Yazı Detayı
09 Mart 2015 - Pazartesi 12:20
 
Başyücelik Devlet İdealimiz Pazarlıksız Allah Ve Resulü Davası Demek İçin Var
Sezai Dilbilen
 
 

Topluluk hakikati bahsi ve merkez şahsiyet Allah Resulü; Hakikati ferdiyye. Fertte toplu topluluk hakikati bahsi ve remz şahsiyet davası. Merkez hep Allah’ın Resulü. O, ki ‘O olmasaydı alemler yaratılmazdı.’ Bu çerçevede varoluş gayemiz. Allah’ın kendi muradına uygun olarak HABİBİM’ diyerek iltifat ettiği Allah Resulü’nde VAR’lık bahsi. Küfür cephesi bile bu çerçevede O’na kadro. O yoksa küfür neyi inkâr edecek neyin ‘kâfir’i olacak. Herkes kendi iradi ve kader cilvesinin getirdiği çapta keyfiyet ve ahlâk sahibi ve O’na kadro. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun diliyle; “Her şeyin, Kâinatın Efendisi’nden geldiğini, O’nu Allah’tan sonra (1) diye kabul edip bütün sayıların işte bu (1) etrafında halkalanmakla hayat bulacağını, O olmasaydı, eflâkin yaratılmamış olacağını anlamaya yaklaşmak… Vecdimin penceresinden:

-“1 var, 1… 2, ne 3, ne 5 ki, mahiyetini 1’in kendi üzerinde katlanışından ibaret… 2,3,5 ki, mahiyetini 1’in, 2,3,5 kere kendi üzerinde katlanışından alıyor, demek kendisiyle yok… Ve 1 ki, 1 elma, 1 yıldız, 1 insan gibi, 2,3,5 olabiliyor, o da kendisiyle yok… Ve herşey ideal 1’den nişane…”

Evet, dâva 1’de; 2,3,5 olması muhal mutlak 1’de..”(S. Mirzabeyoğlu, Hakikati Ferdiyye-Çöle İnen Nur, 59)

Kısacası Allah’tan sonra merkezde hep O. O’na itaat nihayetinde Allaha itaate varır, ona isyan ve hakaret nihayetinde Allah’a isyana ve inkâra varır. Charlie Hebdo dergisinde yayınlanan iğrençliklerden sonra dünya genelinde ‘Allah Resulü’nün niçin Merkez şahsiyet olduğu ve niçin O’na isyanın Allah’a isyan olduğunu’ bir kez daha ilan etti. Ve bir kez daha Âlemlere rahmet için gönderilen hak ve hakikat Peygamberinin fertte toplu ve topluluk hakikati bahsine yakın ilişik iktisadî, siyasî, örfî, ilmî, ailevî ve daha birçok toplayıcı yönü yanında Efendimiz’in askerî yönü de bir kez daha gündeme geldi. Bir anda ortalığı her dalın uzmanı(!) olmak gibi büyük bir marifet(!) elde etmiş sayısı 30-40’ı geçmeyen ama ekranlardan da hiç düşmeyen ‘herb..olog’lar kapladı. Ve Müslümanların İslam ve adalet mücadelesini gölgelemek, küçük düşürmek ve ‘Müslümanlığın bu olmadığını vurgulamak” için Allah ve Resulü’nü savunuyor görüntüsü altında hem hakaret ettiler, hem yapılmış hakaretleri meşrulaştırdılar hem de Allah Resulünün davasını tahrif ve tahribe giriştiler. Bu çerçevede yazımız topuna birden cevap teşkil etmesi bakımından mühim. Ancak şu nazenin kıssa aslında işin bir başka cihetini göstermesi açısından dikkate değer. Kıssa şu;

Medrese mollalarından biri cübbesinin altında taşıdığı büyük bir hançer ile yeniçeri ağasına yakalanır. Ağa hayretle sorar:

-Hoca senin bu hançerle ne işin ola ki?

-Ağam, yazı yazarken veya kitap okurken bazen yanlış ibarelerle karşılaşıyoruz. Bu hançerle kazıyorum…

Mollanın verdiği cevap Yeniçeri Ağasının aklına pek yatmamış. Bir daha sormuş:

-Molla yanlış kazımağa bu hançer fazla büyük değil mi?

Molla safiyane cevap vermiş:

-Vallahi ağam, bazen öyle yanlışlar çıkıyor ki, bu bile az geliyor…

 

Evet, ekranlara gazetelere medyaya bakınca durum bundan ibaret.

