Yazı Detayı
31 Temmuz 2017 - Pazartesi 23:42
 
Irkçı Batı ve Onaltıncı Raund Filmi Üzerine…
M. Taha İnci
 
 

Batı’da her şeye bir kılıf mevcuttur. Kendi refahı için ırkçılığı da meşrulaştıran Batı, bunun da kılıfını bulmuştur. Batı, medeniyet olabilme şartlarının hiç birini layıkıyla yerine getirememiş, insan ve toplum meselelerinin hallinde ortaya çözüm koyamamıştır. Batı, inşa ettiği medeniyetle değil, yüzyıllardır uyguladığı zulümle ayaktadır. Dünyanın dört bir tarafına uyguladığı vahşet ortada… Afrika’da, Afganistan’da, Irak’ta ve daha yüzlerce ülkede Batı vahşetini sergilemiştir. Kendisinden olmayana “hayvan” muamelesi yapan emperyalist Batı’da ırkçılık hala da bitmiş değil. 1960’larda yaşanan ve 1999’da yayınlanan Onaltıncı Raund, geçmişte yaşananları hikaye eden bir film olmasına rağmen, şu günlerde bile ırkçılık hortlatılıyor, hükümet tarafından siyahiler dövülüyor, haksızlığa uğruyor.

Ülkesinde öldürülen bir kişi için devletleri ve milletleri ayağa kaldırma potansiyeline sahip Batı, mevzu siyahiler olunca ya sessizliğe bürünüyor yahut suçu siyahilere yıkmayı başarıyor. 17. yüzyıldan neredeyse 20. yüzyıla kadar Amerika’nın sürdürdüğü resmi kölelik, kendi ekonomisini geliştirmek ve desteklemek odaklı devam etmiş ve Afrika kıtasının bütün enerjisi bu süreçte emilmiştir. Bu köle ticaretiyle birlikte Afrika da sömürgeleştirilmiştir. Modernize edilerek kölelikle birlikte siyahiler çalıştırılmaya başlanmış üzerinden gelir elde edilmiştir. İç savaş sonrası kölelik kaldırılmış fakat siyahilerin üzerinden baskı kalkmamıştır. Beyaz ırktan gelen Anglo-Sakson Protestanlar tarafından yönetilen ABD, ülkenin yüzde 15’ini oluşturan siyahilere zulmetmektedir. Kendi sırtını sadece ve sadece dolarına yaslayan Amerika’nın yavaş yavaş sorunlarının büyüyor olması da kendi lağımında boğulmaya başladığının göstergesidir.

Norman Jewison’un yönetmenliğinde çekilen Onaltıncı Raund da Amerika’nın ırkçılığı üzerine yapılmış bir film. Başrolde ise Denzel Washington var. Efsane bir boksçu Robin Carter (Denzel Washington), ortasıklet boks şampiyonluğunun eşiğine kadar gelmiştir. “Hurricane” yükselişine devam eden bir kariyere sahip, kendi dalında kazanılacak unvanın da muhtemel adayıdır. 1966 yılının bir gecesinde Carter’ın tüm yaşamı değişecektir. Carter yanında bir arkadaşıyla birlikte New Jersey’de bir barda otururken işlenen bir cinayetten sorumlu tutulur ve doğru düzgün yargılanmadan müebbet hapis cezasına çarptırılır. Artık dünya şampiyonluğu hayalleri yok olmuştur. Della Pesca adlı ırkçı polis, Carter’in küçüklüğünden beri düşmanıdır. Carter henüz 10 yaşındayken Pesca tarafından haksız yere hapse atılır, hapisten çıktıktan sonra Pesca yine peşini bırakmaz. Carter’ın 50 yıllık hayatının 30 yılı hapislerde geçmiştir. Carter, gerçeği anlatmaya çalışsa da nafiledir, çünkü kendisi bir siyahidir ve Amerika’da adalet siyahilere işlememektedir. Carter suçsuz olduğunu söyleyerek hapiste de Amerika’nın kurallarına uymaz. Çaresizliği ve siyahilere yapılan ırkçılığı artık kâğıda dökmeye başlar. “The Sixteenth Round -Onaltıncı Raund” adını verdiği otobiyografi kitabı yayımlanır.

Carter’e yapılan adaletsizlik ülkede siyahiler arasında büyük yankı bulur. Muhammed Ali açıklamalar yapar ve siyahilere Amerika’da zulmedildiğini söyler. Muhammed Ali’nin de hayatı bu zulümlerle geçmiştir. Bob Dylan ise ünlü “Desire” albümündeki “Hurricane” adlı bestesini Carter için söyler. 15 yaşında Kanadalı Lesra Martin, Carter’ın yazdığı ‘16. raund’ adlı kitabını okur ve etkilenir. Carter’e yapılan bu haksız muamelenin peşine düşmeye karar verir. Carter’la önce mektuplaşır daha sonra yüz yüze görüşme fırsatını elde eder. Martin, Carter’ın salıverilmesine yönelik bir kampanya başlatmaları için yanında eğitim aldığı üç aktivistten de yardımlarını ister. Bu sefer polis Pesca, üç aktivistin önüne engel olmaya çalışır. Siyahilerin davalarının uzun sürmelerinin sebeplerinden biri de davalara kimsenin gelmemesidir. Carter’in davası da böyle sürmüş ve savunulmamıştır. Ortada ırkçılık, davada ise yalanlar ve sahtekârlıklar var.

Üç aktivistin uzun uğraşları sonucu Carter mahkemeye çıkarılır. Mahkemede Carter için yine deliller örtbas edilmeye başlanır. Artık başka çare yoktur Carter için; ayağa kalkıp bir şeyler söyleme ihtiyacı hisseder. Bu Carter için artık bir dönüm noktasıdır: “Ben bir boksördüm. Benim işim, içimdeki bütün nefreti alıp yeteneğimi kullanarak rakibimi yok etmekti. Ve ben bunu yaptım. Ama Kasırga Rubin Carter bir katil değildir. 20 yıl boyunca bir kafese kapatıldım. Toplumda tehlikeli bir insan olarak görüldüm. Bana bir insan gibi davranılmadı. Günde 15 kez sayıldım. Adaletin evine olan borcumu fazlasıyla ödedim ama kimse bana adil davranmadı hiç kimse. Gerçeğe sırtınızı dönmeyin. Kanunu göz ardı etmeyin. Kanunun hizmet etmesi gerek o yüksek prensibini içinizde barındırın. Tek istediğim adalet sayın yargıç.Carter’in konuşmasından ve ortaya çıkarılan delillerden sonra mahkeme Carter’i serbest bırakır. Sırf derisinin rengi yüzünden ön yargılı davranarak bir insanı işlemediği suçtan mahkûm etmek Amerika’nın işidir.

Tabii ne olursa olsun ABD’de adaletin tecelli edeceği anafikrini işleyen Jewison’un (Jewison, “Yahudioğlu” demek) kurnazlığına iştirak etmiyoruz. Adli sisteme dair yapılan anketler, özellikle siyahilerin Amerikan adaletine güvenmediklerini gösteriyor: Ülkede nüfusları yüzde 15 olan siyahilerin cezaevlerindeki oranının 50 olması herhalde korkularının temelsiz olmadığını isbata kafidir.

 

Aylık Dergisi 154. Sayı

 
Etiketler: Irkçı, Batı, ve, Onaltıncı, Raund, Filmi, Üzerine…,
Yorumlar
Haber Yazılımı