Yazı Detayı
19 Ocak 2018 - Cuma 07:41
 
Anadolu’nun Merkezi Oluşu Üzerine Düşünceler
Cumali Dalkılıç
 
 

Anadolu coğrafyası, kütlesini saran kıtaların kesiştiği noktaya denk, dünya çapında kaos ve nizamlara şahitliğiyle kadim bir bilgeyi andırır. Bununla birlikte Anadolu, dünyanın diğer kıtalarını da saran merkeziliktedir. Kimi Batılı tarihçiler “Tanrının yürüdüğü topraklar” diye anıyor onu...

Objektif bir tahlile tabi tutulduğunda kıtalararası en geniş kıta sayılabilir. Bu itibarla Anadolu, insanlık tarihinde kayıtlı tecrübe ve birikimin açıldığı en büyük topoğrafya kabul edilebilir.

Bu topraklar hemen her devrin insan ve toplumunun hareketliliğine, fikir ve kültür cereyanlarına açık olup, tam olarak zaptedilemeyişiyle de imtiyazlıdır.

Anadolu’da yaşamak ayrıcalıktır. Bu topraklara aşina bazı tarihçilerin itiraf ettiği gibi, Anadolu’yu zapteden zamanının dünyasını yönlendirebilir.

Siyasi literatürde “nevi şahsına münhasır” bir tanımlamaya sahip olan, ne zaman hangi istikamette tavır ve yön alacağı pek kestirilemeyen bu coğrafya insanî verim, düzen ve hamlelere ev sahipliğiyle müthiş zengindir. Sürprizler coğrafyası oluşuyla Anadolu, çoğu zaman üzerinde yürütülen fikirleri dönüştürücü gücüyle de özel bir ilgi ve inceleme alanı olmuştur.

Batılıların “küçük Asya” ismini verdiği bu esrarengiz kütle, uzantısı olduğu Asya kıtasının da “başı”nı temsil ediyor. Büyükdoğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, Anadolu kıtasını “at başı” olarak tasvir ediyor.

Bu figürle öne atılan (akıncı) feraset, sezgi, görüş, bilgi, hikmet ve keyfiyet sembolizmi, en güzel sûrette at’la ifade ediliyor olmalı. Bu “vasıta”yla gerçekleşen hamle ve aksiyon motifleriyle de gizli-açık misyonunu ifade ediyor ve belki de en açık telkin gücünü bu topraklarda gösteriyor. Destanlık asillikte ve cins atlara yakışır nitelikte yüzyılların maratonunda izleri giderek derinleşirken bu topraklar, üzerindeki mânâ helezonlarıyla sonunda müslümanlara yurt kılındı ve muradına erdi.

“İnsanlık hali”nin çetrefilli, girift yönlerini eserleştiren asil köşe Anadolu, el emeği göz nuru ümmi insanımızın da motif verdiği kilimleriyle olağanüstü sofistike bir iklime ev sahipliği yapmıştır.

Mânâ yüceliği ve zenginliğini, eşyanın kabartmalarına kadar hep yeni ve nakış nakış işleyip anlaşılmayı beklemiş uluların vatanı...

Anadolu her yönüyle derindir. O, sükun bulmuş gemi gibidir. Sürekli bendini aştıkça oluş’an, kabına sığmayan sanatkâr mizaçların da zerafet yurdudur. Tekamül derdine davetinden olsa gerek, yabancısının kalbinde de gizli cazibe ve hayranlık tutuşturan bir garip ülkedir.

İslamiyet’in tüm ihtişamıyla hükmettiği Batı Rönesans’ına kadar Doğu’nun kudretli merkezi gösterilen, Batı modernizminin şımarık akılla temellerinin atıldığı “Aydınlanma” döneminden sonra ise, tersine çevrilen süreçler boyu başka türlü tanımlanır oldu. Bir zamanlar Batı’nın gizli taklitçilikle boyun eğdiği bu topraklar artık yerlisinin açıktan taklit yeltenişlerine sahne olmuştu.

Anadolu üzerinden Doğu’yu tanımlarken de, Doğu’yu istilada cümle kapısı mevkiini görürken de ilginçtir; Anadolu “misyon sahibi” olmaya hep zorlandığı şartlarla yüzleşmiştir.

Batı’nın kültür emperyalizmine maruz kalan “Küçük Asya”, dünyayı yatay ve dikey tutan bir mıknatıs gibi zorlamış, Batı kültürüne tam teslim olmayan jeostratejisiyle beklenmeyen bir direnç göstererek bu tazyiki savuşturmasını bilmiştir.

Akıl ve eşya oburu Batı, “Dönüşüm”ün müsbet tatbikinde ustalaşmış bu sosyal doku üzerinde yüzyıllardır operasyon yapıyor fakat bir türlü amacına ulaşamıyor; neden?