Ve başlıkta belirttiğimiz mevzumuz; İNANCIMIZ, FİKRİMİZ, KAVGAMIZ VE VAROLUŞ GAYEMİZ. Allah ve Resulü emirleri istimaetinde İslâma Muhatap Anlayış davamız. “O değil O’ndan” hikmetinden payla; Başyücelik Devletimiz. Sımsıkı ana ölçülere bağlı ve muhkem bir edayla tam teslimiyet hâli. İbda Mimarının Başyücelik devleti adlı eserinden mevzuumuza açıklık getirelim, Şöyle ki; “İslâmî bir devlet biçimi içinde “hâkimiyet”in kaynağı ve kullanılması, kâfirlerin vehmettiği gibi “havada” ve mücerred bir dava değildir; bu hususa nazaran da “a-Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu, hem hakimiyetin kaynağını hem de hâkimiyetin –Allah’ın ve Resulü’nün rızasına uygun davranan ümmet tarafından- kullanılmasını, hem de iktidar olarak tecellisini apaçık çerçevelemektedir.

b-Hâkimiyetin ümmet olarak kullanılmasının, kâfirlerin “halk hakimiyeti” veya “millet hakimiyeti” diye belirlediği hususla hiçbir alakası yoktur; hâkimiyetin kaynağı, “ahali” değil, Allah’ın ve Resulü’nün belirttiği emirler manzumesidir.”(S.Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, s, 213)

Kendimizi muhatap hissettiğimiz Büyük Doğu böylesine kalın ve apaçık çizgilere dayanmakta. Hal böyle olunca karşımıza devasa bir mükellefiyet yükü çıkıyor ki, buna samimiyet ve sadakatla muhatap olmak aynı zamanda “Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez” sırrınca “demek ki taşıyabiliriz ki, bu yüzden muhatabız bu yüzden yüklendik” hikmetini yaşamaktayız. Düşeriz çıkarız, tek derdimiz istikametten şaşmamak. Ama bu şu gerçeği hiç değiştirmiyor; BAŞYÜCELİK DEVLETİ; ALLAH VE RESULÜ’NÜN MURAD ETTİĞİ ÖLÇÜLERİN DIŞINA ÇIKMAMANIN ADIDIR. TÜM GAYRETİ VE ÇABASI BU YÖNDEDİR.

 

Kumandanlar Kumandanı Resûlullah(sallallahu aleyhi ve selem)

Efendimizin(sallallahu aleyhi ve selem) askerî yönünden kesitlere geçmeden önce hatırlatalım ki;.” O, bir savaş değil, barış adamı olmasına rağmen tebliğ ile görevli olduğu dini yaşayıp yayarken kendi halkından düşmanlık görmüş, türlü eziyet ve saldırılara maruz kalmış, hicret etmek zorunda kaldığı Medine’de dahî şahsına ve dinine karşı bu saldırılar sürmüştür. Böylece, savaşmaya niyeti olmadığı hâlde, düşmanları tarafından savaşa zorlanmıştı. Başlangıçta az sayıda sahabi ve yetersiz teçhizatla, müttefik düşman kuvvetlerine karşı son derece büyük bir azim ve gayret ile savaşmış ve onları her cephede yenilgiye uğratmıştır. Rasûlullah[s.a.v] savaş planlarının yapılmasında, icrasında ve tamamlanmasında ve savaş alanındaki stratejik hareket ve taktik manevralarında, eşsiz ve benzersiz bir kabiliyet ve feraset göstermiştir. Kureyşlilerin, Yahudilerin ve Arap kabilelerinin birleşik gücüne karşı bizzat 28 büyük ve küçük sefer düzenlemiş ve hepsini kazanmıştır. Ashabının kumandası altında da 50 sefer düzenlenmiş ve hepsi başarı ile gerçekleştirilmiştir.(Afzalur Rahman, Askeri olarak Hz. Muhammed)

Bu minval üzere şunu eklemek icab eder; Allah Resûlü, her şeye olduğu gibi savaşa da ayrı bir mânâ kazandırmıştır.  Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde, rahmet ve savaş kelimelerini bir arada kullanarak şöyle buyurmaktadır: "Ben rahmet peygamberiyim, ben savaş peygamberiyim." Allah Resulü’nün bu iki kelimeyi bir arada kullanması, O'nun savaşlarının bile bir rahmet olduğuna işarettir. Siyer tarihine bakanlar rahatlıkla göreceklerdir ki; O'nun katıldığı savaşlar adaleti temin için yapılan savaşlardır, insanlık tarihindeki diğer savaşlar ise genellikle yağma, yıkım, ölüm ve felaketten başka bir getirmemiştir.

Şimdi bu açıklamadan sonra Efendimizin hayatından bazı misallere geçebiliriz.

Allah Resulü’nü hicveden Kâb bin Eşref’e Allah Resulü’nün emriyle suikast düzenlenmesi

“Kâab bin Eşref isimli yahudi boyuna Allah'ın Resulünü hicvediyor ve Kureyşlileri kışkırtıyor. Buna çare bulmak lâzım...

