Yazı Detayı
01 Eylül 2019 - Pazar 09:57
 
Ay Eskisi Gibi Değil
İbrahim Türkan
 
 

Size köyümden bahsedeyim biraz. Ne eşini ne de benzerini görmediğim, hayatımın en tatlı anılarını yaşadığım, sularının dağ tepelerinden, sütünün bayır eteklerinden süzülüp geldiği, her otunun bir şifa verdiği biricik köyümden…

 

Tam ortasından bir yol geçer ve eşit iki parçaya böler köyümüzü. Bu yol bizi ve hemen üzerimizde bulunan küçük bir köyü birleştirir. Bazen nereli olduğumu söylediğimde “ha şu ortasından yolgeçen köyden misin?” derler.

 

“Aşağı” ve “yukarı” mahalle diye iki mahalleden oluşur. Köyün tam merkezine oturtulmuş bir camii ve bu caminin az ilerisinde on metre ara ile iki kahve bulunur. Bir de köyün hemen bitişinde başlayan ve köylünün “Çamlık” dediği içerisinde cinlerin sek sek oynadığı, define avcılarının hazine kovaladığı bir ormanı vardır.

 

Bilirsiniz köylerde ara sıra garip olaylar yaşanır. Ve köylünün ekleyip çıkardıkları ile beraber olayın garabeti artar ve nihayet efsaneye dönüşür. Böylelikle dilden dile, nesilden nesile yıllarca aktarılır. Şimdi ben de size garip bir olaydan bahsedeceğim. Fakat bu olay öyle su katılmış süt cinsinden değil. Bizzat benim de şahit olduğum bir olay.

 

Mevsimlik işçi diye bir şey vardır. Bir dönemliğine bir grup işçi ile anlaşılır ve bu işçiler o dönem içerisinde iş sahibinin hizmetinde çalışır. Köylerde buna benzer şekilde sürüye bakacak bir çoban bir dönemliğine tutulur. Çobana yatacak yer, yiyecek aş, giyecek esvap bir de alın terinin karşılığı verilerek çalıştırılır. İşte başkahramanımız Yusuf da bizim köyde bu tarzda bir işle meşgul. Aslında bizim aşağı köyden ama kendi köyünde yiyecek ekmek bulamadığı, bir de hafif terelelli bir tip olduğundan kimseyle anlaşamadığı için bizim Hüseyin emminin çobanı olmuş. Hüseyin emmi bu garibe, garip de emminin koyunlarına bakar.

 

Köyde güneşin dağların arkasına saklanıp, havanın kararmasıyla emmilerin köy kahvelerine evlerinden uzun atlayış yapması birdir. İki kahvenin de çay kazanı sabah yedi gece on iki fokurdamaktan yorulmaz. Ve bu kahvelerde de gizli bir hiyerarşi söz konusudur. Herkes her masaya oturamaz. Yaşlılar ve orta yaşlılar belli, gençler ve daha gençler belli masalara oturur. Biz de her akşam köyün gençleri olarak kendi masamıza oturur, çayımızı höpürdetir, sigaramızı pöfürdetirdik. Yusuf abi nadir uğrardı kahveye, uğradığında da bizim masamıza otururdu.

 

Yine bir akşam herkesin akşam yemeğini yediği ve kahvedeki yerini aldığını bir vakitti. Masaya geldik ki Yusuf abi herkesten önce gelmiş, oturmuş ve sigarasının ucunu yalarcasına tüttürüyor. Kimse ciddiye almazdı garibi. Hafif uçuktu zat. Küçükken ana-babasını kaybetmiş. Sağda solda sürünerek bu yaşa gelmiş. Elinden tutanı olmamış. Ahırlarda, çöplüklerde yata kalka frekansları karıştırmış.

 

Onunla muhabbet etmek acayip sarardı bizi. Onun zırvalıkları, bizim kahkahalarımız yaşlı emmilerin kafalarını bir demir tarakla tırmalarmışçasına rahatsız ederdi. İşte Yusuf abi mikrofonu aldı ve bir Sokrates edasıyla bize beyinlerimizden kıvılcım fışkırtacak aforizmasını savurdu;

 

  • Bu aralar ay eskisi gibi değil, yıldızlar da sanki azcık kayık…

 

İki saniye sessizlik ve kahve duvarlarında patlayan kahkahalar. Anlamaya çalışmaya bile gerek yok. Yusuf abi yapmıştı yine yapacağını. Masadaki herkesi sarhoş edecek kadar güldürmüştü.

