Yazı Detayı
27 Kasım 2017 - Pazartesi 11:59
 
Aynanın Sırrı
Muhammed Yılmaz
 
 

Her ayna bir sır. Ayna da, insana en büyük meçhulün aksi. Sır. Her aynanın sırlı yüzünde başka başka âlemler gizli… Aynanın karşısındasın, kendini görüyorsun, yavaş yavaş gözlerin kayboluyor, daha sonra burnun, kulakların, ellerin… Sonrasında sen kayboluyorsun. Artık ne senden eser kalmış, ne de aynadan. Hiçbir suretin olmadığı âlemdesin. Orada yokluk bile yok. Sonsuzluğa dalmışken, gözlerin olmadan görebildiğini, burnun olmadan koklayabildiğini, kulakların olmadan ilahî fısıltıları duyabildiğini idrak etmeye başlıyorsun.

 

Bir perde aralanıyor, altın harflerle şu hadis-i kutsî yazıyor semada: “Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür.” Birden bütün yokluk anlam kazanmaya başlıyor. Meğer aynaların ötesini görebilmek için kör olmak gerekiyormuş, âlemlerin musikisini duyabilmek için her zerrenin “Allah, Allah” diye zikrettiğini işitmek için sağır olmalıymış insan. İbn-i Arabî Hazretleri’nin şu sözleri daha bir anlamlı oluyor şimdi: “Kendinde olmak küfür, kendinden geçmek iman...

 

Kaç zamandır kendimdeyim? Ne zamandır suretlerle boğuşuyorum? Ne için yaratıldım? Ne yapıyorum? Sorular birbirini kovalıyor. Ruhun mana âlemine akmak isterken, suretlerle boğuşmak neden? Anlamıyorsun. Anlayamadıkça devam ediyorsun.

 

Allah Resulü’nün (s.a.v) “Yarabbi, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster.” deyişi yankılanıyor. Âlemlerin O’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığını hatırlıyorsun. Söylediklerinde elbette bir hikmet mevcut. Ama ne? Yine sorular sarıyor ruhunu: “Eşya nedir, hakikat nedir?” Bu sorular kemiriyor her zerreni. Eşya, maddî ve manevî bütün oluşlar... Her birinde ayrı bir hikmet. Hakikat: mutabakat, muvafakat, nesnelerin hakikî anlamına ulaşmak mânâsında… Müslüman’ın hakikati ise Allah ve Resûlü’nün doğru dediğini mutlak doğru, yanlış dediğini mutlak yanlış bilmek. Bir çıkış yolu buluyorsun şimdi. Allah Resulü eşyanın hakikatini öğrenmek istiyor, ümmetine öğretebilmek için. Ruhun bir boşluğa düşüyor sanki. Cevap buldukça soruların artıyor. Düşmek nedir? Neden düşer insan? Şimdi Âdem Aleyhisselâm’ı hatırlıyorsun. Cennetten dünyaya düşüş… Emre itaatsizlik ve sürgün ediliş... Tövbenin kabul edilişi ve ilk peygamberlik…

 

Düşmek ve yükselmek arasında bir muvazene olmalı o halde. Âdem (A.S.) önce düştü. Sonra en üst mertebe olan peygamberlik nasibine erişti. En yukarılara çıkmak için düşmelisin bazen. Ayağı kayıp düşmeyen hiç bilebilir mi sağlam adımlarla yürümenin kıymetini? Veyahut yükseklere çıktığında: “Bir zamanlar düşmüştüm, Rabbimi unutursam yine ayağım kayabilir” diyebilir mi?

 

Diyemiyormuş. Düşünce anlıyorsun. Kalkmak için bir el bekliyorsun. Ellerin olmadığı yerde sana kim el uzatacak? Yardım yine Rabbinden geliyor. Kur’an-ı Azimü’ş-şan yetişiyor imdadına: “Üzülme Rabbin seni bırakmadı, sana darılmadı da” (Duha, 3). O zaman anlıyorsun işte; dünyadaki her şey ve herkes bir araya gelse, sana, Allah’tan başkası yardım edemez. Yine herkes ve her şey bir olup sana zarar vermeye yeltense, Allah’ın takdirinden başkası gerçekleşmez. Teslimiyet. Tam teslimiyet...

 

En zoru da bu olsa gerek. Teslim olmalı insan. Yaradan’a teslim olmalı. İsmail (A.S.) gibi başını verecek kadar teslim olmalı. İbrahim (A.S.) gibi evlattan, en sevdiğinden Allah yolunda vazgeçecek kadar teslim olmalı. Hatırla Hz. Ebubekir’i! Müşrikler İsra hadisesi sonrası: “Ya Ebubekir! İnandığın M… bir gecede Mescid-i Aksa’ya gidip geldiğini söylüyor. Olacak iş midir? Hâlâ O’nun peşinden gitmeye devam mı edeceksin?” dediklerinde, o mübarek dudaklardan dökülen ve tarih boyunca teslimiyetin ölçüsü olacak şu sözü hatırla: “Size bunu O mu söyledi? Vallahi O dediyse doğrudur.” Şimdi teslimiyetin aşk ile bir rabıtası olduğunu anlıyorsun. Âşık olamayan teslim de olamıyormuş. Âşık olamayışına ayrı yanıyorsun, teslim olamayışına ayrı…

 

Ruhun bir sonbahar yaprağı gibi savrulup duruyor boşlukta. Umut ile korku arasındaki ince çizgidesin. Allah Resûlü’nün duası kalbinde: “Yarabbi gazabından, rahmetine sığınırım.” O’nun sonsuz rahmeti olmasa ziyandasın.

 

Farkındasın. Hiç olmadığın kadar yorgunsun artık. Bazı cevapları bulmanın hoşnutluğu var yüzünde. Birden kendine geliyorsun. Aynadaki suretinle göz gözesin. Aynalarla konuştuğun kaçıncı gece? Bu kaçıncı aynalarda kayboluşun… Bilmiyorsun…

 

Yüreğinde huzur, içinde sükûn ve dilinde Üstad Necib Fazıl’ın aynaları kıymetlendiren şu dizeleri:

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; 

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

 

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

 

Nur topu günlerin kanına girdim.

Kutsi emaneti yedim, bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vade;

Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

 

Günah, günah, hasat yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:

Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

 

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan;

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

 

 

Aylık Dergisi 158. Sayı

 
Etiketler: Aynanın, Sırrı,
Yorumlar
Haber Yazılımı