmış. Bu konuda Enam Suresi 6. Ayette şöyle buyuruluyor; “Sizi dünyada halifeler yapmış olan O’dur.” Ve İslâm Âlimlerinin çoğu bu ayette kastedilenin insanoğlu olduğunu söyler. Yüce Yaradan bizlere böylesine çetin bir mükellefiyet vermiş ve tabi ki bünyemizi bu mükellefiyete uygun yaratmış. Bununla birlikte insanlığın yol göstericisi olan Allah’ın Sevgilisi bir hadisinde şöyle der; “Mü’minin ferasetinden korkun. Çünkü O Allah’ın nuruyla bakar.” Feraset; sezgi gücü... Demek ki; karşılaştığımız hadiselere Allah’ın halifesi sıfatıyla, O’nun nuruyla bakabilmek gibi bir sorumluluğumuz bulunuyor. İşte bu sorumluluğumuzu yerine getirebilmemiz için, Rahman bize birçok nimet vermiş. Bu nimetlerin en ihtişamlısı ve önemlisi şüphesiz ki; “Akıl”... Akıl eşyayı araştırma ve anlama mükellefiyetinde bulunuyor. Ve aynı zamanda  maddeyi insan iradesine boyun eğdirmek sorumluluğunda. Büyük Doğu-İbda Hikemiyatı sayesinde öğrendiğimize göre de; Batı Âlemi muhteşem bir kuru akla sahip… Tabi ki İslâm inancını kabul etmeyip, ruhu iptal ettikleri için hakikate ulaşabilmiş değiller. Fakat aklı kullanabilme konusunda örnek alınacak durumdalar. Teknolojide, fende ve daha birçok ilimde ilerlemesinin nedenlerinden biri de bu… Harika bir kuru akla sahip olması… Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kelimeleriyle, yukarıda anlatmak istediğimiz mevzuyu tek cümleyle ifade edebiliriz. İbda Mimarı şöyle demişti Adalet Mutlak’a isimli konferansında: “Bizim Mutlak’ımız diğerlerinden farklı olarak, konuşuyor.” Bu yüzden de yine Mirzabeyoğlu’nun kelimeleriyle şu hakikâti bir kez daha paylaşırsak; “Fikirde aslan payı bizim. Çünkü biz Müslümanız”… Her alanda kafirlerden bir adım önde olduğumuzu unutmamalıyız.

Dağıtmadan asıl mevzuumuza geçelim. Günümüzde üniversite ve lisansüstü öğrencilerinin ve eğitim görevlilerinin eğitimlerine yurtdışındaki bir üniversitede devam etmelerini sağlamaları ve insanların yeni iş olanakları elde edebilmeleri amacıyla, Avrupa Birliği tarafından kurulmuş bir programdan bahsedelim istedik. Ve bu mevzuun bizim dünya görüşümüz içindeki yerini çerçeveleyelim. Yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilen bu programın adı “Erasmus Programı”…“Hayat Boyu Öğrenme” çatısı altında uygulanan programlardan biri… 2007-2013 yılları arasında Erasmus olarak bilinen bu Program, 2014-2020 yılları arasında “Erasmus+” olarak uygulanıyor ve uygulanacak. Öğrenci değişimi olarak bilinen bu program, öğrencilerin yurt dışındaki başka bir üniversitede eğitim görmelerine ve staj yapmalarına imkan tanıyor. Ve tabii ki esasların esası olan hakikat ölçümüze bizi sımsıkı bağlayan bir dünya görüşümüz bulunmadığı için, her konuda olduğu gibi, bu konuda da sersemliyoruz. Bugün, üniversite yıllarında Erasmus programıyla Batı’da öğrenim gören çoğu öğrenci, Batı’ya kuru kuruya hayran kul olarak memleketine geri dönüyor. Zaten en başta Batı’nın zaferini ve Doğu’nun iflasını kabul etmiş bir şekilde oraya gidiyor öğrenci. Durum böyle olunca da, Batı’dan devşirip, kendisine ve cemiyetimize gıda yapacağı ilimi değil de bütün zehirli, tehlikeli ve sakıncalı şeyleri bünyesine sindirmiş olarak ülkesine dönüyor. Bir de şu durum oluyor tabii ki. Batılı, ülkesine gelen öğrencinin nasıl bir eziklikte olduğunu bildiği ve öğrenciyi kendisinin kölesi durumuna çok rahat getireceğini düşündüğü için, kendi müspet ilimlerinden de kayda değer birşeyler vermiyor. Aktardıkları sadece basit bir reçete niteliğinde… Bu durumu birkaç aylığına yurt dışına gidip- gelmiş bir üniversite öğrencisinin anlattıklarından çok net fark edebiliriz. Fakat yine de bu mevzuda ümit vadeden, Batı zihniyetinin oyununa düşmeyen ve muhtemelen bu yüzden hemen geri dönen öğrencilerimiz de mevcut. Her ne kadar sayıları az olsa da…