 

Çok konuşurdu. Yer altındaki hayattan bahsederdi, gezegenler arası ilişkilerden, büyük bir facianın yaklaştığından ve daha nice ilginç şeylerden. Biz bunların her birine cevap olarak bir kahkaha patlatır güldürdüğü için de mükâfat olarak bir Marlboro takardık kulağının arkasına.

 

Yusuf abiye bizim tayfa arasında soru soran tek kişi bendim. Çünkü onun tam bir sıyrık olup olmadığından şüphe ediyordum. Sonuçta söylediği şeyleri anlayamıyorduk. Bunlar birer kehanet olabilirdi.  Bize böyle davranıp eğlendirmeye mi çalışıyordu yoksa her zaman herkese böyle miydi anlamaya çalışıyordum. Bir gün şöyle sordum Yusuf abiye;

 

  • Yusuf abi onca yıl dağda bayırda koyun güttün. Peki koyundan ne anlarsın, nedir koyun dedikleri.

 

Açıkçası aldığım cevaba pek şaşırmadım. Ya çok hikmetli bir cevaptı ya da zırvanın zırvası.

  • Koyun dediğin midede eriyen bir şeydir.

 

 Neyse ne. Fakat bu cevap benim Yusuf abiye olan alakamı hepten körüklemişti. Ve onu gizli gizli takip etmeye karar vermiştim. Sabahları güneş yeryüzüne milyar yıllık bir eda ile gülümsemeye başlarken sürüsünü alıp ormana çıkıyor akşam karanlık çökmeden geri geliyordu.

 

Uzun süre hem ona hem de sürünün peşinden giden çoban köpeklerine görünmeden takip ettim. Sabah ilk önce sürüyü iki saat kadar ormanın içlerinde yonca ve ısırgan otunun bolca olduğu geniş bir patikada otlatıyor sonra öğlene kadar hiç durmadan “Elmas Çeşme” dedikleri oluğun yanına çıkarıp oradaki geniş düzlüğe salıyordu hayvanları. Kendisi de büyük çınarın altında sigarasını tüttürüyordu.

 

Üç gün takip ettim. Üçüncü gün öğle vakti artık bu şekilde bir yere varamayacağıma kani olmuştum ve tam geri dönecektim ki Yusuf abi çınarın on-on beş metre ilerisindeki çalıların önüne yürüdü. Sağını solunu kolaçan edip kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra daldı çalıların arasına ve görünmez oldu. Beni saran merakın verdiği sabır ile yaklaşık üç saat avını bekleyen avcı gibi göz kırpmadan oradan çıkmasını bekledim. Sonunda çıktı. İlk önce uykudan uyanmış gibi kollarını açtı, gerdi. Bir güzel esnedi ve gömleğinin sol cebinden sigara paketini çıkarıp bir sigara çekti. Yaktı sigarayı ve susamış da su içermişçesine çekti içine. Vakit ikindiyi geçmişti. Sürüyü yavaş yavaş toplayıp geri dönmeye hazırlanıyordu şimdi.

 

Çalıların arkasında ne olup bittiğinin merakıyla iki gün daha takip ettim. Her gün aynı şeyler yaşanıyordu. Garip bir durum söz konusu değildi. Ben de takipten usandım. Ve bıraktım. Ama kafamdaki şüphe hala durduğu yerde duruyordu.

 

Aradan iki hafta geçti. Bir haber aldım. Üç gündür ne Yusuf abiden ne de sürüden bir haber varmış. Dağı taşı alt üst etmişler. Fakat ne bir ize rastlanmış ne de ona ait bir şeye. Beşinci gün yan köyden bir çoban haber salmış. “Aradığınız çoban bizim köyün altında, beş parça, gelin alın” diye. Ölmüş. Hem de ayı saldırmış garibe. Öyle diyorlar. Beş parçaya ayırmış. Haliyle sürü de dağılmış. O günden sonra Hüseyin emminin sürüsünden ne bir koyun görüldü ne de bir köpek. Bu arada o çınarın arkasında çalıların arasındaki yer de taze kazılmış bir ayı iniymiş.

 

Aylık Dergisi 179. Sayı

 
Etiketler: Ay, Eskisi, Gibi, Değil,
Yorumlar
Haber Yazılımı