Sordular:

— Kim bu adamı öldürür? Muhammed bin Mesleme:

— Ben, dedi; Ey Allah'ın Resulü!

— Var git ve eğer elinden gelirse öldür!

— Gittiğimiz zaman ne türlü hile kullanalım?

— İçinize ne doğarsa… Bu iş de hile caizdir.

Beş kişi gidip, azılı din düşmanını güzel bir tertiple canını cehenneme yolladılar ve başını kesip getirdiler.

Allah'ın Resulü, kafilenin dönüşünde namaza durmuşlardı. Tekbir seslerinden zaferle döndüklerini anladılar ve tebessüm buyurdular.”

El Ureniyyun Seriyyesi

Ureyne kabilesinden sekiz kişi gelerek Medine’de Peygambere(s.a.v)e sığınmışlar ve Peygamber(s.a.v)de onlara yardım etmişti. Onlar ise Kuba yakınlarındaki otlağa gidip iki çobandan birini gözüne sokarak öldürmüşler, develeri de sürüp götürmüşlerdi. Rasûlullah(s.a.v) onları takip etmek üzere Kurz b. Câbir el-Fıhri komutasında altmış süvari gönderdi. Kurz b. Câbir onları yakalayıp geri getirdi. Râsulullah ceza olarak bu suçluların ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Ölene kadar onları Medine’nin dışındaki taşlık arazi olan Harre’de bıraktı. (Buhari, Müslim)(Askeri lider olarak Hz.Muhammed, s,129)

Ebu Afek Adlı Yahudi Şairin Öldürülmesi

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldiği zaman Ebu Afek çok yaşlanmıştı. O sıralar 120 yaşındaydı. Sürekli olarak halkı Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aleyhinde kışkırtırdı. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Bedir Savaşında zafer elde etmesi sonucunda Ebu Afek'in kıskançlığı artı.

Söylediği bir şiirde şöyle dedi:

"Ben uzun zamandır yaşamaktayım. Evlerde, toplantı yerlerinde insanlardan Kayle'nin oğulları (ensar) kadar sözünde durup vaadlerini yerine getiren ve anlaşmalılarının davetlerine koşarak icabet eden kimseler görmemişimdir.

Dağlar yıkılıp yerinden oynasa bile onlar aklanacak değillerdi.

Ne var ki bir binitli gelerek onların arasını ayırdı ve onların işlerini ellerinden çekip aldı. Haramı ve helali değiştirdi. Eğer ki siz hakimiyet sahibi olmak isteseydiniz Tübba'a tabi olurdunuz. Oysa siz ona bile boyun eğmediniz."

Neccar oğullarından Salim b. Umeyr Radıyallahu Anhu gözünden rahatsız bir kimseydi. O şöyle dedi:

"Ebu Afek'i öldürmek veya onun yanında ölmek, adağım olsun."

Bunun üzerine fırsat kollamaya başladı.

Bir yaz gecesi Ebu Afek, Amr b. Avf oğullarının suffasının dibinde uyuyordu. Salim b. Umeyr gizlice onun yanına varıp kılıcını göğsünün üzerine sokarak üzerine bastırdı. Kılıç ciğerini kesti ve döşeğe kadar işledi. Ebu Afek acı bir feryad attı. Feryadını işitenler koşup yanına geldiler ve:

"Acaba onu kim öldürdü? Vallahi onu öldüreni bir bilseydik biz de onu öldürürdük" dediler ve Ebu Afek'i oraya gömdüler.

Salim b. Umeyr de oradan hemen kaçıp uzaklaştığı için Ebu Afek'i kimin öldürdüğü anlaşılamadı. Bu hadise Bedir dönüşünde hicretin yirminci ayında (Şevval'de) vukû buldu.

Esma Bint Mervan Suikasti

Esma bint Mervan isminde bir kadın, söylediği şiirlerle İslâmiyeti, Müslümanları ayıplar, Peygamberimiz (Aleyhissalatü vesselam) aleyhinde kışkırtmalarda bulunmaktan geri durmazdı. Hatta Peygamberimizi öldürmeye de teşvik eder, onu incitir, üzer dururdu. 

Nitekim bir şiirinde içini ve içinde taşıdığı niyeti şöyle açığa vuruyordu:

"Düşman üzerine seğirterek birbirinizle yarışırcasına yürüyünüz Malik, Nebit, Avf oğulları!

Düşman üzerine seğirterek birbirinizle yarışırcasına yürüyünüz Hazrec oğulları!

Sizler, sizden olmayan, yanınıza gelen bir kimseye itaat ettiniz, boyun eğdiniz ki, o ne Mudar'dandır, ne de Mezhic'dendir!

Başları kestikten sonra, hâlâ ondan pişmiş çorba umulduğu gibi umuyorsunuz! Ondan bir şey uman aldanır, umudundan kesilir."