Dönüştüremediler, çünkü Batılının kuru akılla kurallar devşirdiği sonuçsuz macerasına mukabil Anadolu, tüm süreçlerinde her biri akıl harikası şahsiyet ve toplum şuurunu son kertede ifadeye kavuşturmuştur. BüyükDoğu Mimarı bu kıtanın referans noktasını “ruh kökü”yle açıklıyor.

Batılılar ilerleme/gelişme tekerlemesiyle oynaşırken Anadolu medeniyet havzasını çoktan oluşturmuş, İslamiyet’le birlikte herşey yerine oturmuştu. Peki bu bünye nasıl oluşmuş, istikamet ve istikrarını nerede bulmuş, enerjisini hangi kaynaktan kazanmıştı?

 

Batı

Batılının oluş macerasında “trajediler” önemli bir başlık teşkil ediyor. Düz bir cetvele indirgeyip dilimlediği zaman anlayışıyla, “0” (sıfır) noktasına Yunan mitolojisini koydular. Tasvir ve hayal ufkunu bu düz çizgide ileri-geri şeklinde tespit ettiler; matematik kesinlik. Öte yandan Doğu’nun kadim zaman anlayışının dışına savrulduğu insanımızı çözümleyip apıştıran, bunun mânâ dolandırıcılığını üstlenen Batılılar, megalomanca kök salmaya yeltenirken varoluş krizleri tekrar nüksetti ve bu ruha yenildiler. Haçlı motivasyonunun çöküşüyle hezimetlerini hep “tanrının cezası” olarak yorumladılar.

İnsan şuurunun gerçeklikle/hayatla içiçe oluş’unu başa alan İdealist diyalektiği Kartezyen felsefeyle hayatından kovan Batı, “bilim” tabusunun teknolojik konforuyla nefs tatmininden asla vazgeçmedi. Batı insanı, hayal gücünü kışkırtan serseri maceralarda ruhunu ararken dürbün, mikroskop, teleskop kullanma safhasına geçmişti. İnanmanın borcunu mitoslara, kurgulara, hayallere havale ettiği tarihten bu yana Batı, bu defa makine trajedisini tecrübe ediyor. Hayatı yine hakikatine nisbetle değil, hakikati yozlaşmış trajedilerine nisbetle eğip büküyor.

Batılılar, hayatın arızi tezatlarıyla yüzleştiğinde korkuları akıl ve basiretlerini örtüyor ve yine hayaller yetişiyor. Tarihi psikoloji histeriler alemine kaçıyor ve ahlaki ilkeler aranmıyor. O şimdi şaşkınlıklar içinde oyuncaklarıyla oynuyor; beden terbiyesi ve konforu aranırken ruh ve keyfiyet hurdalıkta. Mekanizm ve otomatlığın dişlileri arasında öğütülen ruh? İnsan ruhunu kovan, yaşananı “modern hayat” olarak adlandırma kolaylığına kaçan Batı uygarlığı, tüm kriterleri de “modern akıl”a göre belirledi. Dünyaya nizam telkinini adalet duygusuyla değil kuvvet zorbalığıyla dayattı. O gün bugündür Batı, halihazırı kavramaktan uzak akıl tutulması içinde “güvenli hayat” biricik dertleri olmuş, hayvanlara mahsus güdüyle barınak ararken, insanlığa merkezlikten, hak ve hukuktan bahseden şuursuzluğu canlandırıyor.

 

Doğu

Batı yüzyıllar boyu kendi coğrafyasını kuşatmış ve kalıplaşmış Doğu ruhunun heyecan ve hayatiyetinden hazzetmemektedir. Son yıllarda propagandası yapılan İslam korkusu, aslında önlenemez bir yükselişten duyulan telaşı tüm dünyaya bulaştırma çabasından ibaretken, İslâm’ın daha fazla ilgi ve merak uyandırdığı gizlenememektedir. Tüm dünyayı kaba kuvvet/terör icadı makinelerle kazanılacağı düşünülen emniyet hissiyle tadilata girişiyorlar güya; teknoloji! Makine tuşuyla büyülenen akıl tuşa gelirken, ruh tüm canhıraşlığıyla galebe çalmaktadır. Zaferden çok mağlubiyetlerini müjdeliyorlar.

Hayatı yap-bozdan ibaret gören modern Batılının yanlışlar toplamına yekün çizgisi çektiğimizde onu bir hedonist/hazcı yaratık olarak görmemek için herhangi bir sebep veya bahane kalmıyor.

Oysa hayatın gayesi hayatın akışında algılanan keyfiyetlerle düşünülebilirdi. Şeklini bile ruha borçluyken ruhsuz, hazcı bir hayat tarzına erişmeyi başardılar; tersten başarı!