Büyük Doğu-İbda Fikriyatının teklif ettiği sistemde ise; Batı alemine gönderilecek talebe ilk önce ruhen bir donanımla hazırlanacak. Gönderilecek talebe, okuduğu ilk mektepten itibaren çok dikkatli ve sistematik bir biçimde incelemeye tabi tutularak seçilecek. Daha sonra seçilen talebeler, özel bir talim ve terbiye kurumundan geçecek. Bu aşamalardan geçtikten sonra oluşan belli başlı özelliklere sahip kitle Batı Dünyası’na gidebilecek. Belli başlı özelliklerden kasıt en başta şu; Batı alemine giden öğrenci bir taraftan herşeyi öğrenmeye muhtaç bir tavırda olacak, aynı zamanda da her şeyi bilen bir eda sahibi olacak. Büyük Doğu Mimarı’nın deyimiyle; “Kendi gayesinin âlimi…”

Batı Âlemine gidecek bu öğrenciler, ruhî ve ahlâki yönleriyle öyle bir yetiştirilecek ki; orada herhangi bir günaha yada fesada bulaşmayı Allah ve Resûlü’ne ihanetle bir tutacak. Batı Âlemine gönderilen talebenin orada başarılı olamaması ve kendisini Batı Dünyası’na kaptırması çok düşük bir ihtimal olarak var olacak. Ancak; her şeye kâdir olan Allah’ın dilemesiyle… Diyelim ki böyle bir ihtimal gerçekleşti, ayağı kayan talebe derhal memleketine dönecek. Ve kendisini bu işe layık görmeme gibi bir idraki, ihlası gösterebilecek.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde, Japonların bu mevzuda nasıl bir yol izlediklerinden bahseder. Japonlar Doğu Milletleri arasında yer alıyor. Batı Dünyası’na öğrenci gönderme mevzuunda uygulamaları, Büyük Doğu’nun bu konuda teklif ettiği fikri çözümlere yakın… Fakat kesinlikle tam bir yekparelik ifade etmiyor. Çünkü onlar bu konuda sadece basit bir gurur ve kibirden dolayı hayli sert ve haşin ölçüler gösteriyorlar. Büyük Doğu ise mevzuuyu gayet ince ve keskin çizgiler çevresinde ele alıyor. Büyük Doğu-İbda hakikat karşısında herkesin ve her şeyin hakkını sonuna kadar veren, ruh kökünü İslami ölçülere sımsıkı bağlayan bir sistem…

Görülüyor ki; Büyük Doğu içerisinde bu mevzu önemli bir konumda... Ve keskin çizgilerle çevreleniyor. Günümüzde uygulanan Erasmus Programı’na yada Batı’da tahsil imkanı veren diğer bütün programlara uzaktan bir bakış bile, bu konuda böylesi keskin çizgilere ihtiyaç duyulduğunu görür. Çünkü bu iş; bütün teferruatlarıyla ele alınacak özel bir mesele… Dünya görüşümüzde fert büyük bir önem arz ediyor. O yüzden Batı’ya kendisini kaptırıp, fesat bataklığına ayağı kayan bir ferdin mevzu-bahis olmaması için, meseleyi tüm ayrıntılarıyla irdeleyip, karanlığa vardıran ihtimalleri sıfıra indirmeye çalışıyor. Bu denli ince eleyip sık dokumasının bir nedeni de muhtemelen bu. Günümüzde sadece ağızlarda sakız olmuş, insana değer mevzusunun reel ve samimi örneği…

 

Aylık Dergisi 160. Sayı

 
Etiketler: batıda tahsil, necip fazıl,
Yorumlar
Haber Yazılımı