Esma, bu ve buna benzer şiirleriyle, İslam’a, Hz. Peygamber’e(sallallahu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlara hakaretler etmekle kalmıyordu. Ayrıca, Medine ve çevresinde bulunan kabileleri Peygamber Efendimizi (asv) öldürmeleri için teşvik ediyordu.

Onun bu tahkirlerini işiten Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem);“Bu kadının hakkından gelen yok mu?” dedi. Bu sözünü işiten ve o kadınla aynı kabileye mensup olan Umeyr b. Adî el-Hatmî, hemen harekete geçti ve bir şekilde kadını öldürdü. Sonra dönüp Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu haber verdiğinde, “Ya Umeyr! Sen Allah’a ve Resulüne yardım ettin” diye buyurdu. Umeyr “Yaptığım bu işten ötürü bana bir sorumluluk var mı?” diye sorduğunda (burada süt emen çocuklarından söz edilmemektedir), Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Onun için iki keçi bile tokuşmaz/toslaşmaz” buyurdu.

 

Süfyan b. Halid el-hendeli'nin öldürülmesi

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Süfyan b. Halid'in etrafındaki insanlarla beraber Arne denilen yere inerek kendisine karşı savaşmak için hazırlandığı haberini aldı. Süfyan'a araplardan birçok insan daha katılmıştı. Bu haber üzerine Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Abdullah b. Uneys'i tek başına Süfyan'ı öldürmeye gönderdi ve ona:

"Huzaa'nın grubuna katıl" dedi.

İbn-i Uneys:

"Ya RasûlAllah! Onu bana tarif et ki, gördüğüm zaman tanıyabileyim" dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

"Onu gördüğün zaman ondan ürpererek çekinir ve şeytanı hatırlarsın. Kendisini gördüğünde içinde bir ürperti duyarsan bil ki aradağın kişi odur" diyerek ona aklına gelen her şeyi söylemesi için izin verdi.

İbn-i Uneys (radıyallahu anhu), hiç kimseden çekinmez ve ürpermezdi. Hemen silahını kuşanarak yola koyuldu. "Arne" denilen yere vardığında Süfyan'ı bir takım Habeşliyle birlikte yürürken gördü ve ondan ürperdi. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tarifinden onu hemen tanıdı. Bu arada ikindi namazının vakti gelmişti.

Yürürken ima ile namazını kıldı. Süfyan'a yaklaştığında Süfyan:

"Sen kimsin?" diye sordu, İbn-i Uneys:

"Ben Huzaalılardan birisiyim. Senin Muhammed'e karşı kuvvet topladığını duydum ve sana katılmaya geldim" dedi. Onunla beraber yürüyerek konuşmaya başladı ve:

"Muhammed'in uydurduğu şu yeni dine hayret ediyorum. Babalarının dinini terk etti ve milletini hayal kırıklığına uğrattı" dedi.

Bunun üzerine Süfyan:

"Muhammed şimdiye kadar benim gibi biriyle karşılaşmadı" dedi.

Bu şekilde konuşmaya devam ederek Süfyan'ın çadırına kadar vardılar. Süfyan'ın arkadaşları da kendi çadırlarına çekildi. Süfyan:

"Benimle beraber gel, ey Huzaalı kardeş!" diyerek Abdullah İbn-i Uneys'i yanına aldı.

(Abdullah İbn-i Uneys) Herkes uyuduktan sonra Süfyan'ı öldürerek başını vücudundan ayırıp yanına aldı. Sonra oradan uzaklaşarak bir mağaraya saklandı.

Olaydan haberdar olan müşrik süvarileri kendisini takip ediyorlardı. Abdullah İbn-i Uneys gece olunca karanlıktan yararlanarak saklandığı mağaradan çıkıp Medine'ye ulaştı ve Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gitti. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o sırada mescidde bulunuyordu. Abdullah b. Uneys'i görünce:

"Kazandın, istediğini elde ettin" buyurdu.

İbn-i Uneys:

"Sen kazandın ya RasûlAllah!" diyerek Süfyan'ın kellesini önüne koydu ve başından geçen olayları anlattı.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İbn-i Uneys'e bir asa vererek:

"Bununla cennete kısa yoldan gideceksin, cennete kısa yoldan gidenler çok azdır" buyurdu.

Abdullah İbn-i Uneys (radıyallahu anhu) ölünceye kadar bu asayı yanında muhafaza etti. Öldüğünde de bu asa kefeninin içine konuldu."

Aylık Dergisi, 125. Sayı, Şubat 2015

 
Etiketler: Başyücelik, Devlet, İdealimiz, Pazarlıksız, Allah, Resulü, Davası, Demek, İçin,
Yorumlar
Haber Yazılımı