Batı uygarlığını, mitolojik idrakinden siyasi motivasyona dönüşürken sürüklediği yobaz ve putperest eğilimler eşyayı yanlış yere koyarken bilgi, katılaştırdığı eğlence hayatı ve haz tutkusuna malzeme olup gayeleşti; bilimsellik...

Doğu’da, Roma ve Bizans kültürüyle Hind ve Fars kültürünün birbirine şartlandığı ve karışık bir hal almaktan kurtulamadığı bu topraklar hayat telakkisi yenilenemeyince akıl, İslam insanının gelişiyle tekrar başa gelmeye başlamıştı. İslam fatihleri her iki yakanın hücumuna maruz kalan bir coğrafyanın tam kavşak noktasında, gözlerden ırak Arap yarımadasında belirir belirmez ciddi bir engelle karşılaşmaksızın olgunlaştı ve son derece kısa bir zaman diliminde yeni bir insan ve toplum görüşünü hayata küsmüş topraklara getirdi.

Allah Resulü’nün getirdiği, Batılı gözlemci ve takipçilerin aklını uçuran ve şaşkın ruhları teslim alıcı “nur”, artık kıyamete kadar kendisini hiçbir nefesin söndüremeyeceğini ispatlarken, maddesiyle de anlaşıldı. Bu mucizeye sayıları az da olsa inananlar, nice yığınları aşıp yeni coğrafyalara ulaştı. İslam insanları gelir gelmez Batılının sayıkladığı mitoslar, putlar ve trajediler çağından kalma çöplükle karşılaştı. Doğuluların masalları da tersinden Batılı hayatına beslenme kaynağı arzetmekteydi. Batı hareketli ve coşkulu, Doğu sakin ve mahzun... Hayat belli başlı alışkanlıklara, sabit fikirli taklitçiliğe teslim noktasında her iki tarafın da birbirini beslediği dar bir aralığa sıkışmıştı.

Hayatın müsbet ve dinamik yönde değişiminin hangi idrak ölçüleriyle gerçekleşebileceği ise İslâm’la gelen akıl ve maneviyat soluğuyla anlaşılabildi, yeni bir millet inkişaf etmeye başladı: İslâm milleti.

 

Tohum

Doğu-Batı arasında önce tüm Doğu’yu, eş zamanlı olarak Batı’yı kuşatan dönüştürücü dinamikler İslâm’la birlikte gelmiş ve her iki tarafın kendi oluş nispetleriyle “gelişme”lere yol açmıştır. İnsan aklını put dolu bodrumlara dönüştüren tüm meyil ve heveslere batıl hükmünü veren İslâm, kişinin nefsinde uçuşan hayalleri ruhî ölçülere tabi tutarak insanlığa akıl sağlığını iade etmiştir. Bu ölçülerle kazanılan denge amili, tüm sadeliğiyle İslâm medeniyetindeydi. Dünya, bu muvazenenin “en iyi, en güzel, en doğru” muhtevasıyla hayat buldu. Bu idrak, ilk İslâm toplumuna mensup şahsiyetler olan sahabelerin yaşayışında pırıldatılırken onların her biri, tarihin kaydettiği en büyük devrimci Peygamberin dostları olarak yaşamıştı. Dünya gözüyle “ölüm” dense de, hakikatte dünyayı tutan ruh kuvvetiyle büyük sahabeler, “gizli yol” aşinası devrinin beşerî öncülerine “ölmeden ölme”nin sırlarını verdiler.

Batı kültürüne bulaşık akılla “ekstaz” dedikleri bu “vecd hâli” ve bütün hâllere galip iman kahramanlığını destanlaştıran aşkıyla, akıl neye yarar, eşya nedir, hadiseler nerede başlar ve biter; herşeyde “İslâma muhatap anlayış”ı gösterdi.

Tüm devirleri aşan bu devirde “toplum tohumu” serpildi.

İşte bu gerçek devrim, her zaman ve mekanda içe doğru oluş yolu, dışa doğru pratik arınmanın şahsiyetlerini tasavvuf esaslarıyla yaşatırken, Allah Resulü’ne olan bağlarıyla misafir ettikleri açık her kalbe “ruhi talim”in mucizelerini sundu; kaim oldu.

Bir başka başlık altında içinde bulundukları zaman dilimlerini, mekan çevresini dikkate alarak bu tasavvuf ehlinin insan görüşünü, toplum mücadelesini, beşeriyet davasını temsilde, günümüze kadar nasıl bir seyir takip ettiklerini incelemeye çalışacağız.

 
Etiketler: Anadolu’nun, Merkezi, Oluşu, Üzerine, Düşünceler,
Yorumlar
Haber Yazılımı